Doç. Dr. Erhan Çapraz

Bir pirinçten bin pirince ya da bin pirinçten bir pirince…

Gönülden gönüle gider yol gizli gizli”

Neşet Ertaş

Dünkü Töreli Fikir Meclisi’nin 205. hafta sohbetinden sonra Taşhan’daki çay faslında üstadımız Prof. Dr. Şerif Demir Beyefendi bize bir hadise nakletti: Bir Japon, tabağındaki princi asla sünnetlemeden sofradan kalkmazmış. Şayet ben tabağımda bir pirinç bırakırsam bu bin tabakta bin pirinç yapar, dermiş. Elbette Japon vatandaşın bunu Sünnet’e bağlı yapıp yapmadığı tam bilinemese de -Rabbimiz hepimize hidayet versin!- bu durum bize,  hâl-i hakikatte, yani sufi gelenekte iyice tebarüz etmiş  vahdet-i vücud nazariyesinin de doğrudan esasına işaret eder.

Japon vatandaşın aslında tamamen Sünnet’e bağlı Töreli fiiline bu cihetten baktığımızda ise sadece “Bir” ve “Tek” olarak O’nun (C.C.) varlığına şahadet ederiz. Dolayısıyla bütün mevcudatın “Bir”den “bin”e ya da “bin”den “Bir”e uzanan elbette sayısız ve sınırsız tecellisini de sâdece Rabbimiz belirlediğine de şahidlik ederiz. Şimdi bu hilkat ve hakikat dairesinde dikkatimizi ve rikkatimizi biraz daha yakından Japon vatandaşın sözüne çevirebiliriz.

Tabağın iyice sıyrılmasına, yani sünnetlenmesine bağlı hadis-i şeriflere baktığımızda, karşımıza, “Kim tabağını güzelce sünnetler ve ellerinde yemek artığı bırakmazsa Allâhü Teâlâ, onu, dünya ve âhirette doyurur”, “Kim bir kapta yemek yer, sonra da onu güzelce sünnetlerse o kap, o kimse için istiğfârda bulunur” ve “Muhakkak şeytan, sizden birinizin yaptığı her işte hazır bulunur. Hattâ siz yemek yerken de gelir. Şâyet birinizin lokması düşerse üzerindeki tozu-toprağı temizleyip onu yesin, şeytana bırakmasın.” ikaz ve tembihleri çıkar.

Dolayısıyla yukarıdaki hadislerden, tıpkı Japon vatandaşın da yaptığı üzere, yemek yenildikten sonra tabağı tamamen bitirmeni esas olduğu açıkça anlaşılır. Hatta, sofrada düşen lokmayı alıp yemek de sünnettir. Câbir radıyallâhü anhün, “Resûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem, bize, yemek kabını tamamen silip yemek bırakmamaya dikkat etmemizi emir buyurdu” demesine bakılırsa bu aynı zamanda bizim için bir emirdir. Yukarıdaki hadislerden, israfa karşı, fakat berekete çarşı olmak muradı ise oldukça açıktır. Bu murad ise temel güdüsünü, hiç şüphesiz , Rabbimizin -mealen- , “Ey Âdemoğulları! Her namaz kılacağınızda güzelce giyinin, yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allâh israf edenleri sevmez” (A’râf, 31) ayetinden almaktadır.

Kâdı İyâz rahimehullâhın belirttiği üzere, tabakta kalan yemeğin artığını tamamen yemenin hikmeti ise yemeğin azlığını tahkir etmemek içindir. İmâm Nevevî rahimehullâh ise bu hususta “Bir kimsenin yemesi için hazırlanan yemekte bereket olduğu muhakkaktır. Lâkin malum değildir ki o bereket, yenilmiş olan yemekte midir, tabağın içinde kalan yemekte midir yoksa sofraya düşen lokmada mıdır? Bu sebeple, uygun olan, tabakta ve sofra üzerinde yemek kalıntısı bırakmamaktır” demiştir. Fakat yukarıdaki hadiste de belirtildiği üzere asıl en büyük hikmet, yemek kabının bile o kimse için istiğfârda bulunmasıdır. İstiğfâr makamının asıl iltica ve istinad mercii ise yalnızca O’dur (C.C.). Dolayısıyla bütün mevcudatın “Bir”den “bin”e ve tekrar “bin”den “Bir”e vuslatı (tevhid) sadece O’nun (C.C.) sayesinde gerçekleşir. Yani “Tek” ve “Bir” olan gerçek (burada hakikat), gerçek-leş-ebilir. İşte tam da bu sebeple Sünnet, sünnet-leş-ebilir ve dahası da sünnetlemek, tabağı iyice sıyırmak mânâsına gelen Töreli bir fiile alem (lisan) olabilir.

Son tahlilde ise ayet Sünnet’i; Sünnet, alelumum hareketi ve “sünnetlemek” (=tabağı iyice sıyırmak” suretinde tezahür ve tembellür eden lisânî hakikati güdülemektedir. Bu güdü sayesiyledir fiil, ister bir Japon ister bir Hindu olsun her şart ve bağlamda bir harekete, yani bir Sünnet’e dönüşebilmektedir. Bu da bize doğrudan aynı zaman tüm zaman ve zeminde de geçerli olan Sünnet’in hakikatini verir. Yani lisan, ister Türkçe olsun ister Arapça sade ses, şekil ve remizlerden ibaret değildir. Dolayısıyla bütün lisanlarda aslolan temel husus, doğrudan Sünnet’e taalluk eden hakikattir. Sufi geleneğe bağlı telakkide, doğrudan hakikat-i Muhammediyyeye bağlı olarak ilk ve bir-inci (inci, aynı zamanda zümrüt ve elmas) yaratılanın Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nurunun olması ise kainatta doğrudan sünnete bağlı bu döngünün hakikatini bize açıkça teyid eder.

O yüzden siz siz olun dillere ve renklere (ırk) asla takılmayın! Aslolan Neşet Ertaş’ın belirttiği üzere bir tenhada (Prof. Şerif Demir Hocamızın sohbetlerinde  sürekli vurguladığı “gece/teheccüd” namazında) cânın cânânı bulmasıdır. İşte o vakitte dil, elbette Allâh’ın izni ile gizli gizli sinemizi yaralamaya başlayacaktır…!

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu