Töreli Yazılar

Öbür Mahalleden Kadirşinas Yazılar

-Orhan ALİMOĞLU-

Öbür Mahalleden Kadirşinas Yazılar

Orhan ALİMOĞLU

Ülkemiz bir asırdan ziyade birbirine muhabbeti azalan iki mahalle halinde. Bu zaman zaman sol sağ, lâik-dindar, seküler-dinci, ilerici-gerici, çağdaş-çağdışı/ilkel/yobaz, batıcı-yerli, tutucu- devrimci gibi adlarla anılıyor. Mefhumlar ve maksatlar mercek altına alınıp incelendiğinde işin temelinde “kitap-sünnet” yani dini İslam bulunduğu aşikâr oluyor. İslam dini insanın hem dünya hem ahiret hayatını cennet tarzında tanzimi hedefliyor. Burada da emirler ve yasaklar var. Günümüz yazarlarından Bülent Tokgöz’ün yakın tarihi anlatan “Bir Aşk Bir Ülke Bir Gece” romanında, Afyonlu meczuplara atfen söylediği bir anekdot var: Afyonun meczupları, şehir içinde yanlarından geçen gençlerin kulağına “Yalana, harama, namaza dikkat evlât” derlermiş. Bu ifade özellikle gençler ve fakirler için dinimizin özeti.

Ama insan tabiatında mükellefiyetlerden kaçma, yasaklara, haramlara meyil var. Bu iki mahalleye ayrılmada temel husus budur kanaatindeyiz. Ama bunlar da dereceli. Ve her an değişim ve geçişler de mümkün oluyor.

Yunus Emre “Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim sevilelim/Dünya kimseye kalmaz” diye ârifane, âşıkâne bir davette bulunuyor.

Biraz da tembellik sebebiyle tanışmalar gecikiyor. Bu hususta bizim sağ kesim daha yavaş, okuma alışkanlığı da az olduğundan geç tanışılıyor. Hâlbuki nerde bir hakikat kelâmı, nerde bir güzel söz varsa haberdar olup sahiplenmeliyiz. Hikmet müminin yitiğidir.

Biz fakülte talebeliğimizden beri 360 derecenin hiç olmazsa 300 derecesinden haberdar olmaya çalışıyoruz. 30 derecelik at gözlüğü takanlara taaccüp ediyoruz.

Takibe çalıştığımız bazı yazarların birer makalesini iktibas edeceğiz ve bunlara kısa hal tercümelerini ekleyeceğiz. Maksadımız tanışmaları çoğaltmak, vicdan, iz’an, idrak sahibi ve kadirşinas insanları tanımak tanıtmak ve çoğalmalarını temenni etmektir.

***

Halit Kakınç: Ankara 1952 doğumlu. Akademisyen, gazeteci, yazar, musikişinas. Bilgi Üniversitesi kurucuları arasında yer aldı. İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde hocalık yaptı. Evli ve iki oğlan sahibi. Muhkem Çerkez. Sultangaliyev, Struma, Çerkez Aşkı, Zamanın Ruhu gibi 14 kitap yayınladı. OdaTv’deki 13.07.2015 tarihli yazısı şöyle:

Mehmet Şevket Eygi’nin Ardından…

Selâmün Aleykum Ağabey

Tuhaf bir yazı bu, biliyorum. Bir anı ve bir borcun ifası bir bakıma. 1975’li yıllar… Bâbıâli’ye yeni girmişim. Almanca ve İngilizce’den çeviri-derleme haberler yapıyorum.

Sağ-sol mühim değil. Önemli olan karınca kararınca bir gelir sağlamak. Yeni Ortam’dan Ender Erenel Financial Times, Orta Doğu’dan Ahmet Güner de Frankfurter Allgemeine takibini benim sorumluluğuma vermişler.

Bir gün Ahmet Güner aradı. “Bir süredir yurt dışında yaşayan bir tanıdık Türkiye’ye döndü. Almanca ve İngilizce kitaplar getirmiş. Yarım gün çalışıp çeviriler yapacak bir eleman arıyor” dedi. “İlgilenirsen, Abdürrahim seni götürecek.”

Abdürrahim Çokgüngör, Pink Floyd ve Bee Gees hayranı uzun saçlı bir Nurcu.

