
Gülün pembe ile kardeşliğinden doğar gülpembe…
Malûm olduğu üzere gül, “gül ağacının güzel kokulu, pek çok çeşidi bulunan çok makbul çiçeği”dir. Okka gülü, sarmaşık gülü, yaban gülü, yediveren gülü, ateş gülü, kaysı gülü ilh. hep bu gülün kardeşleridir…
Gülün bir de gülmek ile kardeşliği mevcuttur ki bu da doğrudan türkülere hayat verir:
“Demedi yâr demedi
Elinde gül demedi
Ya ben nasıl güleyim
Yâr bana gül demedi”
Neyse, gülü yazmakla bitmez, biz tekrar gülpembeye dönelim…
Pembe, açık kırmızı gülün rengidir. Dahası tenin ve yüzün de rengidir. Onun için Orhan Seyfi’nin ilhamı üzere “Yüzü pembe bir şafak / Gülse güller açacak”tır. Bu yüzden dilde (lisanda), pembemsilik, pembemtıraklık ve (pes)pembelik vücud bulur. Yani dil, pembe ile mevcud olur:
Penbeleşir, pembe bir renk alır…
Pembeleştirir, pembe bir renk almasına sebep olur…
Pembelik, (ve sonunda) pembe olur.
Fakat, lisanda penbe ile pembe arasında her zaman geçişler mevcuttur. Bu durumu sadece bir n-m değişimi ile izah etmek basitliktir; esasında ise hakikate ters düşmektir.
Penbe ise Farsçada pamuktur. Rûhî-i Bağdâdî’nin “Sînemde sanma dâğlarım üzre penbeler / Koynuma koydu yâr bir avuç gül-i sefîd” ilhamı üzere dağlı yaralara konur. Ahmedî’nin “Bu gaflet penbesini çıkar kulağından işit anı” dediği gibi bazen gaflete dûçar olur. İşte bu yüzden lisan, “penbe der-gûş” (pamuk kulağında) mânâsı “söz dinlemez, lâf anlamaz” bir tâbir üretir.
Amma penbe, hakikatte gerçeğini hiç bir zaman kaybetmez:
Pamuk ipliğiyle dokunmuş gömleklik ince beze penbeçul; pamuklu kumaştan giyecek vb. diken kimselere penbeduz; pamuk atıcısı hallaçlara penbezen ve bürümcük cinsinden gömleklik ince beze ve bu bezden yapılmış gömleğe penbezar denir.
Rûhî-i Bağdâdî’nin “Sînemde sanma dâğlarım üzre penbeler / Koynuma koydu yâr bir avuç gül-i sefîd” demesine bakılırsa gülpembeden asıl muradın bir demet gül renginde yumuşak pamuğun olduğu da açıktır. Bu yüzden soğanın penbeleşinceye kızartılması, aslında yumuşayıncaya kadar kızartılması mânâsına gelir. Yüzün penbeleşmesi, yüzün yumuşamasıdır…
Ahmedî’nin “Bu gaflet penbesini çıkar kulağından işit anı” demesi ise penbeyi töresöz (deyim) üzerinden doğrudan mecaza açar. Pamuğun “yumuşak, ama içten içe bir şeyleri gizleyebilen” yapısından mülhem kelimeye mecazen “hile, desise ve tuzak” mânâsı katar. Yani mecâzî olarak pembe, “pembe-i hile” (hile pamuğu/tuzağı) veya “pembe-bâf” (hile dokuyan, hilekâr) gibi terkiplere de hayat verir. Bu yüzden “Sen gülünce güller açar, gülpembe”; “Ah gülpembe, aklım sende”; “Aman aman gülpembe / Ne bu güzellik sende” şarkı olur…
Hülâsa, ah gülpembe, dilim (lisanım) sendedir…!



