
Dağlar Yürütüldüğünde
-Nasreddîn Hoca Şerhi – 17-
*
Hüsn ü Aşk’ın “Der-Menkabet-i Mi‘râc-ı Şerîf-i Nebevî ve Mu‘cize-yi Bâhire-yi Mustafavî” başlıklı Mi‘râciyye kısmındaki şu mısrâların, Şeyh Gâlib’in hayâl ülkesindeki dakîk ve latîf Mi‘râc tasavvurunu sese söze büründürdüğünü söylemek mümkündür:
Gönderdi Hudâ edüb meşiyyet
Cibrîl-i emîni peyk-i da‘vet
Her geh ki inerdi âsmândan
San ‘Arşa çıkardı hâkdândan
Tebşîr kılub Sürûş-ı A‘zam
Dedi ki: “Eyâ Resûl-i Ekrem
Adın kodılar Burâk-ı yektâ
Geldi ayağına ‘Arş-ı A‘lâ
Eyle güzer ‘Arş u âsmânı
Mahzûn buyurma Lâmekânı”…
Bu beyitlere göre… Allâh, Habîbullâh -aleyhissalâtu vesselâm- Efendimiz’i dilemiş, Cebrâ’îl’i ona dâvetçi olarak göndermiş… Cebrâ’îl ise zâten ne zamân Efendimiz için gökyüzünden yeryüzüne inse sanki Arz’dan Arş’a yükseliyormuş gibi hissedermiş -zîrâ, Arş, hakîkatı îtibârıyla felek-i Muhammedî, yânî Efendimiz’e hâs felektir-… Meleklerin en büyüğü olan Cebrâ’îl, Efendimiz’e hitâben “Ey Resûl-i Ekrem! Arş-ı A‘lâ -en büyük Arş-, bizâtihî Burâk adıyla ayağına geldi; haydi, -ona binip- gökyüzüne ve Arş’a -Arş’ın ötesine, mâverâya- geç de Lâmekân’ı -yânî, mekândan münezzeh olan Allâh’ı- mahzûn edip hüzünlendirme.” dedi…
Gâlib Dede’nin bu sûfiyâne yorumları, töreli edebî metinler dünyâsında zâten bir eyer şeklinde tasavvur edilegelen Arş’ı, hazret-i Resûlullâh’a Mi‘râc’da tahsîs edilmiş olan Burâk bineği ile eş tutmaktadır… Efendimiz, Arş’a çıkmaz; Arş, onu kendi ayağına getirmekten hayâ ederek bizzât onun ayağına iner… Esâsında, Efendimiz’in bulunduğu, gittiği, geldiği her yer Arş sayılır; zîrâ, o, her dâim Arş’ın sâhibi Allâh ile berâberdir…
Arş, töreli masallar, meseller ve misâller âleminde “Kâf Dağı”dır… O Kâf Dağı ki, sekiz dağın -yânî, seb‘a semâvât ile Kürsî’nin- ötesinde… O Kâf Dağı ki, ötesini kimse bilmez; beşeriyyet için bir mechûller âlemidir mâverâ… O Kâf Dağı ki, şâirlerin hayâl denizlerine ufuk olur:
Yahyâ Kemâl, Mehlikâ Sultân şiirinde
Mehlikâ Sultân’a âşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıkdı
Mehlikâ Sultân’a âşık yedi genç
Kara sevdâlı birer âşıkdı
Bir hayâlet gibi dünyâ güzeli
Girdiğinden beri rü’yâlarına
Hepsi meshûr o muammâ güzeli
Gitdiler görmeye Kâf dağlarına
mısrâlarını muhtevî şiirinde, Kâf Dağı’nı âdetâ bir şiir kızılelması saydığı Mehlikâ Sultân’ın mekânı olarak tahayyül ederken, Necip Fâzıl da Çile adlı şiirindeki
Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı
Bir zerreciğim ki Arş’a gebeyim
Dev sancılarımın budur kaynağı
dörtlüğünde, Kâf Dağı’nı -Arş’ı-, şâiri mazmûn güzelleriyle yükleyen şâirâne ilhâmların menşe’i ve menba‘ı olarak tasavvur eder…
Kâf Dağı, Garib Neşet Ertaş’ın şiirinde ise “Gönül Dağı”dır… Çünkü, Töreli şiire göre, mü’min gönül “Arşurrahmân” ya da “Beytullâh”tır; yânî Rahmân’ın Arş’ı, Allâh’ın beyti, evidir… Gönül, arınarak yükseldikçe Arş’a ulaşır:
Gönül dağı yağmur boran olunca
Akar cân özümde sel gizli gizli
Bir tenhâda cân cânânı bulunca
Sînemi yaralar dil gizli gizli
Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızâsız bahçenin gülü derilmez
Kalbden kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle yol gizli gizli…
Hâsılı, Arş’ın sâhibi dosttan gel olmayıp dâvet gelmedikçe, yânî Allâh dilemedikçe, Gönül Dağı’na varıl(a)maz ve Habîbullâh Arş’ın tenhâsı mâverâda beşeriyyetin gözlerinden gizlice Allâh ile buluşamaz…
**
Gâlib, muhayyilesinde Kâf Dağı’nı Peygamber Efendimiz’in ayağına getirmiş, bunu okuduk… Pekâlâ, herhangi bir dağın yürüyüp de herhangi birisinin ayağına gelmesi mümkün müdür..? Bunun üzerinde düşünmek îcâb eder…
Geliniz, bunu Nasreddîn Hoca’nın kılavuzluğunda düşünelim… Onun meşhûr latîfesini, şerh eşliğinde okumaya çalışalım:
***
Hoca, halkın nazarında ermiş bir kimsedir…
Bir gün hemşehrîleri ondan kerâmet isteyerek:
“Hocam, senin ermiş bir kimse olduğunu söylüyorlar; istediğin her şey senin ayağına geliyormuş… Şu dağı yanına çağırarak bunu bize de gösterir misin..?” derler…
Hoca, hîç îtirâz etmeden ve de istîfini bozmadan karşıdaki dağa seslenir:
– Ey dağ, yanıma gel..!
Dağdan buna bir karşılık gelmez… Hoca iki defâ daha seslenir:
– Ey dağ, haydi, yanıma gel..!
– Ey dağ, durma, yanıma gel..!
Dağın gelmediğini gören Hoca, halkın alaylı bakışları karşısında hîç bozuntuya vermeden şöyle söyler:
– Görüyorsunuz, dostlar, bizde kerâmet yoksa da gurûr kibir de yoktur; dağ bize gelmezse biz dağa gideriz… Dağ benden büyük olsa ne; asıl büyüklük, gelmeyene gitmektir…
****
Bu dakîk latîfe, hikemî mizâh ve töreli şerh dâiresinde nasıl yorumlanabilir; tecrübe edip görmekte yarar vardır:
𝟎 “Hoca”dan murâd, seyr ü sülûk hâlinde Arş’a ve kalbe tâlib olan olan âşık-ı sâdık, ârif-i billâh, insân-ı kâmildir… “Dağ”dan murâd, Kâf Dağı’dır, Gönül Dağı’dır… Bu durumda, gerçek kerâmet ise bir gönüle girmek, Gönül Dağı’nda yaylamaktır…
Hoca, çağırdığı dağın gelmeyeceğini bildiği hâlde, kendi gönlünü kırmak pahasına halkın gönlünü hoş tutmuştur… Zîrâ, gönül hoş değilse söylenen her söz boştur…
𝟏 Kâf Dağı’na, yânî Gönül Dağı’na şeytânî kibir ve nefsânî gurûr ile varılamaz; dostların kalblerine, gönüllerine tevâzu ve letâfetle, hilm ve selâmetle girilir… Öte yandan, kerâmet, gurûr ve kibir sebebi değil, sâdece huzûr ve şükür vesîlesi sayılmalıdır…
Gurûr ve kibir, kalb ve gönül aynasının pası ve kiridir; bu yüzden de kerâmetin kulda tecellî ve tezâhürüne mâni olur… Hoca, çağırdığı dağın gelmemesi üzerine halktan utanmamış, gurûr ve kibrini ayaklar altına alarak dağın ayağına gitmeyi gerçek bir kerâmet vesîlesi saymıştır…
𝟐 Bu latîfe, “Ve lâ-temşi fi’l-arzi merahâ inneke len-tahrika’l-arza ve len-tebluğa’l-cibâle tûlâ. (Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü, sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.)” (İsrâ / 37) âyetiyle kâmilen tekâbül ve tetâbuk hâlindedir… Hoca, bu âyetteki hakîkata uyarak gurûr ve kibirden sıyrılıp arınmak gerektiğini göstermektedir…
Kendisine hikmet bahşedilmiş Lokmân -aleyhisselâm- da oğluna “Ve lâ-temşi fi’l-arzi merahâ… (Yeryüzünde böbürlenerek yürüme…)” (Lukmân / 18) diyerek tavsiyede bulunmuştu… Bu latîfede, hikmet sâhibi Hoca da bir bakıma Lokmân’ı temsîl etmekte, halka aynı şekilde nasîhatta bulunmaktadır…
𝟑 Dağların yürümesi, kıyâmet hengâmesinde manzarayı teşkîl eden unsurlardan biridir… Tekvîr Sûresi’nde “Ve ize’l-cibâlu suyyiret… (Dağlar yürütüldüğünde…)” (3) âyetinin de içinde yer aldığı âyetler dizisi, “‘Alimet nefsun mâ ahzarat. (Herkes ne hâzırlamış olduğunu görüp bilecektir.)” (14) âyetiyle bir hükme bağlanmaktadır…
Her şeyin bir vakti vardır, dağların yürümesinin de… Henüz vakti dolmamış bir şeyi ısrârla istemek, câhillik ve hamlık alâmetidir; zîrâ bu, istenen şeyin gerçekleşmesinin neye mâl olabileceğini düşünemiyor olmaktan kaynaklanır… Bir ârif-i kâmil olan Hoca, halkın bu isteğinin gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını zâten bilmektedir; lâkin, bu latîfe ile de şunu telkîn etmektedir:
Kıyâmet sana gelmeden sen kıyâmete hâzırlanmalısın… Kendini “Mûtû kable en temûtû. (Ölmeden önce ölünüz.)” nebevî öğüdüne muhâtab kılmalısın…
𝟒 Bir Hadîs-i Şerîf var ki meâlen şöyledir: “Fazîletlerin en üstünü, sana gelmeyene gitmen, sana vermeyene vermen, kötülük edene iyilik etmendir.”…
Hoca da, Efendimiz’in bu mühim tavsiye ve emrine râm olmak için, kendisine gel(e)meyen dağa gitmeyi bile gönül ve boyun borcu bilmiştir… İnsânoğlunun donanarak taşıdığı her fazîleti, aynı zamânda bir kerâmet saymalıdır; nitekim, kerâmet bir anlamıyla da “ululuk, büyüklük” demektir…
𝟓 Mi‘râc, Resûlullâh’a -aleyhissalâtu vesselâm- tâbi mü’minler için rûhen, fikren, ahlâken, amelen bir kemâle eriş ve bir yükseliş yolculuğudur… Dağ, bu tekâmül ve irtifâ‘ın timsâlidir… Ayrıca, dağlar, İlâhî tecellîlerin birer mazharıdır da; türlü tecelliyât-ı İlâhiyyeye mazhar olmak isteyen sâlikler, dağlara yönelirler, dağları mesken tutarlar… Kezâ, dağlar, vahyin ve ilhâmın mûtenâ mahalleri arasında sayılır; kimi peygamberler vahiy, kimi velîler ile şâirler ise feyz ve ilhâm beklemek için dağların -ve mağâraların- haşmet ve heybetine sığınırlar…
Hoca, hem türlü tecellîlere şehâdet edebilmek ve hem de zengîn ilhâmları tahsîl edebilmek için dağa yönelmiştir; zîrâ, bu şehâdet ve tahsîl tecrübeleri, Allâh’ın Hoca’ya birer keremi ve kerâmetidir… Yânî, mutlak kerâmet sâhibi, yalnızca Kerîm Allâh’tır; kulların kerâmet iddiâsında bulunmaları ise, ancak gaflet ve dalâlet eseri birer vehimden ibârettir…
𝟔 Dağlar, yüksek seyrân yerleri ve açık temâşâ alanlarıdır… Hoca, kendisini kerâmetle sınamak isteyen halkın isteğini geri çevirmemiş, ama onların hakîkî hâlini ve gerçek vaziyetini daha da âşikâr görebilmek için dağa gitmeyi -belki çıkmayı- tercîh etmiştir…
𝟕 Dağa seslenilince dağdan da bir nidâ, bir aks-i sadâ gelir; karşıdan gelen bu mukâbil sesi bir dâvet sayarak dağa yönelip yürümek de özünde bir kerâmet alâmetidir… Hoca’nın asıl kerâmeti de tâ derûnunda duyduğu bu sesli dâvete icâbet etmesidir…
𝟖 Dağı çağırış, bir bakıma insânın kendini bizzât kendisine çağırışı, dâvetidir… Dağa yürüyüş de insânın kendi aslına ve özüne yürüyüşüdür… Hoca, dağı çağırmakla esâsında oradaki halkı kendi özlerine çağırmakta, âdetâ onlara “Kendinize geliniz… Aklınızı başınıza devşiriniz…” demektedir…
Âlem-i kübrâ olan kâinâtın ufku Kâf Dağı, yânî Arş’tır; onun, âlem-i suğrâ olan insânda da bir ufkî karşılığı vardır: Gönül Dağı, yânî kalb… Ezcümle, kalbler kâinâtın en derin dağlarıdır; kalblere yapılan yürüyüşler de, esâsında en büyük seferlerdir…
*****
Dağlar…
Arafat Dağı… Nûr Dağı… Tûr Dağı…
Tanrı Dağları… Himalaya Dağları… Alp Dağları…
Ağrı Dağı… Erciyes Dağı… Bolu Dağı…
Birbirinden yüce dağlar…
Sâbit, dimdik ve karârlı dağlar… Kâinâtı bekler dururlar…
Dağlar…
İçlerindeki âteşle, başlarındaki dumanla… Yürüyecekleri vakti bekleyen dağlar…
Dağlar…
“Yâ cibâlu evvibî ma‘ahû ve’t-tayr… (Ey dağlar..! Onunla -Dâvûd’la- birlikte tesbîh edin… Ve kuşlar -siz de-…)” (Sebe’ / 10) emrine muhâtab olan, kendi dilince zikr ü tesbîh ile kıyâmda kıyâmeti gözleyen dağlar…
Bir emir beklerler… Hepsi bu kadar…
******
Halk da, Hoca da, dağ da, kerâmet de Allâh’ındır; bunlardan herhangi birisine sâhip çıkmaya yâhut ortak olmaya kalkmak, haddi aşmak, şirke düşmek sayılır…
Dağlar, emri sâdece Allâh’tan alırlar… Nasreddîn Hoca, bu hakîkatın şuûr ve idrâkini bihakkın taşıyarak bu latîfe ile beyân etmiştir…
Söze Gâlib’le başladık, Yûnus’la da bitirelim sözü:
Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni
Gökyüzünde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni…
Selâmet ve letâfetle…
Abdülkadir Dağlar