Sultanahmet’e doğru yürümeye başladık Abdürrahim’le. Sormak yolda aklıma geldi. “Abdürrahim, kime gidiyoruz biz?”  “Mehmet Şevket Eygi’ye…” dedi.

1967-1971 arası toplu sabah namazları… Bugün gazetesinde olaylı başyazılar, manşetler…  Merak ettiğim için “Dönsek iyi olacak” demedim. Gittik.

Gerçek Bir İstanbul Beyefendisi

Hayatımdaki en ilginç insanlardan birini tanıdım. Galatasaray ve Siyasal Bilgiler mezunu. Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Almancası mükemmel. Gerçek bir son İstanbul beyefendisi.

5 ay çalıştım yanında. 3 kitap tercüme ettim. Gazetelerden o günün parası ile 2 bin 500 TL alırken, o 5 bin TL verdi yarım gün için. Bürosunun anahtarını da güvenle teslim etti bu süre zarfında.

Bir yanda ate-deist karışımı bir Sultangaliyevci genç… Diğer yanda kendi doğrultusunda dindar bir Neo-Osmanlı münevveri.

Hiç politika konuşmadık o 5 ay boyunca. Bir kere şöyle dedi yalnızca:

“Ürettiğin işlerden memnunum. Tek bir ricam var senden. Ofise geldiğinde ve ayrılırken selâmün aleyküm diyebilir misin sakıncası yoksa?”

“Selâmün Aleyküm Şevket Eygi Ağabey…”

***

Hüseyin Soner Yalçın: 1966 Çorum Doğumlu, Sağlık Meslek Lisesini bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Meslek Yüksek Okulunu bitiremeden ayrıldı. 1987’ den itibaren 2000 e doğru, Aydınlık, Hürriyet gazetelerinde yazıları yayınlandı. Birçok kitabı var. Evlenip ayrılmış ve bir oğlu var. Halen Sözcü Gazetesi’nde yazıyor. 25.05.2017 tarihli yazısından:

Akif Emre…

Tanışmıyorduk.  Tanıyordum. Okuyordum. Bilgileniyordum.

Ne yazık ki, 60 yaşında çalışma masasının üzerine yığılıp kaldı.

Çok üzüldüm…

Hele “Bizim Mahalle”de, “Yeni Şafak gazetesinden bir tetikçi eksilmiş”

sözünü duyunca kahroldum.

Demek, “mahalleler” bu derece birbirinden koptu!

Demek, insanlar bu derece kin dolu! Yazık.

Demek, “tetikçi” öyle mi?  Günah.

Oysa ani ölümünü duyduğumda, “ah keşke tanışsaydım; sohbet etseydim; ne eksiklik” dedim içimden.

Demek,  “Bizim Mahalle” pek tanımıyor. Yazmalıydım…

Evet, yazar’dı. Evet, gazeteciydi. Evet, belgeselciydi.

Bana sorarsanız hepsinin üstündeydi…

Sufi idi; nefsine hakim.

Basitliğe tamah etmedi; eşyanın kölesi olmadı.

Tamahkarları sevmedi. O hep Üsküdar’ın dolmuş müşterisi.

Hep mütevazı.  Hep sokak’ta;

Kabe’sini kaybedenlerden değil çünkü.

Ne “hırkası” Cemaat’ten, ne “lokması” parti’den.

“İslamcı” değil; samimi Müslüman…

Fikrin namusuna inançlı. Kalemi keskin. Sözünün eri marifet ehli.

Hamas’ı da eleştirdi; Müslüman Kardeşleri de, ama kırıp dökmeden.

“Huysuz” derlerdi; tıpkı bacanağı Yusuf Kaplan’a söyledikleri gibi! Oysa zordu erdemli olmak!

Çoğu zaman kırıldı, tek ses çıkarmadı; kapıları usulca kapatıp, çıktı gitti. Dimdik yürüdü. Mahallesi kalabalıklaştıkça, o yalnızlaştı. Hiç bozulmadı. İnsan kaldı.

Sebat eden, akif… Davasına aşık, emre…

Zihinsel travma…

Akif Emre, sağcı değildi… Akif Emre, muhafazakar değildi… Anti-kapitalistti.

“İslam, eğer kapitalist ilişki biçimlerinin payandası ve tüketim toplumunun bir parçası olarak popüler kültürün nesnesi haline geliyorsa, bu Müslümanlık ile kurduğumuz ilişki son derece arızalı demektir.”

Geçen hafta şunu yazdı:
“İşittiklerimizden dolayı, bildiklerimizden dolayı acı çekmeye başlıyoruz. Birebir şahit olamasak bile. Acı çekmeye icbar ediliyoruz sanki, ya anlatılanlar gerçek olduğu için, yahut gerçek yerine sahte gerçekler ikame edildiği için. Bu denli yozlaşma, çürümeye mahkûm olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey. Sadece insan teki olarak her birimiz değil, toplum da içten içe çürüyor…” (18 Mayıs 2017)
“Mahallesindeki” yalnızlığını sanırım anlıyorsunuz…

İyi bilirdik…

Evet… Akif Emre’nin evi, “Bizim Mahalle”ye sınırdı. Bir el mesafesindeydi uzaklığımız. Makalelerini Odatv’de yayınlardık kimi zaman.
Son alıntıyı 9 Şubat 2017’de yaptık.

– Kripto tiplerin kendi konumlarını garantiye almak için yaptıkları ihbarlar. Bu şekilde hem aktif mücadele eden bir yetkili devre dışı bırakılmış oluyor, hem kendi konumunu güçlendiriyor.
– Olur olmaz her ihbarı araştırmadan işlem yapan bürokratların risk almaktan kaçınan uygulamaları. ‘Suçsuzsa nasıl olsa ortaya çıkar’ mantığı ile, işlem yapılan insanların toplum nezdinde düştükleri durum ve mağduriyetlerin bakiyesi sanılandan çok fazla.
– Bir sistemde ‘devlet aklı ve devlet maslahatı’nın üstünde değerler yoksa despotizme yol açar. Önce adalet, ahlak ve toplumsal sorumluluk. Siyasilerin, bürokratların yanlışlarını frenleyecek başka ne var elimizde?
Akif Emre vicdanlı bir entelektüel idi.
Aslında “mahallemiz” aynıydı.

(Not: Birkaç satır eksiktir.)

***

Ulvi Alacakaptan: Ankara 1949 doğumlu. İİTİA Şişli Yüksek Okulunu bitirdi. Tiyatrocu. Pek çok oyun yazdı ve yönetti. Sinema fillerinde de rol aldı. Hayatta Oynamam, Ağzınıza Laik, Çaladaktilo, Zehir Zemberek, Ulvi Şeyler, Melodik Coplama adlı kitapları var.  Dik Gazete’deki 23.11.2020 tarihli yazısı şöyle:

İskenderpaşa’nın Paşası

İlk başörtüsü saldırısı kasıp kavuruyor ortalığı, ağızları laik bir kar boran sarmış. Ankara İlahiyat’ın mezunlar gecesinde slayt gösterisi yapacağım. Dijital yeniyetmeler bilmez, o zaman pozitif filmlere ‘dialar’, ‘saydam’ da denirdi; özel projeksiyon makinalarıyla ekrana yansıtılırdı.  Bende, Birlik Sahnesi’nde miksere bağlı iki son model set var, tiyatroya para harcama da benim bağımlılığım.

Metni, İbrahim Sadri yazdı; ben de resimledim. Ankara İlahiyat’ın dekanı da rahmetli Esat Coşan beyefendi. Elbet en ön, ortada oturuyor. Ben gösterinin kasedini, sahne kenarındaki görevlilere verdim. Görüntüler için balkonun en önüne yerleştim. Balkon hanımlara mahsus, “bu erkeğin burada ne işi var” gibi ihlas gibi görünen itirazlar yükselmedi değil. Aldırmadım.

İyi gidiyordu gösterim; ne zaman ki Sezai Karakoç’un “Ey ulu sarıklı hocalar…” diye başlayan dizeleri duyuldu, gerisi kesildi. Aşağıya koştum, elektrik kesilmişmiş; düpedüz yalan! İçime ukde, Esat Coşan beye de açıklama imkânım olmadı.

Yıldan uzun zaman geçti, ne vesileyle bilemiyorum İskenderpaşa Camii’ne gittim. Kabul aralığı gibi, dar uzun küçük bir odadayız, yan taraf trafiğinden anladım ki Hocaefendi yanda. Görüşmek isteğimi bildirdim. Kaşlar kalktı, suratlar asıldı, sanki Cumhurbaşkanı’na itimatnamemi sunacağım, önceden randevu almadan.  O geliyor bu gidiyor.

Nihayet biri; “Hocaefendi sizi kabul edecek” dedi. Hemen yandaki odaya geçerken bir el, kafama beyaz bir takke kondurdu. Önce bir şükür namazı mı kılacağız yoksa? Oda da neymiş; bayağı bir salon…

Esat Coşan hocaefendi, solda bir pencerenin önünde oturuyor, bağdaş kurmuş. Önünde bir rahle. Hemen arkasında da yaşlı bir bey sandalyede. Ben de bağdaş kurdum karşısına. Bir süre sonra kıpraşmaya başladım. Müslümanlığımız yeni; henüz bağdaşa alışmamış beden.

Hocaefendi; “İsterseniz size sandalye getirteyim” dedi.

– Yok sağolun gerekmez… Demez olaydım.

Sonunu bekleyin. Hoca derya, sanat, müzik, edebiyat kaptırdık gidiyoruz. – Hocam! Biz bazı kasetler yapıyoruz; İslam Tarihi’nden; müzik de oluyor içlerinde… “Caiz değil” diyenler çıkıyor da! “Hiç kulak asmayın, ben faaliyetlerinizi izliyorum, takdir ediyorum, Rabbim gayretinizi arttırsın” dediler. Cesaretlendim.

– Sizin cemaatinizden bazı gençler de bu sahaya girmek istiyorlar; “İmamın Öldürülüşü”nü, sesli tiyatro haline getireceklermiş, ne dersiniz.

“Olabilir tabii, ama cemaatin ismini kullanmasalar!” buyurdular.

Bir sohbet bir sohbet hiç kalkasım yok. Ankara olayını zikretmeyi bile unuttum! “Hocam sohbetinizden ayrılmak istemezdim… Ancak önceden birine sözüm var” dedim. Ve ayağa kalktım; yalan kalkamadım.  Bağdaştan ayağım uyuşmuş, kalkarken sendeledim ve Hocaefendi’nin üstüne düştüm. Gülüştük… Bir daha da nasip olmadı görüşmek.

Bu olaydan 3 yıl kadar sonra Topkapı’da Anadolu Garajı’ndan bilet alacağım.. Motorumu, motor da neymiş, “Vespa”mı park ettim… Yürürken, biri genç, diğeri yanındakinin babası yaşında iki kişi, yanımdan geçerken “Selamünaleyküm” dediler, “aleykümselam” dedim ve durdum.

– Müslüman, iki çift laf edelim değil mi?

– Biz Konya’dan geliyoruz… Çamlıca’da radyo açıyoruz da…

– AKRA-FM değil mi? Bizim İbrahimi de almışsınız.  “Evet” dediler… Laf bitti.

Yaşlı olan:

– Size rastladığımız da iyi oldu tevafuk, birgün uğrayın da sizinle de bir istişare edelim. Dedi! Patladım:

-Bana bak radyo kurulmuş… Kadron da tamam, sokakta bana rastlıyorsun. “Haydi gel senle de bir istişare edelim” ha!.. Ayıp!.. Benden değil, inancınızdan utanın! İstişare, İslami, ciddi bir kurumdur. Kahvehane sohbeti değil.

* Esat Coşan hoca; “Cemaate değil cemiyete adam yetiştirmek gerek” derdi.

Şimdi ne eğitimi ne de öğretimi olanların tiyatrocu diye ortalığı kasıp kavurup, hakkımda “Soldan dönme” diye ihbar, itibar sarsma imzaları toplamalarına, Kültür kurumlarının yönetim noktalarında da kimlerin olduğuna ne derdi bilirim…

Allah, gani gani rahmet eylesin.

Bu hakperest ve kadirşinas yazıların sahiplerine teşekkürlerle dar-ı bekâya uful eden muhterem zevata rahmet ve mağfiret niyaz ederiz. inşallah benzeri yazılar derlemek nasip olur.

(21.02.2024)

Orhan Alimoğlu

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu