EdebiyâtProf. Dr. Abdülkadir DağlarTöreli Yazılar

Kırılmadan Önce Kırılmak

Nasreddîn Hoca Şerhi - 18

Kırılmadan Önce Kırılmak

-Nasreddîn Hoca Şerhi – 18-

-Nev’i şahsına münhasır
6. Töreli
Nuh Uçgan kardeşime
bâkî muhabbetlerimle…-

*

İsmet Özel,

İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı

mısrâlarıyla başladığı Amentü şiirini,

Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi âlemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.

mısrâlarıyla bitirir… Bu sözler, bir babanın, kendi sulbünden, tıynetinden, yânî kendi toprağından gelen oğluna, kevnî-fıtrî töre’nin mânâ ve mazmûnuna dâir en hulâsalı irfânını aktarmasının bir vesîkası sayılır… Babanın sözleri üzerine oğul da kendi irfânını katacak, edinilen tecrübeyi vakti geldiğinde kendinden sonrakilere aktaracaktır… Bu, töreli tefekkürün beşerî intikal yoludur…

**

Töreli edebî dâirede bâzı istiâreler vardır ki insânı, dünyâyı, hayâtı çok veciz bir şekilde hulâsa ederler… Çamurdan mâmül çanak, çömlek, testi ve benzeri toprak kaplar, insâna benzerlikleri bakımından çokça karşılaşılabilecek edebî istiâre alanı teşkîl ederler… Dünyâ hayâtı nasıl ki, su, toprak, havâ, âteş unsurlarından müteşekkil kılınmış ise, insânın varlığı ve hayâtı da anâsır-ı erba‘anın en kıvamlı terekkübüyle mümkün ve mücessem hâlde meydâna gelmiştir…

Evet, insan topraktan yaratılmıştır; ama, insan bedeni, toprakla berâber -muayyen ölçülerde- biraz su, biraz hava ve biraz da âteş demektir… Beden, tıpkı testi gibi, toprağın, suyun, havanın ve âteşin en hassas mîzanda imtizâcıyla var olabilir, ayakta kalabilir; insan fıtratı, mizâcı bakımından da bu dört unsurun izlerini taşır ve yansıtır…

Bu istiârenin latif bir tezâhürünü de Nasreddîn Hoca’nın hikmet aynasında müşâhede edebilmek mümkündür… Onun şu çok meşhur latîfesini bu bağlamda okuyalım:

***

Hoca, evinin avlusunda komşularıyla sohbet hâlinde iken, testide hiç su kalmadığını farkeder… Hemen oğlunu çağırır, testiyi eline verir ve der ki:
– Oğlum, çeşmeden testiyi doldur, getir..!
Hemen ardından, oğlunun ensesine bir şaplak vurup,
– Sakın testiyi kırmayasın, emi..!
diyerek uyarmayı da ihmâl etmez…
Komşuları, şaşkınlıkla,
– Hocam, çocuğa yazık değil mi; daha testiyi kırmadan neden şaplak attın..?
derler… Hoca da ibret taşını gediğine koyarak der ki:
– A komşular, testi kırıldıktan sonra şaplak neye yarar..!

****

Hikmet, Hoca’nın karnındadır… Bu latîfenin bize hangi hikmetleri telkîn ettiğini görebilmek için, Hoca’nın latif batnını şerh edip açmak îcâb edecektir:

𝟎 “Hoca”dan murad, mürşid-i kâmil; “oğul”dan murad, mürid sâlik; “komşular”dan murâd ise, insânî tekâmül yolunu hâriçten seyreden câhil ve nâmahrem kimselerdir… “Testi”den murad, insan bedeni; “çeşme”den murad, tekâmül tarîkının, yolunun başı; “su”dan murâd ise, o yolu nefsin tehlikelerinden tasfiye edip arındırmaktır… “Testi” ve “su” ikilisinin berâberliğinden murâd ise, “sır”dır…

𝟏 Testinin kırılması, bedenin ölmesi demektir… Mürşid, mürîdini ölüm gelmeden önce latif ve dakik sözlerle ve gerektiğinde de bedenî îkazlarla uyarmak ve hattâ sert şaplaklarla da olsa uyandırmak ister ki yolunda dakîk olsun, âgâh ve ayık bulunsun…

Hoca, oğlunu “Mûtû kable en temûtû… (Ölmeden önce ölünüz…)” sözündeki nebevî sırra mazhar kılmak ister: Ölüm bedene gelip testi kırılmadan, yânî ölüm bedeni toprağa karıp dönüştürmeden, bedendeki nefsi letâfet ve muhabbet sularıyla arındırmak lâzımdır…

𝟐 Mürşidin irşad vazîfesi, ölüm gelene kadardır; ölüm mürîdin bedenine geldikten sonra hiçbir nasîhat, ihtar, îkâz işe yaramaz… Dolayısıyla, Hoca’nın “Testi kırıldıktan sonra şaplak neye yarar…” vecîzesi, latif mazmûnunu tam da bu noktada kavramakta, müşahhas hâle getirmektedir…

𝟑 Şaplak, şefkat ve merhamettendir… Kimi zaman nefs galebe çalıp, şehvet âteşi bedeni sardığında bu âteşi nasîhat sularıyla, olmuyorsa da müşfik şaplaklarıyla söndürmesi, mürşidin, mürîdine karşı vazîfelerindendir; başka bir ifâdeyle, bunlar, mürîdin mürşidden alacağı hakları arasındadır…

Topraktan yaratılmış beden, kimi zaman, sâdece yine topraktan yaratılmış bir bedenin müdâhalesiyle kendisine gelebiliyor… Yânî, tokat, dayak, kötek gibi doğrudan bedenî müdâhaleler, -topraktan yaratılmış- başka bir hemcinsi âteşli nefsin muhâsarasından kurtarır… Teşbîhi câizse, elektrik enerjisiyle yanıp kavrulma tehlikesi, önden bir topraklama ile bertaraf edilebilir…

Hoca’nın bu minvalde yaptığı da, oğlunun istikbâline dâir bir tedbîr almadır…

𝟒 Rahmânî şaplak, bedeni öldürmek için değil, bedendeki nefsin zincirlerini kırmak içindir… Şaplak, esâsında bedene vurulmaz, nefse vurulur; nefsin gaflet ve dalâlete düşürdüğü kişi, şaplakla nefsinden arındırılmaya çalışılır…

Hoca’nın oğlu, daha yolun başındaki mürîdi temsîl etmektedir… Nefs-i emmâresiyle yola düşen mürîdin benlik dâvâsı, şaplaklar mârifetiyle aşağılanıp kınanarak nefs-i levvâme mertebesine ve sonraki mertebelere emin yollar açılır…

𝟓 İnsân için dünyâ hayâtının tekâmül yolu, benliği kırıcı ve nefsi yontucu nitelikte çok çeşitli sertliklerle, zorluklarla ve tehlikelerle doludur zâten… Mürşidin gâyesi, bir bakıma mürîdin kalbini başka şeyler ve kimseler tarafından kırılmadan önce bu sertliklere hâzır hâle getirmektir ki mâsivâya, yânî değmez kimselere ve değersiz şeylere kırılmasın…

Şeyh Gâlib’in,

Yine zevrak-ı derûnum kırılub kenâra düşdi
Dayanur mı şîşedür bu reh-i sengsâra düşdi

beytiyle pek mânîdar bir şekilde ifâde ettiği hakîkat da, aslında toprak cinsinden bir şîşe gibi ince ve kırılgan olan kalb kayığının, bu cismânî kesâfet dünyâsına dayanamayacak kadar latif bir yapıda oluşuyla alâkalıdır… Kalbleri mâsivâ ile, yânî aşırı dünyâ sevgisi ve ilgisiyle katılaşmış kimseler, taştan farksızdırlar, dikkat edilmezse hassas ve rikkatli kalbleri kırıp dökebilirler…

İşte, Hoca’nın, oğluna kavlî ve bedenî nasîhatının zımnındaki bir gâyesi de, onu kalben katı bir kimse olmaktan korumaktır…

𝟔 Şaplak, kalbi münkesir hâle getirmek içindir; zîrâ, kırılan kalbi Allâh onarır… Mürşidin şaplağı, mürîdinin kalbine Allâh’ı dâvet eder; zîrâ, hadîs-i kudsî rivâyetinde, “Ene ‘inde-munkesiretu’l-kulûbi’l-mu’mini… (Ben, mü’minlerin kırık kalblerindeyim…)” buyurulmaktadır…

Mürşid, mürîdine şaplaklar vurarak aradan çekilir, mürîdi nazarında kendisini gâye olmaktan çıkartır, mürîdini Allâh’a teslîm etmiş olur… Şöyle ki, mürid, kendisi için hakîkî ve bâkî dostun, mürşidi değil de Allâh olduğunu hakka’l-yakîn idrâk eder… Necip Fazıl’ın,

İşte iz!
Geliniz!
Toprak post,
Allah dost…

mısrâlarında, ne bedenin ve ne de mürşidin hakîkî dost olamayacağı, mürîdin ölüm çatıp da toprak altına girdiğinde, yanında mutlak dost olarak ancak Allâh’ı bulabileceği hakîkatı beyân edilmektedir… Nitekim, hem beden ve hem de mürşid, topraktan yaratılmış birer post mesâbesindedirler sâdece; ötesi değil… Ve onlar, sâdece toprağa kadar yoldaşlık ve kılavuzluk yapabilirler…

𝟕 Komşular, mürşid ile mürîd arasındaki esrârengiz mahremiyet hücresinin dışında kalan nâmahremleri temsîl ettikleri gibi, kul ile Allâh arasına giren mâsivâyı da temsîl etmektedirler… Komşular, Hoca ile oğlu arasındaki hikmet dâiresinin dışındadırlar; sorarlar, sorgularlar ve hattâ yargılarlar, tıpkı, Mûsâ aleyhisselâmın, Hızır aleyhisselâm ile hikmet-i ezelî arasındaki has ve mahrem dâireye yabancı oluşu gibi…

Oğlan, komşuların câhilâne iğvâlarının, Hoca’ya karşı hürmet ve muhabbetine halel getirmesine izin vermemelidir… Mürid, mürşidiyle arasındaki husûsî alana başkalarını karıştırtmaması gerektiği gibi, Allâh ile arasındaki en has hücreye de yine kendisi gibi bir kul olan mürşidini sokmamalıdır…

𝟖 Mürşid, âdetâ öz elleriyle çamurdan bir testi yapar gibi, mürîdine basîretli gözleriyle ve özlü sözleriyle kıvam ve istikâmet kazandırır… Mürid, Hakk’ın hidâyeti ve o kâmil kılavuzun irşâdıyla sırât-ı müstakîmde dâimen kâim kalabilir…

𝟗 Testinin kırılmasıyla su dışarıya dökülür; kezâ, sırının bozulması netîcesinde testinin içerisindeki su dışarı sızar… Latîfe, bu zâviyeden şerh edilecek olursa:

Hoca, oğluna kalbini ve ağzını sıkı tutmasını, şahsî ve âilevî sırlarını komşulara söylememesini, ezcümle sırlarını cümle âleme ifşâ etmemesini öğütlemektedir… Kezâ, bir mürid, seyr ü sülûk yolundaki müşâhedelerini mürşidinden başkasıyla paylaşmamalı, mânevî temâşâsında edindiği hâl ile kazandığı mertebe ve makamları başkalarına anlatmamalıdır…

Tekâmül yolundaki bir yolcu için en mühim vazîfe sırrı korumaktır; zîrâ, sırrını koruyamayan kişi, tehlike altındadır… Yolculara töreli tavsiyedir: “Ustur zehebeke ve zihâbeke ve mezhebeke… (Altınını, yolunu ve mezhebini gizle…)”…

*****

Gâye neydi..?

Ba‘de-harâbi’l-Basra..! (Basra yıkılıp yakıldıktan sonra..!)” neye yarar..? Beytullâh, gönül yıkarak yapılır mı..? Kalb ülkesini nefse yağmalatıp tahrîb ettirdikten sonra, kemâliyle yeniden ihyâ ve inşâ edebilmek mümkün müdür..?

Nefs, kalbin sırlarını yağmalar, kalb hazînesini mücevheratsız bırakır; kalb ülkesinin yağmalanan sırları, rengârenk nefsânî hevâ vü heveslere dönüştürülür… Kemal yolunun sâliki olan mürîdi yolda ve ayakta tutacak olan yağmanın hedefinde kalbi kuşatan mâsivâ olmalıdır; mürid, kalb ülkesinin gönül tahtına Allâh’ı sultan kılabilmek için, nefsin türlü hevâ vü heves ordusunu mağlûb etmeli, yağmalamalıdır…

Gâye neydi..?

Yine İsmet Özel, bir başka şiirinde,

su içtiğim tas bana merhaba dedi duydum
duydum yağmurların gövdemden ağdığını

derken, hayâlinde de acabâ çömlek tas mı vardı..? Topraktan bir insânın, yine kendisi gibi topraktan bir tası derinden hissedebilmesi, onu teşhîs edip kişileştirerek âdetâ fısıltı hâlindeki “merhabâ”sına kendisini muhâtap sayabilmesi, ancak o insânın mütekâmil oluşuna delâlet eder; zîrâ, rahmet yağmurlarının gövdeden yânî bedenden ıp yükselebilmesi ancak kemâle bağlıdır… Kemal, dîger mahlûkâtın dilinden anlamakla müşahhas ve mücessem hâle gelir; dolayısıyla, insânın -cânsız bir nesne de olsa- topraktan bir hemcinsiyle muhâveresi, onun tekâmül seyr ü sülûkünde yüksek mertebelere varmış olduğunu gösterir…

Hâsılı, Zıyâ Paşa’nın,

Nush ile uslanmayanı etmeli tekdîr
Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötekdir

vecîzesindeki nush, tekdîr ve kötek gibi îkaz mertebelerinin, esâsında kemal ve tekâmül yolundaki mürid sâlik için mürşidâne birer kılavuz sayılacağı âşikârdır… Mürşid, gerek yaşadığı hâli ile ve gerekse söylediği kâli ile mürîde öğüt verir; mürid bu öğütleri alamayıp tutamadığında da âzarlanma ve hattâ köteklenme mârifetiyle yeniden yola sokulur…

******

Hâsıl-ı kelâm…

Hikmet sâhibi Lokmân aleyhisselâmın, oğluna hitâben “Yâ buneyye..! (Ey oğulcuğum..!)” (Lukmân / 17) nidâsıyla başlayıp sıraladığı nasîhatlarında, İmâm Gazzâlî’nin “Eyyuhe’l-veled..! (Ey oğul..!)” hitâbıyla kitâba dönüştürdüğü öğütlerinde ve tasavvuf edebiyâtında bu üslûbu taşıyan çok çeşitli eserlerdeki tavsiyelerde de görülebileceği gibi, Hoca’nın bu latîfesindeki asıl hitâb da ten kulağına değil cân kulağınadır…

Cân kulaklarını, cân dillerine açan kullardan olmak niyâzıyla…

Vesselâm…

Abdülkadir Dağlar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu