Kitâbiyat

Knut Hamsun’dan Açlık’a Tercüman Olmak

Arzu Bosnevi

Knut Hamsun’dan Açlık’a Tercüman Olmak

Arzu Bosnevi

Yabancı yazarların kitaplarını satın alırken çevirisi nasıl, sağlam mı, akıyor mu diye ihtar etmişlerdi. Türkçe’nin henüz çok bozulmadığı 50’li 60’lı yılların çevirilerinde zengin bir dil kullanıldığını okudukça anlıyoruz. Bilhassa evlerden kalabalık yapıyor diye tahliye edilen sayfaları sararmış, kapağı yıpranmış antika değerinde paha biçilmez kitaplara da rastladık. Modern ve seküler hayat, her bir metaın ne kadar yeni, ne kadar son model olursa o kadar cazip olabileceğini zihinlerimize yerleştirerek tercihlerimize hükmetti.

Çeviriye bağlı kalmamış, lügatle yetinmemiş, özüne sadık kalmış, anlayıp yakalamış, eserin hakkını vererek incelikli çalışan, ağır başlı, derinlikli ve güzel bir Türkçeyle tercüme edilen eserler büyük bir zevkle okunur.

Bunlardan biri de birçok çeviri eseri bulunan Behçet Necatigil Hocamız, tercümanların nitelikleri hususunda şöyle der:

“Tercümede ehil olmak, eser çevirmede en başrollerden birini oynar. (…) Bir dilden başka bir dile tercüme yapacak bir kimse her şeyden evvel muharrir ve eser seçiminde titiz ve etraflı davranmalıdır. Okuyucularının kendisinden beklediği vazifeyi, kolaya kaçarak zahmetsiz bir el çabukluğu ile ve kıymetsiz bir eser üzerinde güya yapıveren bir mütercim, o milletin edebiyatını yakından bilmediğini göstermekle kalmaz, itimat ve cesareti de isabetsiz ve berbat kullandığını ispat eder” (B. Necatigil, N. Çetin Akçağ Yay. s. 126)

En uzun süre Millî Eğitim Bakanlığı’nda (1938 – 1946) bulunan Hasan Âli Yücel, dünyayı ve batıyı tanımak zorunluluğunun önemini vurgular. Yücel o dönemde “Bu zorunluluk, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor” diyerek, “Tercüme Heyeti”ni kurar. 1946 yılı sonuna kadar da doğu ve batı klasiklerinden 496 adet eserin Türkçe’ye tercüme edilmesinin önünü açar.

Bir zamanlar 1000 temel eserlerin basıldığı yıllarda çeviri eserleri alırken MEB ve Elips yayınlarını tercih eder olmuştuk.

Çeviri – tercüme demişken, merhum Rasim Özdenören’in başından geçmiş bir anekdotu nakledelim:

“Özdenören iki yıla yakın bir süre yüksek lisans yapmak üzere Amerika’da bulundu. İşte bu yüksek lisans için başvurusunu yaptığı sırada, kontenjanın sınırlı olmasından dolayı, başvuru yapan kişiler bir mülakata tabi tutulur. O güne kadar İngilizceden iki kitap tercüme etmiş olan Özdenören için bu imtihan çok enteresan olur. Zira başvuru formunda İngilizceyi okuyamadığını, konuşamadığını, konuşulanı anlamadığını, buna karşılık mükemmel çeviri yapabileceğini belirtir. Başvuru formunu gören komisyon üyeleri buna çok şaşırır. Böyle bir şeyle daha önce hiç karşılaşmamışlardır. Komisyon başkanı yanındakilere, “Enteresan bir vakayla karşı karşıyayız.” der. Sınav komisyonu, Özdenören’le mülakat sırasında hakikaten de onun başvuru formunda belirttiklerinin doğru olduğunu hayretle görür. İngilizceyi konuşamayan, okuyamayan, konuşulanı anlamayan; tabiri caizse “tarzanca” konuşan biri, mükemmel derecede tercüme yapmaktadır. Evet, Özdenören, İngilizce bir kelimeyi yazıldığı gibi okumakta, yani doğru şekilde telaffuz edememekte ancak aynı kelimenin sözlükteki her anlamını söyleyebilmektedir. Tabii komisyon, Özdenören’in İngilizce bir sözlüğü “M” harfine kadar ezberlemiş olduğunu bilmemektedir”. (M. Nezir Eryarsoy,  15.08.2022, Yeni Şafak Kitap Eki)

Tercümeleri ile Tanınan Bazı Yazarlar

Cemil Meriç, Kemal Tahir, Halid Ziya Uşaklıgil, Nazım Hikmet, Suut Kemal Yetkin, Gönül Suveren, Nihal Yeğinobalı, Turan Oflazoğlu,

İclal Cankorel, Hasan Ali Ediz, Ayşe Hacıhasanoğlu, Mazlum Beyhan, Ataol Behramoğlu, Sabahattin Ali, İlhan Berk, Tomris Uyar, Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Tahsin Yücel, Melih Cevdet Anday, Kamuran Şipal…..

Behçet Necatigil’in dil öğrenmek için gittiği Almanya’da açlık ve sefaletle geçirdiği zamanlar olmuş. Tahir Alangu’ya bir mektubunda,

“Knut Hamsun’un Açlık’ını alacağım. Henüz para yok ama alacağım ve okuyacağım. “Et kıraat ol kitabı hâle uygun maluma.”, Açlık ve uykusuzluk bizi bitiriyordu. Berlin caddelerinde iki gün aç dolaştık.”, “Hem öyle muntazam bir yemek gördüğüm de yok. Mesela bu akşam açım. Sonra ekmek yüzüne hasretim”

diye yazmış.

Merhum mütefekkir Niyazi Özdemir Knut Hamsun’un aç ve susuz kaldığında ‘Açlık’ romanını yazdığını söylerken; romanların işlevi hakkında da şu çarpıcı cümleyi kuruyor:

İlmi eserler olayları analiz yapar, sonuçlarına işaret ederken insanlığa doğru yolu da göstermiş olurlar. Fakat bilimler idraklere hitap ettikleri için insanlığı roman gibi sarsmazlar, vicdanını duyurup onları harekete geçirmezler. Mesela dünyanın bir bölgesinde açlık hüküm sürüyorsa diğer insanları sadece vicdanları harekete geçirir. Bu noktada da romanın işlevi karşımıza çıkar.”

Elimizde Behçet Necatigil’in çevirmenliğini yaptığı Knut Humsın’ın “Açlık” (1962, Varlık Yay.) kitabı bulunuyor. Necatigil Hocamız kitabın girişinde yazarın tercüme-i ahvalini uzun uzadıya anlatıyor. Bir paragrafı şöyle:

“Vapur, Kristiania’ya gelip de, bir gün sonra Kopenhag’a gitmek üzere demirleyince Knut Hamsun, karaya çıkmadı. Önce Kopenhag’a gitmiye karar vermişti; Kristiania’dan, bu şehirde geçirdiği acı günlerin anısından ürküyordu. Geceydi, küpeştede oturuyor, güvertede huzursuz gezinip duruyor, limandaki ışıklara bakıyordu. Birden bir sıtma nöbetine tutuldu sanki. Açık sayıklamaları, belleğini bir zamanlar nasıl bastırmışsa, yine öylesine güçlü kuşatıyordu işte. Elinde bir kurşun kalemi, bir kâğıt parçasına ilk satırları yazdı:

“Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania’da aç açına sürttüğüm günlerdeydi…

Tavan arasında uyanık yatıyordum, alt katta bir saatin altıyı vurduğunu duydum. Hafif aydınlanmıştı ortalık, insanlar merdivenleri inip çıkmıya başlamışlardı.”

Bir büyülenmişlik içinde kâğıtları üst üste yığıyor, görüntüler birbirini izliyordu. Kopenhag’da bir çatıaltı odası kiraladı ve yazmaya devam etti. Yine aç kalıyor, ama bu sefer bunun neye yarıyacağına, niçin olduğunu biliyordu. AÇLIK romanıydı yazdığı.

Yazdığı kısımları Politiken gazetesi yazı işleri müdürlerinden Edvard Brandes’e götürdü. Brandes, bu karşılaşmayı sonradan şöyle anlatıyor: “Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür! Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık oluşundan ötürü değildi yalnız. Ya o yüzü! Müsveddeyi geri veriyordum kendisine, çok uzundu. Ama birdenbire kelebek gözlüğü gerisinde gözlerini, gözlerindeki ifadeyi gördüm. Geri çeviremezdim, hiçbir şey diyemedim!”

Brandes, okudukça daha derinden etkileniyordu. Kitabı evine götürmüş, bütün gece okumuştu. Gözde dergilerden Ny Jord’a verdi bu sayfaları; şaşırtıcı eserin o dergide basılmasını sağladı. AÇLIK romanından parçalar böylece ilkin 1888’de yazarın adı verilmiyerek bu dergide yayınlanmış oldu”.

Kitaptan Bazı Seçmeler Yaptık

“Rasgele bir kalem için bu kadar yolu yürümek aklıma bile gelmez.” dedim. “Ama kalem bu olunca iş değişir, bu başka. Değersiz bir şey gerçi, fakat benim şu yeryüzündeki yerimi aşağı yukarı bu kalem sağladı; hayattaki yerimi ben âdeta ona borçluyum.”

***

“Tanrı düşüncesi, beni tekrar meşgul etmiye başladı. Ben kendime bir iş ararken, Tanrının, her seferinde yolumu kesmesini, istediğim tek şey günlük rızkım olduğu halde her şeyi mahvetmesini asla affedemiyordum. Uzunca zaman aç kalsam beynim azar azar dışarı akıyor, kafamın içi boşalıyordu sanki! Bunu açıkça hissetmiştim. Başım hafifliyor, yok oluyor ve ben onun ağırlığını omuzlarımda artık duymuyordum. Birisine bakacak olsam, gözlerimin alabildiğine açıldığı hissi beliriyordu içimde”.

***

“Tekrar kapıda durdum, geri döndüm. Artık selâmete ermiş olmamın sevinci beni coşturuyor, Tanrıya ve bütün dünyaya karşı minnettar ediyordu. Karyolanın önünde diz çöktüm; bu sabah vakti, bana karşı gösterdiği keremi için, Allaha yüksek sesle hamdettim. Biliyordum; demin yaşayıp kâğıtlara geçirdiğim ilham cezbesi, ruhumda harikulâde bir gökyüzünün eseriydi, dünkü feryatlarıma bir cevaptı, bilmez olur muydum! İşte Tanrı, işte! diye seslendim kendime; kendi sesimden coşup ağladım.”

***

“İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği, bir küçük nefis çavdar ekmeği! Hem yürüyor, hem de bu en iyisinden çavdar ekmeğini hayal ediyordum; şimdi yemesi ne hoş olurdu! Açlık iflâhımı kesiyordu; ölmeyi, yok olmayı özledim, duygulandım, ağladım.”

***

“Açlık fena halde yükleniyordu, yolda bir tahta talaşı buldum, çiğnemiye başladım, iyi geldi. Daha önce düşünseydim ya bunu…”

***

“Dalâlettesin, geceleri karanlığın kuvvetleriyle, insana dehşet salan o sessiz ve koca ifritlerle boğuşuyorsun; açsın, ekmeğin; susuzsun, sütün şarabın yok! Bak, ne hallere düştün. Kaldın karanlıklarda, lâmbanda bir damla yağın yok! Fakat Tanrının keremine inanıyorsun, imanını zayi etmedin henüz, hamdolsun! Tanrının keremine bu kadar inandığına göre, ellerini kavuşturmalısın.”

***

“Uykuyla boğuşuyor, düşünüyor, tarifsiz acılar çekiyorum. Ufak bir taş parçası bulmuştum, temizleyip ağzıma attım, dilimin üzerinde bir şey olsun diyerek…”

***

“Bu güzel buluşumdan dolayı memnun, ellerimi uğuşturuyor, yüksek sesle konuşuyordum kendi kendime. İnsanın her gittiği yerde hayırlı işler yapması ne saadet! Ben belki de bu düşmüş kızcağıza kendini islâh için önayak oluyor, onu ömrü boyunca kurtarıyordum. Düşününce o bunu takdir edecek, hattâ ölüm saatinde, kalbi şükranla dolu, beni hatırlıyacaktı. Ah, ah, her şeye rağmen namuslu olmak boşuna değildi doğrusu; dürüst ve namuslu olmak…”

***

“Derken işaret parmağımı ağzıma sokup emmiye koyuldum. Beynimde bir şey kıpırdamıya başladı; alttan alta yol bulmıya çabalıyan bir düşünce, çılgınca bir esinti idi bu: Parmağımı ısırıversem? Hiç düşünmeden gözlerimi yumdum, dişlerimi bastırdım.

Yerimden fırladım. Uyanmıştım nihayet. Parmağımdan hafif kan sızıyor, sızdıkça, yalıyordum bu kanı. Acımıyordu, yara da önemli değildi pek. Bense birdenbire kendime gelmiştim, başımı salladım, pencere önüne gidip yarayı sarmıya bir bez parçası aradım. Durmuş, bu işle uğraşırken gözlerim yaşardı; sessizce ağladım. Bu cılız, bu ısırılmış parmağın hali öyle hazindi ki! Allahım, neydi bu başıma gelenler!”

Arzu Bosnevi

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu