
Hayret ~ Hayrân ~ Hûr(î) Kelimelerine Dâir
-Töreli İştikâk -70-
“Kuyruğu etrafında dönen kedi hayrette;
Âlim ki, hayreti yok, ne boş yere gayrette!”
(Necip Fazıl Kısakürek)
Töre bismillâh…
Âlem, nasıl muhteşem bir örgü ise, âlemi anlamanın ve anlatmanın sözlü âleti olan dil de bir o kadar mükemmel bir örgüdür… Mânâ atkılarının üzerine ilmeklenen lafız çözgülerinin nasıl ve ne büyüklükte bir dil örgüsü oluşturduğunu ise ancak iştikâk sâyesinde idrâk etmeye başlıyoruz… İlmek ilmek, nakış nakış dokunmuş olan iştikâk çilesinin ip uçlarının, halının neresinde gizlendiğini bilip bulmak ise zorların zoru…
Yolcusunu her adımda hayrete düşürücü ve her nefeste hayrân bırakıcı bir yol ameliyesi sayılabilecek olan iştikâk, aynı zamanda nice mânâ ve lafız güzellerini tecellî ettiren bir yol aynasıdır da… Nedîm’in (v. 1730),
Niçün sık sık bakarsın böyle mir’ât-ı mücellâya
Meger sen dahi kendi hüsnüne hayrân mısın kâfir
mısrâlarıyla şiir aynasına düşürdüğü mazmûnu, töreli şiir bağlamında yorumlamak gerekirse; Dîvân Şiiri’ni, muhibbi olan herkesin sık sık hayretle bakarak kendi diline ve edebiyâtına yeniden hayrân olduğu parlak bir dil aynası saymak mümkündür… Nedîm’in bu beytinin, aynı zamanda, bu iştikâk denemesine de istikâmet belirleyen bir ayna olduğunu söyleyelim…
Bu denemede, dil evrenimizde çok kullandığımız şu üç kelimenin iştikâkı etrâfında kavramlararası bir seyâhate de çıkmış olacağız…
Hayret, “bir şey, bir kimse, bir durum ve bir hâdise karşısında şaşırma ve şaşkınlık hâli; bu hâlden kaynaklanan bir nidâ -ünlem- kelimesi” anlamlarına gelmektedir… Bu anlamlarının yanında, hayret, “tasavvufî seyr ü sülûkta bir makâm”ı da ifâde eden bir ıstılâhtır…
Hayrân, “bir şey, bir kimse, bir durum ve bir hâdise karşısında şaşırmış, şaşkınlık yaşayan kimse” demektir… Ayrıca, hayrân kelimesi, “esrâr ve enfiye gibi burun yoluyla çekilen mükeyyifâtı -keyif verici maddeleri- kullanarak veyâhut tesirli bir kokuya mâruz kalarak esriklik hâli yaşayan, mest ü mahmûr olan kimse” anlamında da kullanılmıştır…
Hûr, “cennetliklere vâdedilmiş, gözlerinin beyaz kısımları bembeyaz olan, iri gözlü, beyaz tenli eşler; hûrîler” anlamına gelmektedir… Hûr, “beyazlık” anlamındaki haver kelimesinden “beyaz, beyaz tenli ve gözünün beyaz kısmı bembeyaz olan” anlamıyla türemiş ahver kelimesinin müennesi olan havrâ kelimesinin cem‘/çokluk hâlidir… Hûrî ise, “hûrdan, yânî ahverlerden ve havrâlardan biri” anlamında, hûr kelimesinin Farsça’da müfred/teklik bildirmek üzere üretilmiş hâlidir; Türkçe konuşma dilinde de umûmiyetle bu hâliyle kullanılagelmiştir…
Hûrun -hûrîlerin- hayret uyandırıp hayrân eden ve âdetâ cennet ehlinde sarhoşluk te’sîri bırakan husûsiyetlerine dâir şu birkaç âyeti hâtırlamak, mevzûun mahalline ve sözün istikâmetine münâsip düşecektir:
“Kezâlike ve zevvecnâhum bi-hûrin ‘în. (Bu böyledir; biz, onları iri gözlü hûrîlerle eşlendirip evlendiririz.)” (Duhân / 55)…
“Fîhinne kâsırâtu’t-tarfi lem-yatmishunne insun kablehum ve lâ cânn. (Oralarda, sâdece eşlerine bakan güzeller vardır ki, onlara eşlerinden önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.)” (Rahmân / 56)…
“Fîhinne hayrâtun hisân. (…) Hûrun maksûrâtun fi’l-hıyâm. (Oralarda, güzel huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır. (…) -Onlar- otağlarda eşlerine hasredilmiş özel hûrîlerdir.)” (Rahmân / 70, 72)…
“Ve hûrun ‘înun ke-emsâli’l-lu’lu’i’l-meknûn… (Saklı inciler gibi, iri gözlü hûrîler…)” (Vâkı‘a / 22-23)…
Bu arada, hayret ve hayrân kelimelerinden türemiş -müştakk- bir eylemi ifâde eden tahayyür kelimesinden ayrıca bahsetmek, iştikâka mevzû kavramları mânâ tabakasında birbirine ilmiklemek adına ehemmiyet arzetmektedir:
Tahayyür, “hayrete düşme, hayrân olma; şaşma, şaşakalma” anlamlarına gelen bir temâşâ türüdür… Tahayyür, “ân”a yönelen, ayrı ayrı her bir ânı derinden idrâk etmeye çalışan bir “ân temâşâsı”dır… Ânların yekpâre bir zamân içerisinde birbirlerine ulanarak akıp geçişini, her bir ânın kendine özgülüğü ile bir öncekinden özgeliğini çok ince bir nazarla görmeye ve duymaya çalışan bir temâşâdır, tahayyür… Tahayyür, hiç fâsıla vermeden birbiri ardınca mütemâdiyen devâm eden sayısız temâşâdan oluşan yekpâre bir temâşâdır… Yaratılışın ve türeyerek var oluşun her bir ânı, hakkıyla nazar kılanı yeniden hayrete düşürür, hayrân eder; hakîkat ehli, bu akışı tahayyürle izlemelidir…
Artık, hayret, hayrân ve hûr(î) kavram-kelimelerini birbirine bağlayan mânâları tesbît etmeye çalışma vakti gelmiş olmalıdır:
Hayret, şeylerin ve hâdiselerin zâhirî-bedenî hisler üzerinden kişiyi hayrân bırakmasından doğan şaşkınlıktır… Hayret, hayrân tabîatlı kimsenin dünyâ seyrüseferindeki dâimî makâmı ve hâlidir… Hayret, hayrânın yoluna ve yürüyüşüne istikâmet veren şaşkınlık pusulasıdır…
Hayret, hûr -hûrîler- ile eşlerinin birbirlerine bakışlarındaki dâimî şaşkınlık hâlidir… Hayret, cennetteki mükâfâtı hûr(î) olan dünyâ makâmı ve rûh hâlidir… Hayret, dünyâda Cemâl-i İlâhî’nin tecellîlerine hayrân hâlde yaşayan has kulların, cennetlerde kendileri için birer mükâfat sayılan hûr(î) güzelliği karşısında yaşanan şaşkınlıktır…
Hayrân, şeyler ve hâdiseler karşısında hayrete düşen ve dâimâ hayrette kalan şaşkındır… Hayrân, dâimâ hayret makâmında seyredip yürüyen, aklen bîhûş ve kalben sarhoş olan şaşkın kimsedir… Hayrân, kalbinde dâimî olarak hayret taşıyan, hayretle duyan, hayretle koklayan, hayretle bakan, hayretle gören ve hayretle konuşan kimsenin rûhudur…
Hayrân, cennet ehlinin hûr -hûrîler- karşısındaki hâlidir… Hayrân, hûr(î) ile eşlerinin dâimî sıfatıdır; zîrâ, onlar, birbirlerine karşı dâimâ hayrân hâldedirler…
Hûr -hûrîler-, dünyâ hayâtını hayret makâmında yaşayanlara verilen ebedî mükâfatlardır… Hûr(î), cennet ehlinde hayret uyandıran saflık ve güzellikteki eşler ve hizmetkârlardır… Hûr(î), fânî hâl-i hayâtını hayretle geçiren hayrân kulların, Cemâl-i Ezelî’den tahsîl edecekleri ebedî cemâl hisseleridir…
Hûr(î), cennette eşlerini kendilerine hayrân bırakan özel güzellerdir… Hûr(î), eşlerine bıkmadan hayrânlıkla bakan, eşlerinin de kendilerini bıkmadan hayrân hayrân temâşâ ettikleri cennet gözlü güzellerdir…
‘Aceb Hayret midir..?
Hayır…
Evet, belki ‘aceb kelimesi ile hayret kelimesi “şaşırma, şaşkınlık” anlamlarında müşterektir; lâkin, aralarında dakîk, ince farklar bulunduğunu söylemek îcâb eder… Pekâlâ, ‘aceb kelimesinden gelen ta‘accüb kelimesi, hayret kelimesinden türemiş olan tahayyür kelimesinden acabâ hangi mânâlarda ayrılıyor olabilir..?
‘Aceb ve ta‘accüb, kişinin şâhid olduğu sıradışı ve olağanüstü şeyler, durumlar ve hâdiseler karşısında şaşırması, şaşkınlığa düşmesidir; yânî, alışılmışın dışında gelişen, karşılaşılan şeyler karşısında insânın içine düştüğü şaşkınlık hâlidir… Hayret ve tahayyür ise, bâzı kişilerin, insanların umûmuna sıradan, olağan ve alelâde gelen şeylerde, durumlarda ve hâdiselerde her ân bir yenilik, bir yenilenme ve bir yenileşme farketmesinden kaynaklanan şaşırma ve şaşkınlık hâline düşmeleridir…
‘Aceb ve ta‘accübde, kişinin karşısında şaşılacak, şaşkınlığa sebebiyet verecek derecede acâ’ib şeyler, durumlar ve hâdiseler bulunur… Hayret ve tahayyürde ise, kişi, her ân zâten yenilenen ve yenileşerek değişen alelâde varlıklar ve sıradan hâdiseler karşısında, zâten dâimî bir şaşkınlık hâli içindedir… ‘Aceb ve ta‘accüb, ilk kez şâhid olunan bir şey, durum ve hâdise karşısındaki ilk şaşkınlıktır… Hayret ve tahayyür ise, ilk şaşkınlıktan sonraki şaşkınlıklardır; yânî, her gün karşılaşılan, tekerrür eden, defâlarca şâhid olunan şeyler ve hâdiseler karşısında her görüşte yeni bir şaşkınlık hâli yaşamak, şaşkınlık tecrübesi kazanmaktır…
‘Aceb ve ta‘accüb, bir eylemdir, aklın şaşırma eylemidir… Hayret ve tahayyür ise, bir hâl ve tecrübedir, kalbin ve gönlün şaşkınlık hâli ve tecrübesidir… “Aklın şaşırması” anlamındaki ‘aceb ve ta‘accüb, zâhirî hislerin, duyuların verileri karşısında aklı zabteden şaşırma eylemidir… “Kalbin şaşkınlığı” demek olan hayret ve tahayyür ise, derinden gelen derûnî bir şaşkınlık hâlidir…
‘Aceb ve ta‘accübe mâruz kalan akıl, şaşkınlığa yol açan şeylerin, durumların ve hâdiselerin sebep-sonuç -illiyyet- alâkalarını araştırır, soruşturur; yânî, ‘aceb ve ta‘accüb, akla “acabâ..?” soru edâtını söyleten şaşkınlıktır… Hayret ve tahayyürün hâkim olduğu kalb ise, “niçin..?” ve “nasıl..?” gibi soruları sormaz, geliş-gidiş çizgisinde ve oluş-bozuluş dâiresinde şeylerin ve hâdiselerin akışını, kâmil bir kabulleniş ve tam bir teslîmiyetle temâşâ eder… Zıyâ Paşa (v. 1880), meşhur Terkîb-i Bend’inin 4. bendinde,
Kıl san‘at-ı ustâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eger ‘ârif isen çûn u çirâdan
derken, kâinattaki her şeyin baştan başa Allâh’ın bir san‘at eseri olduğuna, san‘at eserlerine de “niçin..?” ve “nasıl..?” sorularını sormanın yersiz ve anlamsız olduğuna işâret etmektedir… Yânî, akıl ehli ile zâhirî ilim erbâbının ‘aceb ve ta‘accübüne karşılık, hayret ve tahayyür, irfan ve mârifet sâhiplerinin hâli ve makâmı sayılır…
‘Aceb ve ta‘accüb, avâmın işidir; onlar şaşırmak için mutlakâ sıradışı, olağanüstü ve şaşılacak bir şeye ihtiyaç duyarlar… Hayret ve tahayyür ise, ancak havâsın kârıdır; onlar alelâde, sıradan ve olağan şeylerde dâimâ şaşılacak bir şey, bir yenilik ve bir değişim bulurlar; yânî, onlar sıradan olandaki sıradışılığı, olağan olandaki olağanüstülüğü ve alelâde olandaki fevkalâdeliği tefrik ve temyîz edebilen üstün basîret sâhipleridir…
Ez-cümle, hayret ve tahayyür ehli, “Kulle yevmi huve fî-şe’n. (O, her ân yeni bir tasarrufla yaratma hâlindedir.)” (Rahmân / 29) âyetinin kâmilen muhâtabı olan hikmet ve mârifet sâhipleridir…
Hayretle Temâşâ…
Hayretle temâşânın netîcesi, hayrân oluş ve hayrân kalıştır… O, hiç geçmeyen bir hayrân oluş ve hiç bitmeyen bir hayrân kalıştır… Ârif, ömür kumâşı üzerinde ilmek ilmek dokunan eşyâ ve hâdisât nakışlarını dâimî bir hayranlıkla temâşâ ederek dünyâ üzerinden bitmeyen bir hayretle geçer… Nâ’ilî-yi Kadîm (v. 1666),
Mestâne nukûş-ı suver-i ‘âleme bakduk
Her birini bir özge temâşâ ile geçdük
beytinde bu mânâyı söze getirir; yânî, der ki:
Ârifler olarak biz, âlemdeki sûretlerin nakışlarına hayrân hayrân baktık, bunların her birini kendine has birer temâşâ ile seyr ederek diğerine geçtik…
Sûfîlerin, “her bir nefeste ayrı bir ayıklık” anlamına gelen hûş-der-dem ile “her adıma ayrı bir bakış” anlamına gelen nazar-ber-kadem telakkîleri de, bu dâimî hayret makâmı ile hayret hâlini ifâde eder… Nefeslerin ve adımların arasında temâşâ boşluğu bırakmamak, bütün bir ömrü hayret makâmının hayrânlığı ile geçirmek, kâmil âriflerin gâyesi ve gayretidir…
Celâlden Cemâle…
Celâl hayret kavramıyla, cemâl de hayrân kavramıyla eşleştirilecek olursa…
Celâle tâlib olan, cemâle vâsıl olur; Celîl’in celâline rızâ gösteren, Cemîl’in cemâliyle müşerref olur…
Rahmân’ın yücelik, azamet ve celâlini hayretle seyr ü temâşâ etmenin mükâfâtı, dâimâ Rahîm’in cemâliyle mesrûr olmaktır… Dünyâ hayâtında Hakk’ın celâl sıfatının tecellîlerini hayret makâmında seyredip izleyenler, cemâl sıfatının tecellîleriyle hayrân hâlde yaşarlar ve sonsuz cennetlerde de ebediyyen hayrân hayrân Cemâlullâh’ı temâşâ ederler…
Cennetlerde hayret veren ve hayrân olunan hûrdan, hûrîlerden murâd, Cemâlullâh’ın, insan sûretinde hayrân bırakan, âşikâr ve cüz’î tecellîlerinden başka bir şey midir..? Yûnus Emre’nin (v. 1321),
Cennet cennet didükleri birkaç köşkle birkaç hûrî
İsteyene vir anları bana seni gerek seni
sözlerinden murâdını, bir de bu nazardan değerlendirerek yorumlamalı…
Hayrân Nergisteki Şaşılık…
Hayret kelimesinin “şaşırmak, şaşkınlığa düşmek” anlamlarına gelmesi ve hayrân kelimesinin de “şaşırmış hâlde bulunan şaşkın kimse” mânâsını ifâde etmesi, bu kelimelerle alâkalı olarak “şaşı bakmak, şaşı bakış; şaşılık, şaşı” gibi anlamları da yorum sâhasına indirir… Şöyle ki:
Hayret makâmında seyreden sâlik, dünyâya ve dünyâlık şeylere şaşı bakar… Zîrâ, töreli şiirde dünyâ zâten kecrev yânî “eğri gidişli”dir; dünyâya sıdk ile doğrulukla bakan, dünyâya sadâkat gösteren kimse doğruyu bulamaz; eğri ve yalan dünyâya şaşı bakabilen kimse ancak doğru istikâmeti bulabilir…
Dolayısıyla, hayret ve hayrân kavramlarının zımnında mündemiç bulunan şaşı bakış ve şaşılık -şehlâlık-, tâ Bezm-i Elest’te rûhlar ile Rabb’leri arasındaki mülâkâtı hâtırlatacak şekilde töreli şiirin şuûraltından akıp gelmektedir… Hayretin ilk lezzetini “Kâlû Belâ”da tadıp da tâ o mecliste hayrân olan rûh, bu âlemde bedene girdikten sonra da hayret hâlini muhâfaza ederek geldiği âleme götürecek istikâmeti korumak ister…
Mehmed Âkif Ersoy (v. 1936), Cemâlullâh’ın, tâ ezelde hayrete düşürerek kendisine hayrân bırakan bu şehlâ -şaşı- bakışını şöyle dile getirmektedir:
Senin mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;
Ezelden sunduğun şehlâ nigâhın mestiyim hâlâ!
Âkif’in bu veciz ifâdesi, mâşuktan âşıka bir sirâyetle, mest ü hayrân olan âşıkın, bakışını da cemâl aynasındaki şehlâ -şaşı- bakışa dönüştürdüğü şeklinde bir yorumu mümkün hâle getirebilir… Nitekim, Töreli Türk Şiiri’nde de çokça geçen nergis çiçeğinin suda kendisine yönelttiği şaşı -şehlâ- bakışın, tâ Narkissos efsânesi ile ilişkilendirildiği mâlûmdur…
Anlatıldığı üzere; Yunan üstûresinde, Ekho’nun kendisine duyduğu aşkı reddeden avcı Narkissos, kendisinin suda yansıyan sûretindeki güzelliğe hayrân olması netîcesinde, cezâ olarak sonradan “nergis” adı verilen çiçeğe döndürülmüştür… Töreli şiirdeki mahmûr, mestâne, şehlâ, şaşı bakışın efsânevî kaynağı budur…
Bu mevzûu îzah sadedinde, Ganîzâde Nâdirî’nin (v. 1626) şu beyti kâfî bir misâl olarak verilebilir:
‘Aceb mi tutsa el üstinde nergisi dildâr
Ezelden aralarında göz âşnâlığı var
Yânî… Sevgilinin, nergisi el üstünde -başkalarının üstünde- tutmasına şaşılır mı; zîrâ, tâ ezelden -nergisle- aralarında bir göz âşinâlığı, bir bakışma bulunmaktadır…
Hulâsa…
Hayret sözü uzar gider, şâhid-i mazmûn ezelden ebede hayrân eder…
Kavramlar ve kelimeler üzerine sohbetler böyledir; alâkaları bir bir sökün etmeyegörsün, ilmekler kendilerini bir bir bırakırlar… Hayret, hayrân ve hûr(î) kavramları arasındaki müşterek alanın merkezinde “bakış”ın yer aldığını söylemek mümkündür… Kezâ, böyle bir iştikâk musâhabesinin hâtimesinde, mestâne şaşkınlığın aslî sebebinin ise “güzellik” ve “koku” olduğu ileri sürülebilir…
Allâh, hayretimizi dâim eylesin, hayrânlığımızı kâim eylesin, cümlemizi cennetlerinde cemâlini hayrân hayrân temâşâ edenlerden eylesin…
Sözü, Necip Fazıl’ın (v. 1983) mahalle münâsip şu duâsına âmîn diyerek bitirelim:
Şeyh-i Ekber’e göre en üstün makam, hayret;
Ben de şaşkınlardanım, Rabbim sonumu hayr et!..
Selâmet ve letâfetle…
Abdülkadir Dağlar



