Aygül Yıldırım UzunTöreli Yazılar

Zor Olan Yokuş Muydu?

 

بِسْــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمَـنِ الرَّحِيـمِ

İstanbul’dayım. Bolu’dan uzaklaşmak, biraz kendime yakınlaşmak için. Bu yazımda yine sizlerle, pek çok yazımda olduğu gibi, sohbet etmeyi arzu ediyorum. Malumunuz, hayli vakit oldu hasbihal etmeyeli. Anlatmayı istediğim mevzu; son aylarda daha sık düşündüğüm, belki zaman zaman sizlerin de aklından geçirdiği, insanın yaşadığı tüm dünya hengâmesi içerisinde koşuştururken en çok da kendine uzak, kendine gurbet kaldığı hissine kapılması üzerine olacak.

 

Eğer bir arayış içerisindeysen, seni çağıran o sesi gönlünde hissedip duymaya çalış.

Tebdil-i mekânda ferahlık vardır diyen ataların sözünü haklı çıkarmak için ben de İstanbul’a geldim. Üsküdar ise aradığın o ferahlığa ulaşmanın zirvesi. Tabii bunda o dik yokuşlarının katkısı da olabilir. İstanbul’a geldiğimde Üsküdar’ın dar sokaklarını adım adım keşfe çıkmak ise benim en sevdiğim, en huzur bulduğum aktivitem.

Ama bu gelişimde yürüdüğüm yolları, son aylarda yaşadıklarım sebebiyle, biraz daha farklı hislerle arşınlıyorum.

İlk ziyaretimi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’ne yapmalıydım elbette. Bolu’dan ayrılırken beni buraya çağıran nidayı duyan gönlüm idi. Şimdi bu sokaklarda onu arıyorum; yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum…

Özellikle evden çıkarken niyetimi alarak, duamı ederek çıkmaya çalışıyorum: “Rabbim, bugün ayaklarım beni Senin tayin ettiğin nerelere götürecek; nasıl tevafuklarla, kimlerle karşılaştırarak, kimlerle imtihan edeceksin, bunu yalnız Sen biliyorsun. Bu Aygül kuluna bakmayı değil, gönül gözüyle görmeyi; bana ne söylediğini idrak edebilmeyi nasip eyle.”

Kaybolurcasına yürümek; bacak kaslarımın yay gibi gerilmesi… Hele göğe, o gri bulutlara merdiven dayamışçasına yükselen dik yokuşları yüreğimin gümbürtüsü eşliğinde, tık nefes, dura dinleye çıkmak…

Pazar günümü de yine duamı edip yürürken gördüğüm her camide, mescitte iki rekât namaz kılmayı kafamda kurgulamıştım. Üsküdar, girdiğiniz her sokağında, kafanızı rastgele çevirdiğiniz pek çok noktasında tarihi camileri, mezarlıkları, türbeleri ve yatırlarıyla manevi dokusu ilmek ilmek nakşedilmiş, İstanbul’un çok eski bir ilçesi. Buralarda gezinmek adeta geçmişte yolculuk yapmak gibi. İnsan kendini bin beş yüzlü yıllara ışınlanmış gibi hissediyor; şayet kendinizi odaklayıp hissetmeye çalışır, o günleri zihninizde hayal edebilirseniz.

Ayaklarım beni daha evvelki keşiflerimden bildiğimi sandığım bir sokağa yönlendirmişti. Ama o da ne; ben ilerledikçe gördüğüm her şey bana yabancılaşıyordu. Tanıdık bir fotoğraf karesinin zihnimde canlanamamasının şaşkınlığını yüzüme maske ederek merakla ilerliyorum. Ancak etrafıma bakındıkça bu yabancılık hissim iyiden iyiye artmaya başlamıştı. Allah Allah, şimdiye kadar gezindiğim onca sokakta bunun kadar dik bir yokuşu çıktığımı da hatırlayamıyorum. Neler oluyordu, bu yokuş beni nereye ulaştıracaktı?

Sonra bir anda aklıma duam geldi. “Sabret bakalım hele, seni bekleyeni görmek için…” Ve sonunda… Uzadıkça uzuyor, hiç bitmeyecek mi, sonu yok mu bu bayırın derken; şükür, ufukta kara göründü. Ufukta görünen kara; hafif pembeye çalan, gül kurusu renginde küçük, tarihi bir camiydi. Biraz uzakta olsam da camiden içeriye hanımların girdiğini görebilmiştim. Dış görünüşü itibarıyla çok bir gösterişi ve albenisi olmayan, yolun köşesine kondurulmuş bu küçük camii 1762 yılında inşa edilmiş Fatma Hatun Camii imiş.

“Bismillah” deyip içeriye girdim. Hanımlara ayrılan üst katın merdivenlerini adımlarken içerisini de meraklı gözlerimle tarıyordum. Çıktığım yedi sekiz basamaktan sonra beni bekleyen minik bir sürpriz vardı. O da ne; uzaktan kadın zannettiklerim meğerse üç küçük kız çocuğu değil miymiş! “Allah Allah, pazar günü burada ne işleri var?” diye düşünürken yüzümde belirdiğini hissettiğim şaşkınlık ifadesini alelacele dürüp cebime tıkıştırarak bu kuzucuklarla selamlaştım. Şöyle üstünkörü onları süzerken ellerinde Elif cüzleri olduğunu ve onlarla ilgilendiklerini fark ettim. “Umarım ben namazımı kılana kadar buradan ayrılmazlar” düşüncesi zihnimde pıt pıt belirirken, namazımı kılıp selam verip onlara da duamı ettikten sonra fıtı fıtı yanlarına yaklaştım.

Sohbete ilk önce ben başladım; tabii ki güvenlerini kazanmalıydım. Adlarını sorup ne için camide olduklarını öğrendim. Cana yakın, tatlı, akıllı kızlardı. Yaşlarına göre oldukça bilgiliydiler. Kendi yaşıtlarından, ailelerinden, okuldan; telefonlarda yanlış ve kötü buldukları şeylerden bahsederken, bunların günah olduğu bilinciyle konuşuyor olmalarını ise hayranlıkla izledim. Sohbetimiz koyulaştıkça hâliyle onlar da meraklı gözleriyle bana peş peşe sorular sormaya başladılar. Ben de dilim döndüğünce, bilgim çerçevesinde cevaplamaya çalıştım.

Muhabbetimiz ilerleyip samimiyetimiz arttıkça beni hem Kur’an kursu hocası hem de otuzlu yaşlarda zannettiklerini dile getirdiler. Otuzlu yaş kısmı hoşuma gitmedi desem yalan olur; nefsim bunu sevdi. Neyse, bu kısmı yüzünüzde minik bir tebessüme vesile olsun diye ekledim.

Aslında bu yazıyı kaleme alma sebeplerimden biri de onlara “Sizinle ilgili bir yazı yazarım belki” diyerek, yüzleri görünmeyecek şekilde fotoğraflarını çekmek için müsaade istememdi.

Bu küçük kızlarımızın pazar pazar bu camiye gelme sebepleri ise hafta sonu gittikleri Kur’an kurslarının açılış saatini bekliyor olmalarıymış. Vakit yanaşınca, “Hadi beraber çıkalım, bende şemsiye var, yağmur yağıyor; ıslanmayın, birlikte gidelim” diyerek yakındaki kursun kapısında beklemeye başladık. Kurs henüz açılmamıştı. Bir süre bekledikten sonra kızlarımızın “Siz gidin” ısrarlarına en sonunda pes edip vedalaşarak yanlarından ayrıldım. Demek ki bugünkü nasibimde bu küçük kızlar da varmış. Onlardan öğreneceklerim, onların gönlüme bir nebze de olsa şifa olmaları kısmetmiş. Bunları yazarım diye heyecanla bekleyen güzel evlatlarımız, umarım bu satırları okurken onlardan “küçük” diye bahsetmemden ötürü bana kırılmazlar.

Düşünüyorum da arşınladığım bu yollar, Üsküdar’ın eski dar sokakları ve dik yokuşları gibi gözükse de aslında almam gereken ilahî mesajları okuyabilmem için gerekli derslerdi. Ve insanın imtihanlarla dolu bu yolculuğu ne bugün başladı ne de yarın bitecek.

“Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır. Biz sizi, gerçek değerinizi ortaya çıkarmak için şerle de hayırla da imtihan ediyoruz. Sonunda zaten bize döneceksiniz.”
(Enbiyâ, 21/35)

Not: Bu yürüyüş sonraki yazımda devam edecek.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu