Aygül Yıldırım UzunTöreli Yazılar

Alışkanlık mı Merak mı?

Ömür geçip giderken insanın artık belli bir yaşa ulaştığını fark ettiği anları oluyor. Bu, tek başına ne kırlaşan saçların ne buruşan simanla aynada yüzleşmek ne de bedeninin sinyal verip yavaş yavaş sağa çekip dörtlüleri yakması. Asıl fark ettiğin şey başka: Zihninde biriken hatıralar heybesi de iyiden iyiye dolmuş ve ağırlaşmıştır. Sohbet meclislerinde geçen her mevzuya bir değil, birkaç misal verebilecek doluluğa sahipsindir.

Ve evet, ben de şu aralar bu evrede olduğumun iyiden iyiye farkına vardığım durumları yaşıyorum. Kimi vakit bir değil, birkaç tane muhabbetleri süsleyecek hatıratım olabiliyor. Sonra zihnimde yine beliren o sahneyi seyrediyorum keyifle. Tonton, sevimli bir nine olmuşum da etrafımı saran, gözlerini bana dikmiş çocuklara ve gençlere masal anlatır gibi bunları anlatıyorum.

Evet, bu yazımın da ilhamı yine geçmişten gelen ama benden geçmeyen; geçsin de istemediğim bir yaşanmışlık. Ramazan’ın manevi atmosferinin gönüllere verdiği sükûnetle, niyetime hüsn-ü zan besleyerek satırları okuyacağınızı biliyorum.

Artık sıradanlaşan ve normali bu sandığımız bazı alışkanlıklarımız üzerine bir farkındalık yazısı kaleme almak istedim. Aslına bakarsanız bu yazının ön çalışmasını çok önceden yapmış, pışpışlayıp sessizce uykuya yatırmıştım. “Uygun vakit gelsin de bakarız.” düşüncesiyle unutulduğu o kuytudan “Hele bir gel sen.” deyip şöyle çekip çıkardım. Üzerinde biriken ihmal edilmişliğin tozlarını üfledim, dip köşe temizliğini yapıp yeniden düzenledim. Kadın olunca yazıya tesir eden betimlemeler bile bir âlem oluyor ya… Neyse.

Mevzumuza gelince, hepimiz gün boyu karşılaştığımız pek çok insanla artık rutine dönüşmüş kısa, ayaküstü kelamlar ediyoruz. Sokakta, markette, işte, çarşıda, asansörde, kapıda… Yakınlığımıza veya samimiyetimize göre tepkiler veriyoruz. Selamlaşma, hâl hatır sorma, çoluk çocuk, eş dost filan derken samimiyetimizin ölçüsünce dönen, dönüşen yahut biten birkaç kelam…

İşte anlatacaklarım da tam bu noktaya temas ediyor.

Acaba bazen bilmeden ya da bile isteye haddimizi aşan bir hâle mi dönüşüyor bazı sualler? Adabımuaşeret kurallarına göre selamlaşmayla başlaması gereken bu karşılaşmalar, dikkat çekici bir oranda sorgulamaya dönüşen bir hâle evrilmiş durumda. Yani heyecan ve meraklı gözlerle tepeden tırnağa süzülerek edilen ilk kelam “Selamünaleyküm”, “Merhaba” vb. değil de “Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” oluyor.

E hani nerede Allah’ın selamı?
Hani “Hâlin, ahvalin necedir?” demek?

Eskiden de böyle miydi? Bugünkü gibi çok fazla yaşanan bir durum muydu, doğrusu bilemiyorum.

Sene bilmem kaç… Zira aranan bilgi bellekte net olarak mevcut değil. Zaten mühim olan tarihten ziyade alınacak ders.

Sabahın erken bir saati. Dışarıdan geliyorum ve evime girmek için apartman kapısını açıp adımımı attığımda yaşlı komşumuzla göz göze geldim. Henüz anahtarımı çıkaramamışım. Beni görür görmez:

“Aygül kızım, nereden geliyorsun?” diye sorunca şöyle bir kaldım onun bu sorusu karşısında.

Şaşkınlığım sorudan ziyade onu soran kişiyeydi. Zira o, asla diğer komşular gibi olmayan; böylesi sualler soracak karakterde biri değildi.

Yüzümde beliren o şaşkın ifadeden mi, yoksa kendisine bu suali sormayı yakıştıramamanın mahcubiyetiyle mi olacak, bir anda toparlayıp:

“Ay kızım, çok özür dilerim. Ne olur hakkını helal et. Benim sana bunu sormaya hakkım yok ki. Belki söylemek istemeyeceksin, belki bu sebeple bana yalan söylemek zorunda kalacaksın.” dedi.

Yetmedi:

“Hakkını helal et, kusuruma bakma olur mu?” diye diye devam etti.

O böyle hayıflanmaya başlayınca şaşkın ördeğe döndüm iyice. Çünkü onu tanıdığım kadarıyla teyzenin ne ahlakı ne de karakteri asla böyle bir soruyu soracak lüzumsuz bir merakı barındırmıyordu. Hem dini bütün hem de tam bir Osmanlı hanımefendisi duruşuna sahipti.

Anahtarımı çıkarıp kapıyı açarken bir yandan “Estağfurullah teyze, helal olsun, ne demek.” diye söylesem de tekraren benden helallik istiyordu. Vaziyet şimdi üzüntüsünden sebep benim onu teselli etme çabama dönüşmüştü.

Neyse… Sonunda kırılmadığıma ikna oldu da hâl hatır ve kısa bir sohbet sonrası vedalaşabildik.

Üzerinden onca yıl geçmesine, komşumun vefat etmesine rağmen onun bu mahcubiyetini ve hayatıma tesiri büyük bu dersini hiç unutmadım. Ve bugün bana bu yazıyı, gecikmeli de olsa, yazdırdı.

Onun bu tutumu fazla mı abartılıydı?
Yoksa olması gerekeni mi hatırlatıyordu bizlere?

Sanırım bu yaşanan hadiseden alınacak ders, ahlaki ve dini açıdan da münasip olan tutumu göstermiş olduğudur. Kendisini tanıtırken Osmanlı bir duruşa sahip olduğundan bahsetmiştim. Yani ondaki bu hassasiyet, ecdattan bizlere miras bırakılmış, zuhur etmesi beklenilen naif bir tavır.

Elbette aksini iddia edenler olabilir.

“Yok canım, daha neler! Bu kadarı da abartı. Ne olacakmış ki? Biz ağız alışkanlığından öylesine soruyoruz. Hem herkes böyle konuşuyor.” diyerek mitralyöz gibi seri şekilde eleştiriler ve bahaneler sıralayanlar da çıkacaktır.

Elbette ki herkes, kendi inandıkları ve savundukları doğrultusunda haklılık payına sahiptir.

Fakat yine de sormadan edemiyorum:

Allah’ın selamını dahi vermeden, hâl hatır bile etmeden muhatabımıza doğrudan “Nereye gidiyorsun, nereden geliyorsun?” sorularını yöneltirken niyetimizi hiç sorguladık mı?

“Yok canım ya, benimki meraktan değil; tamamen ağız alışkanlığı, dudak tiryakiliği.” mi diyoruz?

Peki bunun altında derinlerde yatanı görmek için kendimize samimiyetle şu soruyu sorsak mı?

Neden merak ediyorum?
Beni ilgilendirir mi?
Öğrenince elime ne geçecek?

Ramazan münasebetiyle belki de bugüne kadar hiç aklımıza gelmeyen bu sorular üzerine tefekküre biraz vakit ayırabiliriz.

Son zamanlarda tasavvufa merak sarmamın da tesiriyle olsa gerek, bu yazı zihinlerde bir ‘Acaba?’ dedirtecek mi?”

Buna karar verecek olan sizlersiniz.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu