Aygül Yıldırım UzunTöreli Yazılar

Hastane mi, Şifahane mi?

Haftalardır yaz(a)mıyorum.
Zihnimin içinde dolaşan yüzlerce cümle, yüzlerce fikir; ahenksiz, uyumsuz, oradan oraya savruluyor. Ne olduğu belirsiz bir koreografiyi sahneleyen bir dans topluluğu gibiler. Birbirine çarpıyor, dağılıyor, yeniden toplanıyorlar ama bir türlü anlamlı bir bütün oluşturmuyorlar. Amaçsız, sonuçsuz…

İnsanın ailesinden ya da çok sevdiği birinin haftalardır hastanede, üstelik yoğun bakımda yatıyor oluşu; bu hâli yaşayanların payına düşen ortak bir çaresizliktir. Zamanın askıya alındığı, duanın nefese karıştığı o yer.

O “Yoğun Bakım” yazılı kapının önünde, elinde Yâsîn-i Şerif…
Okunan isimler arasında “şu hastanın yakını”, “bu hastanın yakını” diye yapılan anonsu duyduğun an ve alelacele ürperen, titreyen bedenini sırtına yüklenip zangır zangır o kapıya yönelmek…

İmtihanlar çeşit çeşit. Ve hepsi de bizler için.

Aslında bu yazıyı kendi derdimi anlatmak için kaleme almıyorum. Uzun zamandır sohbet ortamlarında da dile getirdiğim bir mevzuydu bu. Yanılmıyorsam birkaç yıl evvel bir sosyal medya hesabımda da kısaca değinmiştim.

Peki şimdi, durup dururken neden yeniden?

Belki dün yapılan bir telefon konuşmasının ardından bu düşüncemi yazmam gerektiğine dair talep yüzünden… Ve tabii son zamanlarda yolumun sıkça hastaneye düşmesindendir bugün sarf edeceğim kelimeler.

Kelimeler demişken…
Meseleye buradan girmek daha doğru olacak.

“Sözün canı vardır” derler.
Öyle midir?
Bence öyledir.

Öyle olmasa neden iyileştirsin, neden acıtsın, neden vursun, neden yere çalsın ve neden tuş etsin?

Yaşadığımız evren enerjilerden oluşuyorken; insan da, her mahlûk da bu bütünün içinde yer alıyorken… Gülen bir bebeğin yüzü çevresindekilerin üzerinde pozitif bir tesir oluştururken, asık suratlı, öfkeli bir insanın yaydığı enerji ise sizin izniniz olmasa dahi sizi o negatif alanın içine çeker; ezer, ürpertir, tedirginlik verir.

Bunu anlatırken yine çocuklardan örnek vermek istiyorum.

Çocuklar oyunun ve eğlencenin zirvesinde birbirleriyle şakalaşırken “salak” dediklerinde gülüp geçerler. Ama aynı cümle bir kavganın ortasında söylendiğinde, “Sen bana nasıl salak dersin?” diye öfkelenir, ağlar, çığlık atar hatta annesine şikâyete gider.

Bu hâlin benzerini yetişkinlerde de örürüz. Sohbet esnasında, esprilerin havada uçuştuğu anlarda araya giren bazı laflar argonun nirvanasına çıkarken herkes güler. Ama aynı kelimeler hakaret olarak algılandığında, yaralamaya, hatta cinayete dahi varan vukuatlar yaşanabilir.

Birbirimize hitap edişimiz…

Sevgi ve nefret dilinin bir bardak su üzerindeki tesirini ölçen Japon bilim insanı Masaru Emoto’nun çalışmasını bilmeyenler için hatırlatmak isterim. İki bardak sudan birine “Seni seviyorum, ne kadar güzelsin” gibi sözler söylerken; diğerine “Senden nefret ediyorum, sen çok kötüsün” deniyor. Ardından her iki bardağın moleküler yapısı inceleniyor. Sonuç hayli çarpıcı: Sevgi diliyle hitap edilen suyun yapısı güzelleşirken, kötü sözlerin söylendiği suyun yapısı bozuluyor.

Bu ne demek oluyor?
Duyduklarımızla şekilleniyoruz.

Atalar boşuna dememiş:
“İnsan kulağından zehirlenir.”

O hâlde şifalanabilir de, değil mi?

Şimdi bunca lafı etmemin asıl sebebine geliyorum. Yazının başında hastaneden söz etmiştim. İşte itiraf ediyorum: Uzun zamandır bu kelimeye takığım. Bu takıntı yıllar önce başladı. Harflerin, kelimelerin, ses tonunun insanda bıraktığı tesire dair biraz okuyup araştırınca oluştu.

Eskiden, yani biz “medeni, Avrupai” bir toplum olmadan evvel, bu memlekette hastaneler yokmuş. Ne kadar geri kalmışız, değil mi? Bakın son yüz yılda, hele son yirmi yılda sağlık sektörü nasıl da uçmuş!

Peki atalarımız hastane yokken nerelere giderlerdi?
Hacı hocalara mı okunup üflenirdi?
Kocakarı ilaçlarına mı sığınırlardı?
Bu millet nasıl şifa buluyordu?

Cevap, tam da bu kelimenin içinde gizli: şifa.

Eskiden insanlar hasta olduklarında, şifa bulacaklarına inandıkları yere giderlerdi.
O vakitler bu memlekette hastaneler değil, şifahaneler vardı.

Şimdi sizden küçük bir istirhamım olacak.
Buraya kadar okudunuz; sizi biraz dinlendireceğim.

Gözlerinizi kapatın.
Ve şu iki kelimeyi, “hastane” ve “şifahane”yi, içinizde hissederek söyleyin. Öylesine söylemiş olsanız bile, aradaki farkı hissedeceğinizden adım gibi eminim.

Eğer yaptıysanız, sizde bıraktığı tesiri fark etmişsinizdir.
Bende bıraktığı etkiyi söyleyeyim:

Hastane” kelimesi ruhuma negatif, umutsuz bir his verirken; “şifahane”, umudun ışığının çok uzaklardan değil, tam içimden parladığını hissettiriyor.

Öyleyse bu kelimelerin enerjisi, gücü değil de nedir?
Çünkü kelimeler yalnızca ses değildir; niyet taşır, enerji taşır, yön verir.

“Hastaların toplandığı yer” imajı yerine, “şifa dağıtılan yer” algısının insan üzerindeki etkisini bir düşünün. Hastaneye yolunuz düştüğünde ya da bir gece refakatçi olarak kaldığınızda, eve döndüğünüzde kendinizi nasıl hissettiğinizi hatırlayın.

Hastaneye gittim, hasta oldum.
Şifahaneye gittim, şifa buldum.

İnsanların iyileşmeye giderken açtığı kapı hastalığa değil, şifaya açılan bir yere yönelmeli. Kafasını kaldırıp baktığı tabelada yazanlar umut olmalı. Attığı ilk adım, bedeninden önce ruhuna şefkatle dokunmalı ki Allah’ın emaneti olan vücudunu gönül rahatlığıyla teslim edebilsin.

E şimdi, “Aygül sen bunu yazdın da ne olacak, yarın tabelalar mı değişecek?” diyenler olacaktır. “Alkış kıyamet, bravo sana; biz bunu hiç düşünmemiştik mi?” diyecekler.

Elbette hayır.

Ama ben doğru olduğuna inandığımı kalemimden sizlere aktarmış oldum. Yoksa ben de biliyorum; şifahaneleri hastanelere çeviren güç, hâlâ bu ülkede muktedir.


İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu