EdebiyâtProf. Dr. Abdülkadir DağlarTöreli Yazılar

Aynı Telden Çalmak

-Nasreddîn Hoca Şerhi -20-

Aynı Telden Çalmak

-Nasreddîn Hoca Şerhi – 20-

*

Mâlûm olduğu üzere, asırlar boyunca dînî, ilmî ve ictimâî hayâtımızı meşgûl eden fâsid münâkaşalardan biri de semâ‘, raks, devrân, mûsıkî mes’eleleri etrâfında cereyân etmektedir: Bunlar câiz midir, değil midir..? Ve bunlar, ibâdetler dâiresinin içinde midir, yoksa dışında mı..? Eğer illâ çalınması gerekiyorsa; üflemeli çalgılar mıdır, tasvîb edilen, yoksa vurmalı çalgılar mıdır..? Öte yandan, telli çalgıların cevâz dâiresine sokulmalarına acabâ nasıl bakılıyordu..?

Kimi devirlerde bu tür münâkaşalar cemiyetin neredeyse tamâmını etkileyecek bir nüfûza ulaşmıştır; meselâ, 17. asır Osmanlı ictimâî hayâtının ehemmiyetli bir kısmını etkisi altına alan Kadızâdeliler-Sivâsîler münâkaşası bu kabildendir… Mevleviyye ve Halvetiyye gibi kimi tarîkatların âyinlerinde semâ‘, raks, devrân ve mûsıkînin mühim bir yer tutmasından kaynaklanarak, bu tarîkat çevreleri ile Selefî meşrepli medrese-ilmiyye çevreleri arasında -kimi zaman tekfîre varan- ciddî çatışmalar meydâna gelmiştir… Bu dönemlerde, sanki şer‘-i şerîf  ile tasavvuf ve tarîkat arasında ihtilâf varmış, şerîatta tasavvuf nazariyâtı ile tarîkat âdâb ve erkânına aslâ yer yokmuş gibi bir manzaranın ortaya çıktığını söylemek mümkündür…

Kâtib Çelebi gibi kimi münevver ve mûtedil âlimler ise, şer‘-i şerîften tâviz vermeden bu münâkaşa tarafları arasındaki derin çatlakların nasıl tâmir ve ihyâ edileceği husûsunda gayret sarfetmekteydiler; meselâ, onun Mîzânü’l-Hakk fî-Ihtiyâri’l-Ehakk eserinin, böyle bir cehdin aynası olduğu söylenebilir…

Hâl böyleyken, bilhassa telli çalgılarla alâkalı tezvîrâtın canlılığını korumasında, Alevî-Bektaşî meşrepli kimi ozanların yüceltici ve tahrîk edici sözlerinin de etkili olmuş olabileceği ileri sürülebilir… Meselâ, 16. asırda Pîr Sultân Abdâl, yüceltme ve güzelleme sadedinde sazına,

Öt benüm sarı tanburam
Senün aslun ağaçdandur
Ağaç dirsem gönüllenme
Kırmızı gül ağaçdandur

Alî Fâtıma’nun yâri
Alî çekdi Zülfekâr’ı
Düldül atınun eğeri
O da yine ağaçdandur

Nûrdandur Kâ‘be eşiği
Cihânı tutdı ışığı
Hasan Hüseyn’in beşiği
O da yine ağaçdandur

şeklinde seslenirken, 19. asır âşıklarından Derdlî ise,

Telli sazdır bunun adı
Ne âyet dinler ne kâdı
Bunu çalan söyler kendi
Şeytân bunun neresinde

Ardıç ağacından kolu
Venedik’den gelir teli
Be Allâh’ın şaşkın kulu
Şeytân bunun neresinde

Dut ağacından teknesi
Kirişten bağlı perdesi
Be hey insânın teresi
Şeytân bunun neresinde

dörtlüklerini ihtivâ eden semâ‘îsinde, âdetâ şerîat çevrelerini tahkîr ve tahrîk etmekteydi…

**

Muhtemeldir ki, Nasreddîn Hoca devrinde de bu türden tartışmalar az çok yaşanmaktaydı… Acabâ, “Hoca” vasfıyla anılan Nasreddîn Hoca, bu münâkaşaların hangi tarafını temsîl etmekteydi; yânî, Hoca, şerîat ve medreseden yana mı tavır takınmaktaydı, yoksa tarîkat ve tekkeden yana mı..?

Bu soruya Hoca’nın latîfelerinden hareketle cevap verilecek olursa; onun da Kâtib Çelebi’nin 3-4 asır öncesinden bir selefi sayılabileceğini, dolayısıyla bu türden durumlar karşısında tercîhini vasattan yana kullanarak îtidal çizgisini temsîl etmiş olabileceğini söylemek mümkündür… Zîrâ, Hoca’nın sonuçsuz mücâdeleden, faydasız münâkaşadan ve ayrıştırıcı kavgadan hazzetmeyen bir ahlâka ayna tuttuğu râhatlıkla görülebilir…

Latîfeleri arasında “Hoca’nın saz çalması”na dâir iki metin nakledilegelmiştir… Bu şerh denemesi çerçevesinde, bu latîfeler ile düşündürdüğü hikmetler ayrı ayrı değerlendirilmeye, yorumlanmaya çalışılacaktır… Bu latîfeler ile şerhlerini peşpeşe iki başlık hâlinde vermek yerinde olacaktır:

***

1. Tek Telden Alabilmek…

Hoca, emîr beyle sohbet etmektedir… Emîr, ânîden Hoca’ya tanburayı uzatarak sorar:
– Hoca, çalmayı biliyor musun..?
Hoca da hiç bozuntuya vermeden “Tabîî ki..!” der; mızrâbı tanburanın tellerine şöyle gelişigüzelce vurduktan sonra bir telde karar kılar ve uzunca bir müddet aynı tele epeyce vurur…
Vaziyet karşısında cânı sıkılan emîr, bakar ki Hoca usulsüzce hep aynı yere vurmaktadır, daha fazla dayanamaz:
– Hoca, hep aynı telden çalıyorsun, öyle mi çalınır Allâh aşkına; tek telle tanbura çalındığı nerede görülmüş…
Hoca da hikmet taşını gediğine koyar, der ki:
– Beyim..! Alan, tek telden de alır…

****

𝟎 Emîr bey, ictimâî seviyesi -sosyal statüsü- Hoca’dan yüksek olan bir makâmı temsîl etmektedir… İctimâî makamlar arasında açık, kapanmaz bir fark olduğunda sohbet tam mânâsıyla gerçekleşemez, musâhabenin tarafları arasında anlama, anlaşma ve anlaşılma eksikliği baş gösterir…

𝟏 Tanburadan murâd “dil”dir; tek telden murâd ise, “hakîkat”tır… Yânî denilebilir ki: Aynı dilde konuşanlar değil, aynı hakîkatın peşine düşenler hakkıyla sohbet edebilirler, birbirlerine hakîkî mânâda sâhip çıkabilirler…

Dil sathî, sun‘î ve lafzî gerçeklerde insanları bir araya getiriyormuş gibi görünebilir; lâkin, insanlar ancak hakîkat yolunda ve mânâ derinliği etrâfında kâmilen birbirine bağlanabilirler, birer yoldaş olarak kenetlenebilirler…

𝟐 Tek telden bir başka murâd da, “husûsî dil”dir… Hocalar, her devirde ve her cemiyette va‘z u nasîhat yoluyla hemen hemen aynı dili kullanarak belirli ahlâkî değerleri telkin ve tavsiye ederler… Bu dil, bir bakıma “dîn dili”dir; Allâh’a ve peygamberlerine hürmet ve muhabbet gösterme, hak, adâlet, doğruluk, iyilik, güzellik, yararlılık, yardımlaşma, insan sevgisi, tabîatı ve mahlûkâtı koruma, sözünde durma gibi mes’ele ve mevzûlara dâir ihtar ve îkazlarda bulunan tâlim ve terbiye dilidir…

Hoca ile sohbete oturan, onun bu dille konuşmasına ve aynı hakîkatları söylemesine hâzır olmalıdır; bunda şaşılacak bir şey yoktur…

𝟑 Tek tel, “aynı tel” demektir… Aynı telden almak, belki defâlarca dinlediği sohbetten her seferinde yeni şeyler öğrenmek, tâze şuurlar elde etmek, farklı idrâkler kazanmak anlamına gelmektedir…

Hakîkat tektir; hakîkata ilişkin mevzûların dile getirildiği sohbet de aynı dil etrâfında şekillenecektir… Hoca’dan farklı ve başka şeyler söylemesini beklemek yerine, söyledikleri karşısında yeni ve tâze tefekkürler gerçekleştirebilmeyi gâye edinmek de doğru bir usûldür…

𝟒 Hoca’dan bir murâd da, “Kur’ân”dır… Meselâ, Kur’ân tektir, değişmez; kendisini Allâh’ın kelâmına muhâtap kılan kimse aynı âyetleri her okuyuşta tâze mesajlar alır, yepyeni mânâlarla donanır… Hakîkî hocalar da ilmini ve ilhâmını tabîî ki Kur’ân’dan alarak va‘z u nasîhat ederler…

Bu latîfede emîr beye düşen şey, vakarlı bir duruş ve sabırlı bir bekleyişle Hoca’nın hikmetinden mümkün mertebe istifâde edebilmesiydi; zîrâ, hikmet kapısı, kapının önünde vakarla duran ve sabırla bekleyenlere açılır…

𝟓 Tellere gelişigüzelce vurduktan sonra bir telde karar kılmak… Yânî, sohbete havadan sudan konularla başlayarak sözü değişmez hakîkatlara getirmek ve o hakîkatları konuşmaya devâm etmek… “Gez dünyâyı, gör Konya’yı…” meselinde de dile getirildiği gibi, başta bambaşka mevzûlarda konuşulsa da sonunda sözü hakîkata bağlamak…

Hoca, bir sohbetin taraflarının, aynı musâhabenin musâhibleri olmasını arzû etmektedir… Farklı tellerden çalarak, yânî farklı dil, üslûp ve söylemlerde bulunarak sohbet etmenin ve birbirine sâhip olmanın imkânsızlığı âşikârdır… Hoca, bu latîfe ile bu gerçeği de göstermiş olmaktadır…

𝟔 Bu latîfenin şerhini Mesnevî’nin 6. beytiyle hüsn-i hitâma erdirmek güzel olacaktır… Mevlânâ, “ney”in dilinden kendisini şöyle beyân ediyor:

Herkesî ez-zann-ı hod şud yâr-ı men
V’ez-derûn-ı men necüst esrâr-ı men…

Yânî, “Herkes kendince, kendi zannınca bana yâr oldu; ama, içimdeki sırlarımı kimse merak edip araştırmadı…”

*****

2. Arayanlar Bulamayanlardır…

Hoca, yârenleriyle sazlı sözlü sohbet meclisindedir… Bir dostunun:
– Hocam, senin hiç saz çaldığını görmedik; yoksa saz çalmayı bilmiyor musun..?
sorusuna, Hoca:
– Bilmez olur muyum, hele sazı verin de nasıl çaldığımı görün..
şeklinde karşılık verir…
Hoca’ya sazı verirler… Hoca, sazın tellerine acemîce birkaç kez dokunduktan sonra mızrâbını tek bir noktada sâbitler, uzun süre aynı noktaya vurur… Dostları araya girerek şöyle derler:
– Hocam, ama saz öyle çalınmaz; sâzendeler parmaklarını teller üzerinde şöyle gezdirirler, perdeler arasında şöyle geçişler yaparlar, şöyle makâm ararlar, şöyle nağmeler verirler…
Hoca da bakar ki dostları kendisinden çok şey bekliyor, çok uzatmadan cevâbını verir:
– Amma da uzattınız hâ… Bulamayanlar ararlar; ben zâten makâmımı bulmuşum, ne diye daha fazla arayayım da parmaklarımı yorayım…

******

𝟎 Yârenlerden murâd, ilmî ve irfânî seviyeleri Hoca’nın seviyesinden daha aşağıda bulunan komşular ve arkadaşlardır…

Hakîkî sohbet ve musâhabe, ancak ilim, irfan ve mârifet bakımından birbirine denk kimselerle mümkün olabilir… Eğer, arkadaşlar arasında denklik yoksa, ilmi, irfânı ve mârifeti olanlar konuşmalı, diğerleri ise dinlemelidir… Yânî, sohbetin kıblesi, hâkimi ve yönlendiricisi, yârenler değil de Hoca olmalıdır…

𝟏 Sazdan murâd, “dünyâ”dır; tellerden murâd ise, “dünyâlık şeyler”dir… Hoca’nın saz husûsunda acemîlik göstermesi, onun dünyâya hiç alışamadığının ve dünyâlık şeylere de hiç ehemmiyet vermeyip teveccühte bulunmadığının işâretidir…

Yârenlerinin Hoca’yı bu acemîliğinden dolayı alaya almaları, anlamazlık ve beceriksizlikle ithâm etmeleri, dünyâya ve dünyevî zenginliklere îtibâr etmelerindendir…

𝟐 Yârenlerin Hoca’ya saz uzatmaları, Hoca’yı kendi seviyelerine düşürmek istemelerine işâret etmektedir… Veyâhut, yârenler en iyi bildikleri şey, yânî saz çalmak husûsunda Hoca’dan üstün duruma yükselmek istemektedirler…

Tabîatları îtibârıyla şahsiyet sâhibi olamayan ve vakur durmayı beceremeyen kimseler, terakkî yolunu seçmek yerine, haysiyet ve hikmet sâhiplerini kendi derekelerine düşürmeye çalışırlar… Yârenlerinin, Hoca’nın kendi makâmını ve mertebesini koruma çabasından râhatsız olmaları ve hemen alay diline sarılmaları da bundan olsa gerektir…

𝟑 Sazın tellerinden bir başka murâd ise, “mâlâyânî sözler”dir… Hoca, mânâsız ve faydasız lâkırdıları bırakarak, sohbeti makâmının vakârına münâsip mevzûlara taşımış, hakîkat bellediği değişmez gerçeklerden bahsetmeye devâm etmiştir…

Hikmet burcunda temâşâ eden insanlar, mâlâyâni konuşmalardan ve başıboş gezinmelerden uzak dururlar… Hoca da latif tavrıyla bu hassâsiyeti telkîn etmektedir…

𝟒 Hoca’nın tek telde karar kılması, dünyâ hayâtında kendisine “sâdelik”i şiâr edinerek istikâmet üzerine yaşamış olmasının temsîlî bir ifâdesidir… Yânî, Hoca, her yolu kendisine yürünebilir bir yol sayan, âdetâ daldan dala atlayarak ömrünü zevk u safâ peşinde tüketen bir hercâyî değildir…

Dünyâ hayâtında iken tek ve mutlak “sırât-ı müstakîm”de yürümeye gayret etmek, mahşer günü “sırât köprüsü”nü geçebilmenin en ciddî bir hâzırlığı sayılır… Dolayısıyla, akl-ı selîm ve kalb-i selîm sâhibi kimseler, gâyesiz arayış fantezilerinden sakınırlar, kaçınırlar…

𝟓 Evet, arayış başlangıçta İbrâhîmî bir temâşâ eylemidir; lâkin, bulduktan sonra aramaya devâm etmek yâhut âdetâ aranmak da, şeytânî tehlikelere kapı aralar… Bâyezîd-i Bistâmî’nin “Her arayan bulamaz, fakat bulanlar arayanlardır…” sözünü, daha henüz bulamayan kimseler bağlamında değerlendirmek doğru olur… Gâyesi hakîkat olmayan arayışlar, boş ve bâtıl çabalardır; zîrâ, neyi aradığını bilmek, bulacağı şeyi gösteren bir pusula sayılır…

Hoca, türlü türlü yollarda amaçsızca gezinmenin tehlikelerine îmâda bulunmakta, yürünülecek yolun biliniyor olmasının verdiği emniyete işâret etmektedir…

*******

Sâz ile Söz Miyânında Gönül…

Sözden ibret çıkarma kâbiliyeti olanlar, o ibreti sazdan da tahsîl edebilirler; tek ibret vâsıtasının söz olmadığı ise tabîî ki âşikârdır… Kâinatta her varlığın birer dili ve seslerin de hâlleri vardır: Üflemeli çalgılar merâmı nasıl ki sesin nefes hâliyle ifâde ediyorsa, vurmalı çalgılar ritim hâliyle, telli çalgılar da titreşim hâliyle ifâde etmektedir…

Tıpkı söz gibi, sâzın da mahremi, nâmahremi var…  Öyle sazlar, öyle saz icrâları var ki nice sözlerden daha te’sirli, daha dokunaklıdır; yeter ki ehlinin elinde çalınsın ve mahremi sayılan gönül ehline hitâb etsin… Ehlî olmayanın dilindeki söz gibi, mahremi olmayan nâehlin elindeki saz da -letâfet bahşetmek şöyle dursun- sıklete ve tenâfüre sebebiyet verir… Hattâ, ehli olmayanın elindeki sazın telleri bile kendisine dokunan nâmahremin ellerinden muzdarip olur, incinir… Söyleyeni lâ-edrî -bilinmeyen- şu kıt‘a, bu hâli gönülle ilişkilendirerek ne de güzel ifâde etmektedir:

Aşkın teli kalbin telidir cevre dayanmaz
Cânâ hazer et sonra kopar pek gerilince
Çok tel kırılır sîne-yi kânûn-ı cihânda
Nâ-ehline mızrâb-ı tasarruf verilince…

Yânî, gönül de kânûn gibidir; ehlî olmayan yabânînin eline düştü mü perdeleri birer birer parçalanır; artık, ses vermez, söylemez olur…

Kahramanmaraş ozanlarından Âşık Hüdâî’nin, aynı mazmûna ilişkin şu dörtlüğü de çok latif ve pek mânîdardır:

Gönül çalamazsan aşkın sâzını
Ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nâzını
Ne dikene dokun ne gülü incit…

********

Hulâsa-yı kelâm…

Hoca, telli saz çalmayı biliyor muydu, bilmiyor muydu; ne ehemmiyeti var… Onun gâyesi, önemli ya da belki önemsiz gördüğü sazdan bile muhâtaplarının hâtıralarına latif birer ibret bırakmaktır… Ancak, latîfelerden de anlaşılmaktadır ki, muhâtapları Hoca’nın ehli ve mahremi değildirler, zîrâ nâzına değil de sâzına tâliptirler…

Saz çalmayı öğrenmek yâhut saz çalmayı bilmek, tabîî ki imkânsız ve zor bir şey değildir; saz çalmaya heves eden, temâyül gösteren ve usûlünce saz meşk eden her kâbiliyetli kişinin başarabileceği bir şeydir… Hikmet sâhibi Hoca’nın, latîfelerdeki “Tabîî ki..!”, “Bilmez olur muyum…” ifâdeleri ise, birer ibret dersi vermeye hâzırlık sadedinde değerlendirilebilir… Hoca, saz çalma husûsundaki beceriksizliğinden utanmak yerine, hakîkattan nasîbi olmayanların sâdece saz çalmakla kâmil ve fâzıl kişiler olamayacağını söylemiş sayılmaktadır…

Allâh, cemî cümlemizi aynı telden çalanlarla hemhâl olabilenlerden eylesin… Allâh, cemî cümlemizi tek telden alabilenlerden, aradığını bulabilenlerden ve bulduğunu koruyabilenlerden eylesin… Âmîn…

Vesselâm…

Abdülkadir Dağlar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu