
….
Hızlı adımlarla camiye doğru gidiyorlardı. Zaman ne kadar da hızla geçiyordu. Adam, geçen hafta cuma namazı için yine camiye doğru yürüdüğü anları hatırlamıştı. Sanki dün gibi. Çarçabuk geçmişti koca bir hafta.
Bu defa bir fark vardı ama. Yalnız değildi. Evden çıkarken küçük oğlunu da yanına almıştı. Bu ilk defa birlikte camiye gidişleri değildi. Buna rağmen her birlikte gidişleri adama sanki ilk defa gidiyorlarmış hissi uyandırıyordu. Elinden tuttuğu evladının ona yetişmek için attığı daha büyük ve daha hızlı adımları süzüyordu göz ucuyla. Büyüyordu gitgide. Bu durum hem adama bir iç huzuru, bir gurur hissi veriyor hem de acaba daha ne kadar birlikte vakitleri olduğunu bilmemenin burukluğunu birlikte yaşatıyordu.
Karmaşık hisler içerisinde girdi adam cami avlusuna. Sonra birden duraksadı. Çocuk ilk an bir anlam veremedi bu ani duruşa. Babasının yüzüne baktı ne olduğunu anlayabilmek için. Elini bırakan babası cüzdanından para çıkardı. Bir yirmi, bir de on liralık. Çocuğa uzattı.
– Oğlum, bu sefer namaz çıkışında sen ver sadakamızı. Ben kalabalığa girmek istemiyorum.
Çocuk paraları cebine koyarken, kafasını sallayarak “tamam babacığım” dedi hiç konuşmadan. Ardından birlikte girdiler camiye.
Namazın bitiminde biraz hızlıca davrandı adam. Ayakkabılarını giyip avludaki çay ocağına yöneldi. Sadaka kutularının arasından kayıtsızca geçip gölgelik bir masa buldu ve yerleşti. Çok geçmeden tüm masalar doluvermişti. Cami cemaati her zaman rahat yer bulurdu ama cuma günleri farklıydı. Cumaları sadece erken çıkanlar oturmaya yer bulabilirdi.
Adam hemen iki çay istedi ocaktan. Oğlu gelene kadar biraz soğumuş olurdu hem. Çocuk henüz yeni yeni paşa çayından normale geçiş aşamasındaydı yaşı gereği. Hâlâ çayı biraz soğuk seviyordu. Hem de bol şekerli.
Çocuk artık kalabalıklaşmış avluda önce bir duraksadı. Etrafını süzüyordu meraklı bakışları ile. Babası ise onu çoktan görmüş ama kendini göstermek için çaba sarf etmemişti. Çocukların o bilindik endişesini yüzünden okuyabiliyordu.
Onu göremediği zaman dilimi uzadıkça, yüzündeki endişeli bakış daha da artıyordu ki masada oturmuş kendisini bekleyen babasını ve dolu çay bardağını görüvermiş, az önceki ruh halinden eser kalmamış, yüzünde kocaman bir gülümseme belirmişti.
Babası da işte bu anı çok seviyordu. O gülümsemeyi bir an için bile görmek onu da gülümsetiyordu çünkü.
Çocuk hızlıca gelip oturdu taburesine. Gözü şeker kutusunu aradı hemen. Ama masada fazladan bir şeyler de vardı. Gıcır gıcır iki tane yüz lira. Babası emekli maaşını alalı çok olmamıştı. Taksit ve faturalara gitmekten kurtulmuş paralar, ATM’den alındığı gibiydi hâlâ.
– Bunlar ne baba? diye sordu çocuk merakla.
Babası çayından bir yudum alıp tüm şefkati ile soruya soru ile cevap verdi.
– Sadakanı verdin mi?
– Evet.
– Güzel. Peki cebinde halâ para var mı?
– ……….
– Sana verdiğim paraların hepsini kullandın mı, yoksa bir miktarı cebinde kaldı mı?
Çocuğun sessiz kalması yeterli cevaptı aslında baba için. Zaten tam olarak böyle bir mizansen için hazırlamıştı kendini.
Camiden çıkarken babasının dedikleri aklına gelen çocuk elini cebine atıp paraları çıkarmış, tam sadaka kutusunun önüne geldiğinde bir tereddüt yaşamıştı. Kısa süren bir kararsızlık anından sonra on liralık kutuya, yirmi liralık ise çıktığı gibi tekrar cebe inivermişti. Sonradan alacağı dondurmanın vereceği hazzı düşünmüş, alacağı serinliğin bir kısmını ta o zaman hissetmişti.
Şimdi ise sıkıntıya düşmüş, babasına ne cevap vereceğini düşünüyordu. Neyseki babasının sözleri onu rahatlatmıştı.
– Önemli değil evladım. Zaten paranın hepsini kullanmanı istememiştim. İyi yapmışsın. Ama senden bir şey isteyeceğim. Eğer bana on lirayı gösterebilirsen işte bu iki tane yüzlük senin olsun, olur mu?
Biraz önce soğuduğu besbelli olan çaydan bir yudum daha aldı çocuk kendi kendine hayıflanarak. Bu sefer çay sanki yeniden ısınmış gibiydi. Hatta yutması bile zorlaşmıştı. Çünkü cebinde on lira yoktu. Hem kendini biraz mahcup hissetmiş hem de iki yüz lira harçlıktan olmuştu.
Aradan üç ya da dört hafta daha geçmişti. Aynı senaryo yeniden yaşanmıştı. Bu defa çocuk tecrübeliydi. Sadaka kutusuna yirmi lira gitmiş on lira cepte kalmıştı. Hem babasını da avluda çabucak bulmuştu. Çaylar yine hazırdı masada. Fakat bu sefer yüzlükler ortalıkta değildi.
Bekledi, bekledi, bekledi… Babası konuyu hiç açmadı. İkinci çaylar içilirken dayanamadı. Cebindeki on lirayı çıkarıp masaya koydu. Baba halâ kayıtsızdı. Göz göze bir müddet bakıştılar. Babası sessizliğini bozdu. Arkasını dönüp çaycıya seslendi:
– Bugün çaylar oğlumdanmış.
Sonra oğluna:
– Kesene bereket evladım.
…
Aradan kaç yıl geçmişti. Şimdi aynı camiye giden genç adam yalnız başına yudumluyordu sıcacık çayını. Yüzünde yıllar önceki o güzel tebessüm belirmişti yine. Gözleri hafifçe buğulandı.
Kendi evladı henüz iki yaşındaydı. Oğlunun büyümüş halini canlandırdı hayalinde. Hemen karşısındaki taburede.
Önce “kesene bereket” dedi, sonra devam etti söylemeye.
– Bak evladım. İyilik karşılıksız yapıldığında tam manasını bulur. Karşılıksız dediğime de bakma sen. Aslında Allah katında karşılığını bulacak olandır o. Gel sana sadaka ve infak ne demek onu anlatayım eve dönerken. Hem iki külahta dondurma alırız serin serin. Ne dersin?




Çok güzel, anlamlı, duygu yüklü bir yazı 👏👏👏