
Cenab-ı Allâh, kutlu kitabımız Kur’ân’ında bize mealen “Bir de ona, ummadığı yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Muhakkak ki Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader, (ölçü ve muayyen bir zaman) tayin etmiştir.” (Talâk, 3) buyurmaktadır. Dolayısıyla bizim de yapacağımız her şeyin bir vakti saati mevcuttur. “Hakikat Alanı Merkezli İnceleme Metodu”nu (HAMİM) yazmamız da elbette O’nun (C.C.) tayin ettiği “muayyen zaman”ını bekliyor…
Metod, bekleyedursun; biz gelelim HAMİM’in kerevetine (hakikat)…
Hâ-Mîm, huruf-ı mukattaadır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Hâ-Mîm” ile başlayan 7 sure (Mü’min, Fussilet, Şura, Zuhruf, Duhan, Casiye ve Ahkaf) mevcuttur. Dü-kâinat serveri Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimiz ise bu sureleri okumanın faziletleri bize şöyle ifade buyururlar:
“Hâ-Mîm ile başlayan sureler cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
“Kur’ân’ın Hâ-Mîm ile başlayan sureleri yedidir. Cehennemin kapıları da yedidir. Her Hâ-Mîm, gelip cehennemin bir kapısına durur ve: ‘Ya Rabbi! bana inanıp iman etmiş ve beni okumuş, okumaya devam etmiş olan bu kulunu, (cehennemin) bu kapısından içeri sokma‘ diye yalvarır durur.”
“Her şeyin bir özü vardır. Kur’ân’ın özü ise, ‘Hâ-Mîm’lerdir.”
“Cennetin yüce makamlarına yükselmeyi arzu eden kimse ‘Hâ-Mîm’leri okusun.”
“Eğer düşman ansızın saldırırsa, (onlardan korkmayın ve) ve şöyle deyin: ‘Hâ-Mîm. Lâ Yünsarûn’”
“‘Hâ-Mîm’ler Kur’ân-ı Kerîm’in süsüdür.”
“‘Hâ-Mîm’lerin hepsini birden okuyup, bir kap içindeki suya üflenerek içilmesinde maddî ve manevî hastalıklara şifadır.”
Hiç şüphesiz bu hadis-i şeriflerden HÂMÎM’in “Cennetin yüce makamlarına yükselmeyi arzu eden kimse”lerin “oku”duğu (=“İkrâ”) “Hâ-Mîm”leri olacağı da âşikârdır bi-iznillâhi.
***
Bir de yukarıdaki kelime ile alakası olmayan “Hamîm” mevcuttur. Kelime (ﺣﻤﻴﻢ) i. (Ar. ḥamem “ısınmak”tan ḥamіm) “Çok sıcak, çok kızgın nesne, özellikle su” mânâsına gelir. Hakikatini ise tamamen Vâkıa suresi 93. âyetindeki “Fenuzulun min hamîm(in)”den (İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır) alır. Yani HAMİM, “kaynar su”dur. Dolayısıyla bu dünyada ona dokunabilmek büyük bir cesaret ister. Elbette ehl-i cehennem istisna; çünkü cehennemde onlara hamîmden bir ziyafet çoktan hazırlanmıştır.
Töreli Türk Edebiyatı’nda, elbette kadim İslâmî “Töre”ye (HÂMÎM) bağlı edebî gelenekte (HAMİM) de hamîm, Töre’den dolayı, tamamen aynı hakikat alanı zemininde ilerler. Zâtî, “dîdarsız cennet”i “cahîm”; “şehd-i la’l-i yârsız kevser”i “hamîm” görür:
“Zahidâ dîdârsız cennet cahîm olsun bana
Şehd-i la’l-i yârsız kevser hamîm olsun bana”
Yani aslında cennetten en büyük murad, Cenab-ı Hakk’ın dîdârını görmek; bu duruma bağlı olarak kevserden murad da sevgilinin dudağının balıdır. Bu bağlamda kevser sizi bu bala ulaştıramıyorsa (vuslat) zâiddir, yani hamîmdir.
Zâtî, bu beyti ile aslında bize, Tanzimat’la beraber dûçar olduğumuz tamamen pozitivist bilim (bilmek) hastalığımıza da kafa tutuyor. Yani bize bileceksen (bilim ise) işte sana asıl hedef (gaye) “dîdar” ve “şehd-i la’l-i yâr”dır diyor. Yoksa bu dünyada boşuna debelenmeye çalışma; “cennet”i ve “kevser”i sadece basit bir motifden ibaret görürsen bu dünyada “baygınlık”tan başka bir kazancın olmaz!
“Baygınlık” diyorum, kezâ meseleye sadece bu cihetten bakan Tevfik Fikret bir şiirinde:
“Geçirir kâinat baygınlık
Sanki mest-i hamîm-i nîrandır”
diyerek meseleyi sadece kâinatın (pozitivist) sıcaklığına indirger; dahası “basit”leştirir; bir de üstüne üstlük kadim Töreli şiir geleneğimize getirip hamîmi mestine meze yapar! Dolayısıyla meseleyi de öyle bir derinleştirir ki attığı bu motif taşını bugün bile kırk akıllı bu pozitivist kuyudan çıkaramaz! Lâkin üstâd Yahyâ Kemal’in ifadesi üzere, bu kuyu, “…çıkrığı yok bir kuyu”dur. O halde bu taşı kuyudan çıkarmak bizim için imkânsız değil midir?
Pir Sultan Abdal’ın “Yusuf’u kurtardı kuyudan çölden” dediği gibi yaklaşık 200 yıldır içine düştüğümüz bu kuyudan bizi çıkaracak sadece O’dur (C.C.).
Daima O’nunla kalın! “Hâ-Mîm”le kalın! Âmîn.
Efendim, meded!



