EdebiyâtProf. Dr. Abdülkadir DağlarTöreli Yazılar

Yaşlıdan Sorulan Gençlik

Abdülkadir Dağlar

Yaşlıdan Sorulan Gençlik

-Nasreddîn Hoca Şerhi – 19-

*

Âlem bir mekteb ve her bir ömür ise nefes mürekkebiyle yazılıp doldurulan bir kitâb gibidir… Her müretteb kitâb gibi, ömrün de bâbları, fasılları vardır: çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık gibi… Zıyâ Paşa, meşhûr Terkîb-i Bend’inin 2. bendinde,

Bin ders-i ma‘ârif okunur her varakında
Yâ Râb ne güzel mekteb olur mekteb-i ‘âlem

derken, hayat mektebinin her safhasının kendine münhasır ayrı bir güzelliği olduğuna ve ömür kitâbının her bir sayfasında da nice mârifet güzellerinin sırlı olduğuna îmâda bulunmaktadır… Her biri mutlak san‘atkârın eseri olan bu mârifet güzellerini hayret hâlinde temâşâ etmek ve bunların kendine mahsus hikmetlerini çok fazla sorgulamamak gerektiği de, şiirin 4. bendindeki

Kıl san‘at-ı ustâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eger ‘ârif isen çûn u çirâdan

beytinde, irfan sâhiplerine öğütlenmektedir… Niçin ve nasıl sorularına cevap arama peşinde nefes tüketmek ilim ve felsefe tâlibleri için ehemmiyetli olsa da, irfan ve maârif ehlinin yapması gereken şey kâinâtın her dem yenilenen nakışlarını hayret ve hayranlıkla izlemek olmalıdır… Nitekim, “Kulle yevmin huve fî-şe’n. (O, her ân yaratma hâlindedir / her gün yeni bir eser sunmaktadır.)” (Rahmân / 29) âyeti, kâinâtın her ânının yeni bir eser olduğuna işâret etmektedir… Öte yandan, Kur’ân’da iki âyette geçen “halkin cedîd (yeni bir halk)” (Fâtır / 16, Kâf / 15) tâbîri etrâfında şekillenen teceddüd-i emsâl (misâllerin yenilenmesi) telakkîsi de, esâsında bu her dem yeniden yaratılışı ve her bozuluştan sonra her ân tâzelenen oluşu ifâde etmektedir ki, Yûnus’un “Her dem yeni dirlikde…” dediği de bu hakîkata mebnîdir…

**

Kevn ü fesâd yânî oluş ve bozuluş âleminde, varlık ve hayat karşısında yapılan temâşâdan bir tecrübe hâsıl olur… Tecrübenin, insânın duyup düşünme hayâtındaki önemli yerini güzelce hulâsa eden “Men lem-yezuk lem-ya‘rif… (Tatmayan bilmez…)” töresözü ise, bir tarafıyla “Kullu nefsin zâ’ikatu’l-mevt… (Her nefs / her cân ölümü tadacaktır…)” (Âl-i İmrân / 185; Enbiyâ / 35; Ankebût / 57) âyetine bağlanarak, aslında en büyük tecrübenin, hayattan memâta, fenâdan bekâya geçişte kazanılabileceğini göstermektedir…

Elhakk, neyin kimden sorulacağını bilmek ise başlı başına apayrı bir tecrübedir… Gençlere yaşlılık hâlinden sormak abestir; zîrâ onlar henüz yaşlılığı yaşamamışlar, yaşlanmamışlardır… Kezâ, yaşlılardan da ölüm hâlini ve ötesini sormak nâfiledir; zîrâ henüz ölmemişler, bekâ âlemini görmemişlerdir…

Rivâyet edilen latîfelerinden de bilinmektedir ki, ilmiyle ve irfânıyla halkın bilge ögesi sayılan Nasreddîn Hoca’ya pek çok mevzûda sorular yöneltilmiştir… Hoca’nın bu sorulara bilgisi ve tecrübesiyle makâma münâsip olarak vermiş olduğu cevaplar, çoğu zaman muhâtaplarında hayranlık uyandırmıştır… Bu latîfelerden biri de şöyledir:

***

Hoca yaşlanmıştır… Günün birinde sohbet arasında eşi dostu sorar:
– Hocam, gençliğini arıyor musun..?
Hoca der ki:
– Ne diye arayayım, bir farkını göremedim ki..!
Dostları,
– Nasıl yânî, Hocam, -sıhhatin, kuvvetin- hiç mi bir şey değişmedi..?
deyince, Hoca da evinin önünde duran büyükçe taşı göstererek şöyle söyler:
– Yâhû dostlar..! Şu taşı görüyor musunuz..? Ben şu hâlimle onu kaldıramıyorum ya; gençliğimde de kaldıramazdım zâten…
Hep birlikte hayretle gülüşürler…

****

Bu latîfedeki ibret resmine hangi nazarla bakmalı, bu temâşâdan hâsıl olan tecrübeyi nasıl yorumlamalıdır..? Töreli şerh bu hususta yol gösterecek, yardımcı olacaktır:

𝟎 Sözün başında tesbît edilmelidir ki, bu latîfede Hoca’nın muhâtabı olan dostları, böyle bir soru yönelttiklerine göre ondan daha genç yaştadırlar…

Gençlik, insâna bir hazîne olarak verilmiştir; zîrâ, Farsça aslıyla genc kelimesi “hazîne” demektir… Çocukluk ve gençlik devrelerini, insâna bahşedilmiş bâkir bir hazîne sayan telakkî, sonraki devreleri de “hazîneden harcamak” şeklinde tasavvur etmektedir… Buna göre, yaşlılık ise, hazînenin artık bitip tükenmiş olduğu anlamına gelmektedir…

Durum böyle olsa da, bedenî bakımdan harcanmış görünen hazînenin rûhî bakımdan daha da dolduğu söylenebilir… Bununla birlikte, yaşlandıkça akıl da iyice tekâmül etmektedir; yaşlıların tecrübesine mürâcaat edilerek yaşlılardan sorulması da bundandır… Hoca da yaşamışlığıyla ve yaşlanmışlığıyla, rûhî ve aklî yönleriyle halkın nazarında bir hazînedir…

𝟏 Evet, gençlikle yaşlılık arasında bir fark yoktur; ömür hazînesindeki bedenî sıhhat ve maddî kuvvet mücevherâtı azalsa da, bunlardan boşalan yeri insânın rûh ve akıldan müteşekkil mânevî cevherleri doldurmaktadır… Dolayısıyla, insâna verilen hazîne, yaşlılıkta da aynı doluluğunu muhâfaza etmiş sayılmaktadır…

Hoca’nın, iki devresi arasında bir fark görememesinin altında yatan gerçek sebep de bu olsa gerektir; yânî, hazînedeki bedenî kuvvetler açığını, ilim ve irfan tecrübesiyle donanmış rûhî ve aklî kuvvetler kapatmaktadır…

𝟐 “Taş”tan murâd, insânın zâhirî ve bedenî kuvvetidir; çünkü, kadim Türkçe’de taş, “dış” demektir…

Fânîlik husûsiyeti muktezâsınca, doğuşundan îtibâren sürekli olarak fenâ bulmakta olan insânın, bir beşer olarak bedenî gücüyle kaldırabileceği en ağır yük nedir, ne kadar olabilir..? Koca bir taş..! Yaşlıyken kaldırılamayan koca bir taş, acabâ gençlikte kaldırılabiliyor muydu ki..? Tabîî ki, hayır…

Demek ki, gençlik devresinde de bedenin tahammül kuvveti sınırlıdır ve bu sınır yaşlılık kuvvetinden çok daha geniş bir dâireyi kuşatamaz; biraz yukarıdan bakıldığında ise, aradaki farkın yok denecek kadar küçük ve az olduğu görülebilir… Buna mukâbil, yaşlandıkça rûhî ve aklî kuvvetlerin tahammül gücünün daha da arttığını, gençlik devresine nisbetle aradaki farkın da bâriz bir şekilde görülebileceğini söylemek mümkündür…

𝟑 İnsân için maddî ve mânevî anlamda öyle yükler vardır ki ne gençlikte ve ne de yaşlılıkta tahammül edilebilir, kaldırılabilir… İşte, o tür yüklerden Allâh’a sığınmak gerekir: “Rabbenâ ve lâ-tuhammilnâ mâ lâ-tâkate lenâ bih..! (Ey Rabbimiz, bize kuvvet ve tâkatımızın kaldıramayacağı yükler yükleme..!)” (Bakara / 286)…

İnsan, ne kadar genç ve gençliğinde de ne kadar güçlü olursa olsun, “Ve lâ-temşi fi’l-arzi merahâ inneke len-tahrika’l-arza ve len-tebluğa’l-cibâle tûlâ. (Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü, sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.)” (İsrâ / 37) âyetiyle de tasdik ve te’yîd edildiği üzere, yeri yaramaz, dağlarla boy ölçüşemez ve taşlarla da ağırlık, sertlik ve dayanıklılık yarışına giremez…

Hoca’nın bu latif hikmet dersi, bilhassa onun genç muhâtapları ile kendisinden daha genç olan dostları içindir: Yaşlılar karşısında fazla kibirlenmemeli, -ömür el verirse- bir gün onlar gibi yaşlanılacağı unutulmamalıdır…

𝟒 Hayret, kâinâtın her nakşını hayran hayran temâşâ etme, zamânın akışı içerisinde ömrün tükenişine hayranlıkla rızâ gösterme makâmıdır… İnsan, ömrünün her devrini ona özgü şartlarıyla karşılamalı, pîr-i fânîlik devrine de gelmiş olsa, kazanmış olduğu kemâlâtla, mânevî tecrübelerle ve nûrânî güzelliklerle bahtiyâr olmayı bilmelidir…

Hoca, bu ibret latîfesiyle, muhâtabı olan dostlarını da hayret makâmının mânevî güzelliklerini temâşâ etmeye, ömrün her devresine aynı nisbette rızâ göstermeye dâvet etmektedir… Varlıkla var oluşu en derinden duyan kâmil insân için, çocukluk çağıyla olgunluk dönemi, gençlik devresiyle yaşlılık hengâmı arasında fark yoktur…

𝟓 İnsan, yaşlılık devresinde de rûhunu genç tutabilmelidir; gençlerle ve hattâ çocuklarla oturup sohbet edebilmeli, onları hikmet ve mârifetin tecrübî hakîkatıyla beslemelidir… Bu, töre aktarımının en sıhhatli yolu ve mecrâsıdır… Hoca, bu bakımdan da mütekâmil sîretli bir insan sûretinde görünmektedir… Onu gâh gençlerle sohbet ederken ve gâh çocuklarla latîfeleşirken görebilmek mümkündür; bu, gençlerin ve çocukların da onu sevdiklerinin, ona rağbet ettiklerinin bir işâreti sayılmalıdır…

Bu minvalde, gençlerin ve çocukların da yaşlıların hürmet ve merhametine sığınmaları, yaşlıların kemâlâtından ve hakka’l-yakîn tecrübelerinden istifâde etmeye çalışmaları gerekmektedir; bu, ömür töresinin iktizâ ettirdiği bir tavır ve davranış sayılır…

*****

Hoca’yı yine Hoca’yla şerh etmek îcâb ederse, onun şu latîfesini hâtırlamak güzel olur ve muktezâ-yı hâle de mutâbık gelir:

Hoca, yaşlılık devresindedir; bir gün hırçın, hoyrat bir ata binmeye çalışmaktadır; ama, ne yapsa da, ne kadar denese de binmeyi başaramaz… Şöyle seslice,
– Âh gençlik, vâh gençliğim..!
diye de söylenir… Sonra bakar ki, etrafta bu durumu gören kimse yok; bıyık altından gülüverir ve kendi kendisine,
– Atma, Hoca, ben senin gençliğini de bilirim..!
deyip geçer…

Kişinin önce kendi hakîkatının farkında olması ya da bir başka söyleyişle kendilik şuûru beşerî mânâda en büyük irfan sayılır… Nitekim, bir töresözle buyurulmuştur ki: “Men ‘arefe nefsehû fekad ‘arefe Rabbehû… (Kendisini tanıyıp bilen, Rabbini tanıyıp bilir…)”…

Hoca da -bir beşer olarak- kendisine dâir öz irfânına delâlet eden bu îtirâfıyla, esâsında mutlak kuvvet ve kudretin cenâb-ı Hakk’a âit olduğuna îmâda bulunmuş olmaktadır… İnsaflı ve hakkâniyetli bir nazarla bakılacak olursa; insânın çocukluk ile gençlik, gençlik ile olgunluk ve yaşlılık devirleri arasında dağlar kadar büyük bir farkın olmadığı görülecektir…

******

Hâsıl-ı kelâm…

Hulâsa-yı merâm…

Yaşlılık, el-Latîf isminin sâhibi olan Allâh’a yaklaşma, yakınlaşma devresidir; yaşlanan insan, latîfleşir… Yaşlılık, letâfet devresidir; insan, yaşlandıkça letâfet kazanır… Letâfet, latîf sözler söyletir, latîfeli yorumlar yaptırır… Ezcümle, yaşlılık, insânın eşiyle, çocuklarıyla, torunlarıyla, dostlarıyla, komşularıyla mülâtafa yapma, yânî latîfeleşme devresidir; yânî, insan bu devrede efrâdını hoş görmeli ve etrâfının gönlünü hoş tutmalıdır…

Son söz olarak da hâtırda tutulmalıdır ki:

Çocuklara merhamet, yaşlılara hürmetle neşv ü nemâ bulur, gelişir; yaşlısına merhameti olmayan kimse ise, çocuklarından hürmet göremez…

Vesselâm…

Abdülkadir Dağlar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu