
İnsanın Nefsi ile Muhâsebesi
Nefis insanın kendisidir, insan nefsi kadar değer görür. İnsan kendisini ne kadar tanıyabilir? Kendisi kadar! Fazlası olmaz.
Fazlasının olmasını arzulayan insan, nefsini teşhis ve tedâvi edebilmek için kendisini tanıması gerekir.
Nefis muhâsebesi, nefis terbiyesine giden yolu açmaktır. İnsanın Allah’a ve başta insan olmak üzere cümle mahkûkâta karşı görev ve sorumluluklarını bilip, kendini bu esâsa göre terbiye etmesidir.
İnsanın sorumluluğu ve mükellefiyet alanı yapabileceği kadardır. İlâhî adâlet insanı yapabileceklerinden mesûl tutar.
İnsanın hayâl dünyası, gönül dünyası ve idrâk kâbiliyeti mesuliyetinden çok daha büyüktür. Bu ilâhî vergi insanın gelişimine rehber olduğu gibi, hikmet ve basîret kapılarını da açar.
İnsan yaratılış fıtratına göre imtihan olur. Allah yaratılışımızı en güzel şekilde yapmış, Bezm-i Elest’te; ”Elestü bi-Rabbiküm-Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbı ile bütün ruhlara seslenmiştir. Gelmiş ve gelecek olan insanların ruhları; ”Evet, sen bizim Rabbimizsin“ cevâbını vererek âhidleşme olmuştur. [Bkz. A’raf, 172-173]
Böylece insan yaratılış hikmetini, Allah’ın varlığını, BİR olduğunu, sonsuz kudretini muhâkeme edebilme hissiyâtına ve akıl edebilme idrâkine ermiştir. İnsanların asli görevleri ruhları vasıtasıyla fıtrat hâline gelmiş, kalplere Allah’ın bildiği bir şekilde nakş edilmiştir.
İnsan yalnız değildir ve asla yalnız yürümez. Allah kuluna şah damarından daha yakın olup, her insanı takiple mükellef olan melekler vardır.
Ticari faaliyetlerde alım satım, alacak verecek, gelir gider, harcama limitleri finansal işlemler, maddi gelirlerin sistemli bir şekilde kaydedilmesi, nakit akışlar, stoklar, kâr zarar analizi ve benzeri konuları takip eden, bunları kaydeden muhâsebeci gereklidir.
Hayatın akışını aklına işlemeyen, olması gerekenleri kaydetmeyen, kaybeden olur. Ticârette muhâsebe ne kadar önemliyse, insanın kendi hayatının muhâsebesini yapması çok daha önemlidir.
Kul olarak insan dünyada imtihân hâlindedir ve bu imtihânın mânevî hesâbını hem bu dünyada hem de âhirette vermekle mükelleftir. Bu mükellefiyet insanı dünya hayatında düzenli ve adâletli yapar, kul hakkı nedir bilir, kendi sorumluluklarının farkına daha şuurlu yaklaşmasını sağlar.
Denetim ve imtihân insan hayatının iki nirengi noktasını teşkil eder. Denetim ve imtihânın merkezinde “nefs/nefis” vardır. Nefsini ıslâh eden imtihânı kazanmıştır. İyi insan, iyi kul olmak nefsi terbiye etmekle, onu hayra yönlendirmekle mümkün olabilir. Elbetteki nefsin kemâlât tabakaları vardır. Bunlar zamanla, fedâkârlıklarla kazanılacak olan mertebelerdir.
Mahâret, insanın “nefs-i emmâre”nin ahtapot gibi sardığı sarmalından kurtulabilme mücâdelesindeki kararlılığıdır.
İmtihân, basîret, hikmet, kulluk ve hayat denklemini yerli yerine oturtamayan insan nefsine gâlip gelemez. İnsanın bu mücâdelesinde zaferle çıkabilmesi için aklını, irâdesini, vicdânını, îmânını, maddî ve mânevî delillerden/amellerden faydalanması gerekir.
Nefis muhâsebesi, kalbimizi ve dilimizi boş meşgâlelerden, kem söz ve şer duygulardan arındırıp; alınteri, zikir ve şükür gibi erdemli faaliyetlerle güzelleştirmektir.
Nefis muhâsebesi, ömrün geçmişteki hatalarından arındırılıp, geleceğe tertemiz duygularla yürüyebilmesidir.
Nefis muhâsebesi, Elest Bezmi’ndeki “mîsak”a bağlı kalmanın, ahde vefâ’nın asâletli ve ferâsetli davranabilmenin bir nişânesidir.
Nefis muhâsebesi, niyetin hâlis, davranışların ahlâki, ibâdetlerin huzur ve huşû içerisinde ifâ edilmesi için gösterilen samimi dirâyetin adıdır.
Nefis muhâsebesi, hamd ve şükür kapısının kapanmaması için, kulun gösterdiği azim ve sebatın îmana dönüşen mücâdelesidir.
İnsanın öz eleştiri yapabilmesi duygularıyla orantılıdır. Mâlum, insan iyi ve kötü huylar ile yaşayabilen bir varlıktır. İnsan bu yönüyle hem duygularının esiri, hem de duygularının eseridir.
Nefis muhâsebesi insanın şuurlanma arayışıdır. Kur’an-ı Kerim‘de bir âyette insanın yüceliği ve güzelliği anlatılırken; hemen sonra gelen âyet, insandan “aşağıların aşağısı” diye bahseder.
İşte o âyetler:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn, 4-5).
İnsan nefis terbiyesini başardığında, yaratılışındaki şerefli ve güzel fıtratın işleyişini hayatında devam ettirebilir. Ancak, ihtirâsın kurbanı olan, şeytanın yönlendirmesine boyun eğen insanlar; “aşağıların aşağısına” kendi tercihleriyle düşmüş olurlar.
Şair ne güzel söyler:
Allah’ın inâyeti özü sâf olanadır
Rastgele taş topraktan inci mercan olur mu?
Kişinin nefsini ve kendisini tanıması idrâki kadardır. İdrâk; iman ile, ilim ve tefekkür ile gelişir. İnsan, âriflerle, hikmet ehli ile ülfet ve sohbet etmekle gönül dünyasını ve aklını zenginleştirir, ziynetlendirir. Zîrâ, gönül gönlü, akıl aklı akıllandırır.
İslam dini, insanı inşâ etmenin yanında toplumu inşâ etmeyi de ana hedef olarak kabul eder. İslam ara durak olan “dünya hayatının” huzur ve sükûn içerisinde iyi insan, iyi kul olarak nasıl yaşanacağının yollarını gösterir, imtihânın esaslarını haber verir. İnsanı, ebedî hayat olan âhiret yurduna bu dünya hayâtında hazırlar. İşte nefis terbiyesi de bu maksada hizmet etmektedir.
Konu ile ilgili bir âyet-i kerime:
”Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz (topluluksunuz). İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız…” (Âl-i İmran, 110).
Bu âyet gösteriyor ki, nefis muhâsebesi ile insan sâdece kendini, yâni iç dünyasını ve davranışlarını temizlemiş olmuyor; iyiliği emreden, iyiliği yayan, hayırlı işler yapın, kötülüğe karşı engelleyici, mücâdeleci bir özellikle hayata bakması hatırlatılıyor. Bakmalıdır da! Çünkü ilâhî hatırlatma emirdir.
Nefis terbiyesi için; irâdemizi, sabrımızı, akıl ve vicdânımızı seferber etmeliyiz. Kendimizi ilâhî buyruklarla, ahlâkî güzelliklerle meczederek, kasnaktaki gergin kumaşa güzel desenleri işler gibi nefsimizi işlemeliyiz.
İmam-ı Gazzâlî hazretleri nefs ile ilgili olarak şöyle der:
”Nefs rûhun bineğidir. Eğer insan nefsin dizginlerini salıverir ve onun gittiği istikâmete kendini bırakırsa, helâk olması mukadderdir… O halde nefsinin dizginlerini sımsıkı tut ve bineğinden istifâde etmeye bak…”
İnsanın nefsini dizginleyebilmesi ve terbiye edebilmesi için onu tanıması gerekiyor. Peki insan nefsi/ni nasıl tanır?
İnsan dış görünüşünden müteşekkil bir varlık değildir. İnsanın bir de iç âlemi var. Allah ile bütün ruhlar arasında Bezm-i Elest’teki “mîsak”ın sürekli yer aldığı ve insanın yüceliğini temsil eden “canlı iletişim hattı”nın da yer aldığı kalbinin derinliğinde ilâhî bir “ben” vardır. Bu “ben”in içinde “ruhanî-mânevî yazılım” vardır. İdrâki kolay olsun diye; uçaklardaki “kara kutu” gibi, ya da “çip” gibi bir parça/âlet benzetmesini yapabiliriz. İçimizdeki nefsimiz dışımızdaki “biz” gibidir. Konuyu biraz daha açalım. Her insan “kendisi” gibi kalbinin bir yerinde ikinci bir “kendisi” vardır.
Diyelim ki isminiz Ahmet; etten kemikten ve duygulardan mürekkep olan Ahmet ne ise, kalbinin içindeki Ahmet de odur. Ya da kalbinin içindeki Ahmet ne ise cismanî Ahmet de odur. İnsan bu kıyaslamayı yaparak “kendi” durumunu, bir başka ifadeyle nefsinin sevap günah seyrini teşhis edebilir. Teşhis olmadan tedâviye geçilemez.
Bu mânâda Yunus Emre’yi dinleyelim:
Beni bende demen bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeru.
Süleyman kuş dilun bilur dediler
Süleyman var Süleyman’dan içeru.
Hulâsa, insan kendisini bilmeden, nefsini tanımadan âkil ve ârif olamaz, olgun insan mertebesine eremez. Niyazi Mısrî ne güzel söylemiş:
Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz.
Peki! İnsan, Noksan yönünü nasıl tespit edebilir?
İnsan kendisine; “kendini bil, kendini tanı” diyebilmeli, kimlik tespiti yaparak “ben kimim?” sorusuna cevap aramalıdır.
İnsan insanın aynasıdır. Hz. Muhammed; “Mümin müminin aynasıdır.” diye buyurmuştur. İnsanlar birbirlerinden güzel olan davranışları örnek almalı, yanlışları da birbirlerine söylemelidir. Kendimizi tedâvi edebilmemiz ne kadar önemliyse; “el eli yıkar, iki el yüzü” töre sözü gereği; toplumsal hayat da insanın birbirine rehber olmasını, yardımlaşmasını zorunlu kılar. “Hamdım, piştim yandım.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin bu veciz ifâdesi, insanın mânevî gelişimine, nefsi ile mücâdelesine, basamak basamak olgunlaşmasına, ilâhî aşka yükselmesine işâret etmektedir.
Hz. Yûsuf’un lisânı ile insanın ilâhî yardıma muhtaç kaldığını Kur’ân-ı Kerîm’den öğreniyoruz:
”’Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hâriç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’ dedi.” (Yûsuf, 53).
Âyette de işâret buyurulduğu gibi nefisle muhâsebede zorluk derecesi haylı yüksektir. Peygamberler bile Allah’tan yardım talebinde bulunuyor. İnsanın kendi nefsi ile mücâdelesinde irâdede dirâyetin yanında, Allah’ın inâyetine ve merhametine sığınması gerekiyor.
İnsan, hayatta şu ana esâsı hiç unutmamalıdır; Allah kimseyi yapamayacağı bir sorumlulukla imtihân etmez.
Vakti zamanında adamın biri bir at satın alır. Ancak, sağlıklı diye satın aldığı at kusurlu çıkar. Atın hasta olduğu ilk akşam belli olur. Atı alan adam sabah erkenden Bursa kadısına gider. Fakat kadı makâmında yoktur. Epey bir zaman bekleyen adam, kadı gelmeyince ümidini keser ve evine geri döner. Fakat o akşam at ahırda ölür. Atı ölen adam sabah yine Bursa kadısına gider ve olayı anlatır.
“Efendim, ben bir at aldım ama at ilk gece hastalandı. Dün size bunu bildirmek için geldim, lâkin makâmınızda yoktunuz. Biraz bekledikten sonra evime döndüm ve o gece de at öldü.”
Kadı, adamı dinledikten sonra biraz düşünür ve “Siz geldiğinizde makâmımda bulunsaydım, sağlam diye satılan atı sâhibine iâde ettirir, paranızı geri alırdım. Binâenaleyh, benim yüzümden atı iâde edemediniz ve mağdur oldunuz. O halde ata ödediğiniz parayı benim vermem gerekir.” diyerek atın parasını adama öder.
Bu kıssadaki örnekten yola çıkarak şöyle bir hükme varabiliriz; Nefis terbiyesi insana emrolunduğu gibi dosdoğru olmayı, hakkı hak sahibine vermeyi öğretir. (Bkz. Hûd, 112). Hayatta sorumluluğumuz sadece yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan veya yapamadıklarımızdan da ibârettir. Kadı’nın yaptığı şey sâdece cömertlik değil, aynı zamanda vazifesi ve sorumluluğu ile yüzleşmedir.
Her insan yaşadığı toplumda zincirin halkalarından bir halka olduğunu unutmadan sorumluluğunu yerine getirmeli, üzerine vazife olan emânet ile yüzleşmelidir. Hayra sebep olmak ne kadar güzelse, yanlışa sebep olmak da vebâl taşıdığından bir o kadar üzüntü vericidir.
İnsanın nefsi ile imtihânı ruhlar âleminde başlamıştır. “Bezm-i Elest’te” Allah ruhlara; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?“ diye sorması, aslında; “Ben sizin Rabbinizim“ demektir. (Bkz. A’raf, 172).
İnsana ruh terbiyesinin şifreleri gönlüne (bir çip takılmış gibi) işlenmiş olarak hayata gözlerini açması bahşedilmiştir. İlâhî adâlet bu yönüyle her insan için geçerlidir. Nefis muhâsebesi ve terbiyesi insan irâdesinin başarabileceği bir sorumluluktur.
İnsanın hayatta insan kalabilme ve kul olabilme yolculuğu nefsinin çizdiği güzergâh istikâmetinde gerçekleşir.
İyi ile kötü ifâdeleri aynı dil organı söylediği gibi, insanın nefsi de tektir. İşte o tek olan nefis terbiye edildiğinde insanı iyiliğe; başıboş hareket ettiği zaman insanı kötülüğe götürür.
Bu konuyu ibretlik bir kıssa ile açıklamaya çalışalım.
Vakti zamanında serserilik geçmişi olan biri yaptıklarından nâdim (pişman) olup sâlih bir hayata adım atmıştı. Geçimini sağlamak için açtığı dükkânda çalışırken, işyerine gelen biri tarafından herhangi bir sorgu sual edilmeden saldırıya uğramış ve ciddi şekilde dövülmüştü. Bu eski külhanbeyi saldırgana karşılık vermek şöyle dursun, ağzını açıp sesini bile çıkarmamıştı. Saldırgan geldiği gibi hızlıca dükkandan çıkıp kaybolmuştu. Aradan birkaç saat geçince aynı adam tekrar dükkâna gelir. Ancak bu sefer öfkesinden eser yoktur. Son derece mülâyim bir şekilde birkaç saat önce dövdüğü adamdan özür diler, başkasıyla karıştırdığını söyleyerek affına istirham eder. Dükkân sâhibi; “Hayır, bu işte bir yanlışlık yok. Ben bu dayağı hak etmiştim, çünkü vaktiyle ben de senin yaptığın gibi bir çok günahsız insanı sudan bahanelerle dövmüştüm. Senin bana yaptığını uzun zamandır bekliyordum aslında.” diye cevap vermiş.
Terbiye edilmeyen nefsin insanın başına neler açacağını ârif gönüllü milletimiz en güzel şekilde dile getirmiştir. Töre sözü rehberdir, pusula gibidir. Pusulayı mıknatıstan, nefsi de hırs, ihtiras ve cümle şerden uzak tuttuktan sonra insan hakikate ulaşır.
Bilmek lazım! Hak yerde kalmaz. Ah alan onmaz.
Bilmek lazım! Alma mazlumun âhını çıkar âheste âheste.
Bilmek lazım! Eden bulur.
Bilmek lazım! Su testisi su yolunda kırılır.
Bilmek lazım! Şeytanın dostluğu dârağacına kadardır.
İnsan nefis hakkında bilgi sahibi oldukça ne kendisine ne de başkasına müebbet mahkûm muâmelesi yapmamalıdır. Anlık hatâlar uzun hayat yolculuğunun çok kısa bir sahnesidir. O bir ânı, bir ömrün görüntüsü olarak değerlendirmemeliyiz. Çünkü köprünün altından daha çok sular akacak, nice pişmanlıklar yaşanacak, nice özürler kalpten kalbe yol bulacak ve nice eller semâya doğru açılacak.
Nefis elinden, hırs elinden kendimizi kurtarabilirsek gerçek benliğimizi ve gerçek hürriyeti kazanmış oluruz. Hapishâneden tahliye olan bir insan kendini özgür hissedebilir, ancak gerçek mahkûmiyet nefsine tutsak olma durumudur. Asıl mesele nefsin esâretinden âzâde olabilmektir.
İnsan tercihlerinin eseridir. Kişilik tahlilini öğrenmek istiyorsak önceliklerimizi bilmemiz gerekir. Önceliklerimiz neyse biz oyuz. Aynanın karşısına geçip elimizdeki keçeli kalemle önceliklerimizi yazalım; aynada gördüğümüz resim önceliklerimizin görüntüsüdür.
Ey insan karar ver! Hayrın eseri mi olacaksın, şerrin esiri mi? Hayrın yoluna da, şerrin yoluna da sahip olduğun nefsinle gidilir.
İbret al, karar senin! Kâr senin, zarar senin!
Nefis muhâsebesi akıl, nakil, ahlâk, vicdan, irâde ve sabır desteğiyle yapılırsa başarı elde edilir. Bütün bunlar insanın özünde var olan değerlerimizdir. Yani çâresiz değiliz, çâre içimizde.
Niyâzi Mısrî dermânın adresini şöyle veriyor:
Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş
Burhân sorardım aslıma, aslım bana burhân imiş
Sağ u solu gözler idim, dost yüzünü görsem deyû
Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş.
İstemez misiniz? Ölüm ânında veya mahşer yerinde size şöyle hitâb edilmesini istemez misiniz?
”Ey kâmil bir iman ve sâlih amellerle huzûra ermiş nefis. Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön. Dürüst ve samimi kullarım arasına katıl. Cennetime gir.“ (Fecr, 27-30)
Ya da cennette melekler tarafından şöyle bir hitâb ile muhâtab olmayı kim arzulamaz ki:
“Sabrettiğinizden dolayı size selâm olsun! Bakın, dünya hayatının mutlu sonu ne kadar güzelmiş.“ (Ra’d, 24).
İşte! Nefsini terbiye etmenin, güzel insan olmanın mükâfatı, sonsuz bir ecir olarak insana sunulur.
İnsan kalbini iyi tanımalı, onunla dost ve arkadaş olmalı, sohbet etmelidir. Mânevî ikazlar kalpten insanın idrâkine ulaşır. Kalbimizin ayarlarını, alıcısını bozmamamız gerekiyor.
Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:
“Helâl olan şeyler belli, harâm olan şeyler bellidir… Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.“ (Numan b. Beşir’den (r.a.) rivâyet edilmiştir. Sahih-i Müslim, 1599).
Nefsimizin mekânı kalptir. İnsanın şifresi kalbimizin içindeki “ben”dedir.
Nefis Mücâdelesinde Mânevî Terbiye ve Tekâmül
Bu mücâdelede yapılması gereken öncelik, kulu Rabbinden uzaklaştıran, kötülükleri işlettiren, insanı tahakkûm altına alan nefistir. Buna “nefs-i emmâre” denir. Bu eşik aşılırsa tekâmül seviyesine doğru ilk adım atılmış olur.
1. Nefs-i Emmâre (Her tür kötülüğe açık nefs).
2. Nefs-i Levvâme.
3. Nefs-i Mülhime.
4. Nefs-i Mutmainne.
5. Nefs-i Râdıye.
6. Nefs-i Mardıyye.
7. Nefs-i Kâmile.
Ey insan karar ver!
Hayrın eseri mi olacaksın, şerrin esiri mi? İnsanlar, milletler ve memleketler ahlâksızlık yüzünden çökerler. Ahlâk huy güzelliği demektir, karakter güzelliği demektir, edep ve hayâ demektir. Ahlâk hak ve adâlet, doğruluk ve sadâkat demektir.
Epstein Adası’nı ve orada olanları, zulmün sınır tanımayan iğrençliklerini, Filistin ve Gazze’deki soykırımı, Suriye’de yapılan insanlık dışı katliamları, savaşların kadın çocuk, yaşlı genç dinlemeden gücü yetenin mazlumları nasıl öldürdüğünü, ülkeleri nasıl harâb ettiğini yeniden hatırlayalım.
Nefis terbiyesi ve ahlâkın önemini hayatımızın ilk sırasına almazsak neler olabileceğini bir kere daha düşünelim.
İbret al, karar senin. Kâr senin, zarar senin.
Mustafa Arslanoğlu



