
بسم الله الرحمن الرحيم
Haftalardır yazamıyorum. Öyle ki açtığım bilgisayarımın en son yenilediğim şifresini bile hatırlamam, birkaç denemenin sonucunda mümkün oldu. Yazımın başlığı bir saat dilimini gösteriyor. Bu saati bundan sonra artık unutabilmem mümkün değil.
Yeni bir yılın ilk saatleri… İki bin yirmi altı yılına girdiğimiz bir ocak günü. Dualarla uykuya yattığım gecenin sessizliğini bölen, telefonuma gelen çağrı… Ve haftalardır gelecek diye korktuğumuz haberi duyacağım o telefon görüşmesi, saat tam da 03.59’da gerçekleşti. “Allah’ım, Allah’ım…” diye sayıklayarak yüreğimin kafesine sığamayıp dudaklarımın arasından firara kalktığı o an…“Aygül abla, başımız sağ olsun. ”Bak, işte yazamıyorum. Ellerim değil, yüreğim de titriyor şimdi. Gözyaşlarım, itfaiyenin su tutması gibi, içimdeki yangını sakinleştirmeye çalışıyor. Yazması en zor olan yazılarımdan birisi daha. Bir de annem, gül kokulu pamuk annemin ardından yazamamıştım böyle.
Titriyor işte… Durmuyor. Durduramıyorum parmaklarımı. Ama yazmalıyım bunu. Bu yazı, beni yetiştiren anne babama ödeyemeyeceğim bir borcum. Onları anlatmak, bilinmelerini sağlamak evlatları olarak yükümlülüğüm.
Evet babam, anneme kavuştu. Yıllardır ona kavuşmanın arzusuyla dualar ediyordu. Şimdi buluştular. “Buluştular” diyorum çünkü kız kardeşim onları rüyasında görmüş. Bembeyaz umre kıyafetleri içerisinde… “Biz annenle umreye gidiyoruz,” demiş babam, yüzünde kocaman bir tebessümle.
Babam, annemin ardından yıllarca sürekli olarak ona evlenmesini telkin edenlere hep “Benim gideceğim yer belli,” derdi. Meğer anneme bir söz vermiş. Sanki içine doğmuş gibi… Annem ona, vefatından kısa bir süre önce söz verdirmiş: “Nazım, bak ben senden önce ölürsem sakın benim üstüme evlenme. Söz ver,” demiş. Babam da hiç düşünmeden, hemen cevap vermiş: “Evlenmem.”
Bizler, her çocuk gibi anne ve babasının tartışmalarına da şahitlik etmiş; ancak onların birbirlerini ne kadar çok sevdiğini şakalaşmalarında yatan sevgilerinde gören, bilen, hisseden evlatlardık. Öyle ki o yaşlarına rağmen, babam annemi, annem de babamı kıskanır, paylaşamazdı. Öyle olmasa, “Benden sonra evlenme,” diye ondan söz ister miydi?
Ve biz altı kardeş yine bilirdik ki kızsa da, dövse de annemiz de babamız da bizi severdi. Anne babası birbirini seven çocukların, ileride kendi yuvalarında da eşlerine ve çocuklarına sevgilerini gösterebilme ihtimali; birbirinden nefret eden, ömrünü bu sevgisiz evlerde çürüten ebeveynlerin çocuklarına göre daha yüksektir. Zira böyle kişiler için sevgiyi söylemek de göstermek de zordur. Bil(e)mezler.
Anneciğim; çok cömert, çok duygusal, çok iyiliksever bir insandı. Onu tanıyan herkes böyle anar, tam Osmanlı kadınıydı diye de eklerdi. Babamın da annemden pek bir farkı yoktu. Zira babam hastanede yatarken ziyaretine gelen kız kardeşine hayat felsefesini şu kısa cümleyle özetlemişti: “Benim üç lokmam olduysa, birini hep fakire ayırdım.”
Sizlere daha uzun bir yazı yazabilmeyi, onları daha detaylı anlatabilmeyi isterdim. Lakin şu an o kadar güçlü değilim. Şimdi bu satırları okuyan kıymetli insanlardan istirhamım; Perihan ve Nazım Yıldırım çifti için bir Fatiha okuyarak onlara hediye etmenizdir.
Yüce Rabbim, cümlemizi hayırla yâd edilen, iyilikleriyle anılan gönlü güzel sevdiği kullarından eylesin. Kıyamete kadar amel defterlerimizin kapanmayacağı işler yapmayı; öyle evlatlara ve zürriyete sahip olmayı nasip eylesin. Âmin.




