
Geçenlerde, güzel Türkçemizin yabancıları ne kadar da cezbettiğini anlatan bir video izlemiştim.
Orada, Fransız bir gencin annesine duyduğu özlemden ve “hasret” kelimesinin onu nasıl da derinden etkilediğinden bahsediliyordu.
Sonra…
Kelimelerin gücüne takılıvermiş buldum kendimi. Bir cümlede hissettiklerimizi –daha doğrusu hislerimize en yakın gelen kelimelerle kurduğumuz cümlelerdeki kelime seçimlerimizi– düşünmeye başladım.
Örnek verelim.
Bir yapı gördüğünüzü varsayın. Daha önce yalnızca resimlerde görmüş olduğunuz bir yapı olsun ama.
Hangi yapı olsun?
Karşısında durduğunuzda sizi derinden etkileyecek cinsten bir yapı.
Bir düşünün bakalım. Aklınıza neler neler gelecek. Bulduğunuz yapıları cebinize koyun. Şimdilik benim bulduğum yapı ile devam edelim yolculuğumuza. Hepimizin yerine ben seçeyim bir tane.
“Tac Mahal” olsun bu yapı.
Önünde durduğunuzu ve onu hayranlıkla keşfettiğinizi, gözlerinizle her santimine dokunduğunuzu hayal edin lütfen.
Edin, edin…
Hayal kurmak bedava.
Kendinize biraz süre verin ve yeterince gezindiğinize kanaat getirdiğinizde yazının devamını okuyun lütfen.
👀
Bu yapının sizde uyandırdığı hissi nasıl bir cümleyle ifade ederdiniz?
Unutmadan…
Bu yapıyı mimari açıdan, işlevsel açıdan, tarihi açıdan…
Ya da eğer niçin yapıldığını biliyorsanız, tüm bunların yanında neyi sembolize ettiğini de katarak bütüncül bir şekilde değerlendirdiğinizde, fikrinizde olgunlaşıp dudaklarınızdan dökülen ilk cümle ne olur?
“Ne kadar da büyüleyici bir yapı.”
“İhtişamlı…”
“Heybetli…”
“Müthiş…”
“Muazzam…”
“İkonik…”
“Mükemmel…” diye uzayıp gider böyle galiba.
Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğim şey şu:
Asıl olan sizin içinizdeki şey… ve o hisse en yakın karşılığı verebilecek kelimeye sahip bir dil olmalı bence.
Böyle bir dile sahipseniz ne âlâ…
Sahip değilseniz, işte bu bir felaket.
“Neden?” derseniz:
Hislerinizi ifade edebilecek bir dili konuşamıyorsanız, böyle bir dili bilmiyorsanız, hatta ana diliniz bu vasfa sahip değilse…
Siz o vasfa sahip değilseniz…
Kullandığınız dilin derinliklerinde, hislerinize tercüman olabilecek bir kelime varken siz o kelimeyi bilmiyorsanız…
Ne kadar da acınası bir durum değil mi?
Böyle bir insanın bir dilsizden ne farkı kalırdı?
Gördüğünü, hissettiği duyguları bire bir olamasa bile ona en yakın şekliyle anlatamamak, bir başkasına aktaramamak ne acı.
Şairlere işte bu yüzden gıpta ile bakarım.
Onlar öyle “his sanatçıları”dır ki…
Bazen tek kelimeye sığmayan, bazen de tek kelimelik hislerle lego misali oynar, evirir, çevirir; kelimelerle bir illüzyon oluştururlar.
Yıllardır düşünüp konuştuğunuz dil ile sizin hiç aklınıza gelmeyen kurmacalar yaparlar.
Bunu yaparken bizde yeterince olmayan iki şeyi birden kullanarak hem de:
Hayal gücü ve ağzına kadar dolu bir kelime hazinesi.
Ben asla bir şairin hayal gücüne sahip olamayacağımı biliyorum.
Ama ona yakın bir kelime hazinesine sahip olmam ise mümkün.
Bunu yapmanın başlangıç noktası…
İhtiva ettiği kelimeler hâlâ yoğun bakımdayken, henüz ölmemişken…
Osmanlıca okuyup yazmayı öğrenebilmek.
Çünkü derinlerde aradığım kelimelere ulaşmanın, yakınımdaki, hemen yanı başımdaki en basit yolu bu.
Çünkü dil hislerin mezarlığı değil, onu diriltecek bir yapı taşıdır.
“Mezar taşımızı bile okuyamıyoruz.” kolaycılığından kurtulmanın da tek yolu budur.
Önünde durduğum yapı bir mezar taşı değil yani.
Derine inersek, yıllara meydan okumaya çabalarken çatlayan, kırılan, kararan o kimsesiz ve atıl mezar taşlarımızın içerisinden bir “Tac Mahal” çıkarmak mümkün.
Hatta gerekli hepimiz için.
Doğumdan ölüme, her biri emsalsiz birer hayatın sembolü olan mezar taşları, birbiri ardına sıralanıp döşenince; Hz. Adem’den kıyamete kadar sürecek bir sınavın son mülakatında… İnsana beyanı öğretenin huzurunda… Bildiklerimizi kullanmayışımızında hesabını biz vermeyecek miyiz?
Öyle ise bir şair kadar olamasa da belleğimizdeki hiç bir kelimeye özlem duyup hasret kalmadan, bize öğretilen beyanın hakkını verecek kadar kendi dilimizi okuyalım ve yazalım.
Bunun hem bir görev hem de çok hoş bir uğraşı olduğunu düşünüyorum.
Şimdi size hoş bir görev vereyim haddim olmadan.
En başta düşünüp cebinize koyduğunuz yapı vardı ya. Çıkarın onu cebinizden. Önünüze koyun. Anlatın bakalım kendinize.
Kelimeleriniz hislerinize yeterli gelecek mi diye.
Bir de ufacık sır vereyim sizlere.
Ben artık basit Osmanlıca kelimeleri okumaya başladım bile…
En derunî sevgilerimle…



