EdebiyâtMîmârî ve ŞehircilikProf. Dr. Abdülkadir DağlarTöreli Yazılar

Hamamdan Minâreye Çıkan Ses

Nasreddîn Hoca Şerhi - 21

Hamamdan Minâreye Çıkan Ses

-Nasreddîn Hoca Şerhi – 21-

*

Töreli mîmârî, dışarıdan bakıldığında kendilerini hemen belli eden ve her biri bir san‘at ve hendese hârikaları olan câmi, hamam, türbe gibi nev‘i şahsına münhasır binâlarla kemer, kubbe, minâre, şerefe, kitâbe gibi birçok husûsî yapı unsurundan teşekkül etmektedir…

Töreli san‘atların mânâ evreni, bu mîmârî yapı unsurlarının her birinin istiârî ve temsîlî -sembolik- anlamlarıyla doludur… Meselâ, her bir kemer “felek”leri temsîl ederken, bütün kemerlerin üstündeki kubbe de, binânın tamâmını üstten sarıp kuşatan “Arş”a tekâbül etmektedir… Minâre, kubbeyi aşan uzunluğuyla, Mi‘râc’da Arş’ın ötesine geçişi ve orada namâzın farz kılınışını ezanla hâtırlatarak insanları huzûr-ı İlâhî’ye dâvet edişin mîmârî-temsîlî bir ifâdesidir… Ve minârenin bir unsuru olan şerefe, -Sidretü’l-Müntehâ’nın da ötesinde- Allâh’ın huzûrundaki “Kâbe Kavseyn” makâmını temsîl eder; Resûlullâh -aleyhissalâtu vesselâm- efendimizin o makamda mutlak şan ve şeref sâhibi Allâh’ı överek ululayan niyazlarına da “temcîd” denir ki, en hâlis ifâdesi “İnneke Hamîdun Mecîd. (Sen, muhakkak övenlerin en övüleni ve uluların en ulususun.)” cümlesidir… “Binânın alın yazısı” sayılan kitâbe ise, ilhâmını Arş’ın hemen altında yer alan -kader levhası- “Levh-i Mahfûz”dan alır…

Bu dâirede daha birçok yapı ve süsleme unsurunun, benzeri istiârî-temsîlî mânâlarından bahsetmek mümkündür…

**

Hamamlar da -minâreleri olmasa da- kemerli ve kubbeli yapı husûsiyetleriyle tıpkı küçük câmileri andırırlar… Hamamların umûmiyetle kubbeli yapıda oluşları, onları mîmârî akustik özellikleri bakımından da câmilere yaklaştırır…

Bâkî’nin (v. 1600) -esâsında gök kubbeyi îmâ ederek-,

Âvâzeyi bu ‘âleme Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

berceste beytinde dile getirdiği mânâ mûcebince, kubbelerin insâna Dâvûdî sesler ve sadâlar bırakma şevki verdiği söylenebilir; yânî, kubbelerin altına giren herkes, şöyle yüksek perdeden bir seslenişle niyâz etme, söylenme, okuma, bir hoş sadâ bırakma hevesine kapılabilir… Denilebilir ki, töreli medenî hayâtı teneffüs edenler için, derûnî ve tabîî bir insiyaktır bu…

Hamamın kubbesi altında yüksek sesle –ve kimi zaman da topluca- türkü, şarkı, gazel söyleme iştiyâkını da bu bağlamda değerlendirmek mümkündür…

Nasreddîn Hoca’nın birkaç latîfesine mevzû olan hamam safâlarından birisi de böyle bir manzarayı tahayyül ettirmektedir… Şöyle ki:

***

Hoca, bir gün hamamda yıkanırken etrafta kimsenin olmadığını farkedince keyfe gelir ve bir türkü söylemeye başlar… Hamamda tek ü tenhâ söylediği türküyle kendi sesine hayrân olan Hoca, hamamdan çıktığında bakar ki öğle namâzı yaklaşmıştır; bir şevkle hemen minârenin şerefesine çıkıp o beğendiği sesiyle ezandan önce bir temcid okumaya başlar…

O sırada namâza gelmekte olan bir kişi aşağıdan bağırır:

– Hoca, sen ne yapıyorsun, o çirkin sesinle temcid mi okuyorsun..?

Hoca, vaziyetini anlar, ama bozuntuya vermeden karşılık verir:

– Sen gel de beni hamamda dinle… Ne olurdu; bir hayır sâhibi çıkaydı da minâreye bir hamam yapaydı..!

****

Hoca, bu latîfe ile muhâtablarına neler söyler, neler söylemek ister ve neleri yansıtıp gösterir..? Latîfenin mânâ, murâd ve mazmûn tabakalarını töreli bir şerh ameliyesi ile yararak bu soruların cevaplarını ortaya çıkarmak gerekir:

𝟎 İnsan, insânın mir’âtı ve mi‘yârıdır; yânî, insan, insânın aynası ve ölçüsüdür… Kendisinden başka bir kimsenin olmadığı bir yerde yalnız yaşayan insan, kendi şahsiyetinin ve ahlâkının hakîkatını, kendi niyetlerinin ve amellerinin hakîkî kıymetini, kendi vasıflarının ve eylemlerinin gerçek değerini tam olarak idrâk edip anlayamaz, târîf edip anlatamaz; bunlar için mutlakâ başka bir ferde veyâ bir cemiyete ihtiyaç duyar…

Hoca, kendisine aşağıdan seslenen kişinin sâyesinde, belki de ilk kez sesinin çirkin olduğunu farketmiş, uluorta temcid okumaması gerektiğini anlamıştır…

𝟏 İnsan, kendi tabîat ve meziyet özellikleri ile kâbiliyetini iyi bilmeli, ona göre iş, hareket ve eylemlerde bulunmalıdır… Meselâ, -eğer doğuştan güzel ve özel değilse- terbiye edilmemiş bir sesle, usul ve makam da gözetilmeden umûmun duyacağı şekilde şarkı, türkü, ilâhî, temcid, ezan gibi metinlerin seslendirilmesi doğru değildir; iyi bir kabul ve güzel bir karşılık da görmez…

𝟐 Hamam başka, minâre -şerefe- başkadır; türkü başka, temcid başkadır; türkücü başka, müezzin başkadır… Herkes her şeyi okuyamayacağı gibi, her şey de her yerde okunmaz…

Hoca da hâl ile makâm-mekân münâsebetini gözetmiş, hamamda türkü tuttursa da minârede temcid okumaya niyet etmiştir… Öyle ya; ya minârede türkü okumaya kalksaydı..!

Öte yandan, Hoca belki türkü söylemeyi becermiş ve başarmış da olabilir; ama, daha kendisini -temcidde- sınamadan şerefede temcid okumaya kalkışmakla usûl hatâsı yapmıştır…

𝟑 Hamam kapalı ve esintisiz bir mekândır; bunâ mukâbil, şerefe ise her türlü esintiye mâruz kalabilecek açık bir mekândır… Bir mekân ile ses ve aks-i sadâ arasındaki münâsebeti hesâba katmadan yapılabilecek sesli, sözlü ve makamlı icrâlar, arzû edildiği ölçüde muvaffak olamayabilirler… Bu bakımdan, aynı mûsıkî metninin farklı iki mekânda icrâsı arasında muvaffakıyet farkı söz konusu olabilir…

Hoca ise, iki farklı mekânda bambaşka iki metin okuyarak bütün bu tecrübelerden uzakta bulunduğunu, ama bunların mutlakâ hesâba katılması gerektiğini göstermiştir…

𝟒 “Minâreye hamam yapmak”, herhâlde ancak şathiye metinlerinde görülebilecek bir şeydir ki, Kaygusuz Abdâl’ın (v. 1444)

Ergenenün köprüsi susuzlukdan bunalmış
Edirne menâresi egilmiş su içmege

sözlerini andırmaktadır…

Hoca, kendisinin güzel temcid okumasının imkânsız oluşunu ancak bu şathiye üslûbuyla beyân etmiştir… Nasıl ki minâreye hamam yaptırılamaz ise, mûsıkî usûlü bilmez çirkin sesli kişiler de şerefeden ezan ve temcid okuyamazlar -okumamalıdırlar-

𝟓 “Hamam”dan murâdın dünyâ, “minâre”den murâdın ise âhiret olduğu söylenebilir… Dünyâ aynasında kişiye güzel görünen ameller, âhiret aynasında o kadar da kıymet görmeyebilir…

Dünyâ gurbet yeridir; türküler de, gurbet duygusunu ve garîbin hâlini tercüme ederler… Âhiret ise, cennet ehli için artık “türkü yakma” yeri değil, ebediyyen Allâh’ı tahmîd ile temcîd etme, överek ululama yeridir…

𝟔 Başka bir nokta-yı nazarla, eğer “hamam”dan murâd cehennem ise, “minâre” de cennet sayılabilir… Dünyâ hayâtında cehenneme düşmek istercesine sorumsuzca yaşayanlar, cennete vâsıl olmak için sâlih amel işleyerek daha çok sevâb hâzırlığında olanlara nazaran daha kötü ve daha çirkin bir hâlde bulunurlar… Yânî, cehennemliklerin nitelikleri ve hâzırlıkları, cennete girmek için yeterli olmayacaktır…

Hamam, hadesten ve necâsetten tahâret mekânıdır, bedenen temizlenme ve arınma yeridir; namaz, hacc ve Kur’ân okuma gibi ibâdetlerin ön şartı da temizliktir, gusül ve abdestle arınmaktır… Cehennem ise, günahkâr mü’minler için, günahlardan arınma, cennete girebilmek için temizlenme yeridir; bir bakıma, cehennem, ebedî cennet hayâtının öncesinde kalan günahlardan da rûhen arınma mekânıdır…

𝟕 Bu son yoruma göre; minâreye hamam yapması umulan “hayır sâhibi”nden murâd ise, temcîd okunarak ululanan, el-Mecîd isminin sâhibi, uluların en ulusu Allâh olmalıdır… Yânî, Allâh merhamet ve mağfiret etmedikçe, cehennemlikler cennete çıkamayacaklar, rahmete vâsıl olamayacaklardır…

*****

Töre şöyle emreder:

Her şey, yerli yerince olmalıdır… Her iş, zamânında yapılmalıdır… Ve sâlih ameller, dünyâda iken hâzırlanmalıdır…

Aslî vatanımızı, yânî geldiğimiz âlemi hâtırlatmayan dünyâlık türkülerle âhirete tâlip olmak, büyük bir gaflettir… Dünyânın dili, dünyâda kalır; âhirete hâzırlanmak, âhiretin cennet dilini öğrenmekle olur ki, o da, İslâm’ın selâm ve selâmet dilidir… Nitekim, cennet ehli için bir muştu olarak şöyle beyân edilmektedir:

Selâmun kavlen min-Rabbi’r-Rahîm. (Onlara çok merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır.)” (Yâsîn / 58)…

Kezâ, cennet bekçileri de cennetlikleri şöyle müjdeleyeceklerdir:

Selâmun ‘aleykum tıbtum fe’dhulûhâ hâlidîn. (Size selâm olsun, tertemiz oldunuz; haydi, ebediyyen kalmak üzere buraya girin.)” (Zümer / 73)…

Yânî, bâkî selâm ve ebedî selâmet, ancak İslâm töresi ile mümkündür…

******

Hâsıl-ı kelâm…

Hoca’nın bu latîfesinden kısmetimize düşen latif hisseler de böyle…

Kimi hamamda kendi sesine kanacak, çığırdığı türküyle hamamda kalacak… Kimi de,

Bilmişem dünyâ hâlini terk itdüm kîl ü kâlini
Baş açık ayak yalını çağırayım Mevlâm seni

diyen Yûnus Emre (v. 1321) misâli, tam bir terk ve tecerrüd hâliyle çıktıkları minârenin şerefesinde temcîd okuyarak Allâh’ın mecd ü şerefini anacaklar, duâ ve niyazla O’nu ululayarak çağıracaklardır…

Mevlâ, cümlemizi kendisini temcîd ve tahmîd etmeye gayret gösteren sâlih kullarından eylesin… Âmîn bi-hurmeti Tâhâ ve Yâsîn ve bi-letâfeti Nasreddîn…

Vesselâm…

Abdülkadir Dağlar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu