
Ayşe Şasa’nın ismini bilmeyen yahut benim gibi son yıllarda öğrenenler vardır diye düşünüyorum. Kendisini iki bin on dört yılında vefatı sonrasında merak edip araştırmaya başlayanlar olduğu kadar, çok daha önceleri hakkında bilgi sahibi olanlar da var. Son günlerde yeniden gündem olması TRT’nin Tabii platformunda hayatının dizi olarak izleyiciyle buluşması ise önemli bir etken.
Televizyon izleyemeyen ya da şöyle söyleyeyim, seçici olan; gündüz kuşağı yahut düzenli takip ettiği haftalık dizileri olmayan gıcık bir tip olarak tercihlerim biraz farklı oluyor. İzlemek istediğim programların videolarının internete yüklendiği o malum kanaldan dizi izlemek istersem de Tabii’nin filmlerine bakıyorum. Tanıtımlarını gördüğüm Ayşe dizisini de bu vesileyle izledim. İzlemeye başlamadan kısa süre evvel Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar kitabını okumuş olmam güzel bir tevafuktu; az çok sahneler hakkında bir ön bilgim olmasına vesile oldu. Daha sonra bir diğer kitabı Bir Ruh Macerası’nı okumamla birlikte pek çok taşı yerine oturtmuş oldum.
Ülkemizde maalesef şöyle bir durum var: Senin yazarın, senin entelektüelin, benim tarihçim, benim gazetecim… Yani herkesin olağan bir karşı mahalleye mensup anlayışı mevcut. Şayet Ayşe Şasa gençlik yıllarında inandığı fikirleriyle bu dünyadan göçseydi, şu an belli bir kesim her sene onu saygıyla, “Işıklar içinde yatsın.” diyerek alkışlarla anıyor olacaktı. Bugün gördüğümüz ise onu, hayatına kırk yaşından sonra bambaşka bir yolda devam etmesiyle o güruh tarafından değil de “Nurlar içinde yatsın.” diyecekler tarafından anılmakta olduğu. Bu da bizim ülkemize has gerçeklerden: Senin Ayşen, benim Ayşem.
Ayşe Şasa’yı kısaca anlatmaya başlayayım.
Ülkemizde Cumhuriyet sonrası oluşan Avrupa özentisinin Türk ailesi üzerindeki etkilerinin yoğun yaşandığı bir evde dünyaya geliyor. Ailesi onu sözde medeni, Avrupai tarzda eğitsinler diye yabancı mürebbiyelere teslim ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış bu dadılar hem ruh hâlleriyle hem de kendi dilleri, kültürleri ve dinî inançlarıyla onu yetiştiriyorlar. Türk ve Müslüman kimliğinden tamamen uzak, Gestapo teknikleriyle büyütülen kız çocuğunun ruhu adeta kurşuna diziliyor. Eğitim adı altında korku hatta şiddete varan yöntemlerle yalnız bırakıldığı bir çocukluk yaşıyor.
Ebeveynlerinin Alman bakıcısının, “Benim vereceğim eğitime hiç kimsenin müdahale etmesine müsaade etmem.” ön şartını kabul etmeleri ve evde çocuklarıyla vakit geçirmemeleri, olan bitenden haberdar olmamalarını sağlıyor. Gerçi bilselerdi müdahale ederler miydi sorusunun cevabını Ayşe Şasa’nın anılarına baktığımızda bulabiliriz.
Gençlik yıllarındaki Marksist fikirlerinin temeli de bu yaşlarda atılmaya başlanmış olmalı.
İdealist, inandıklarından ödün vermeyen cesur bir kadın olarak Yeşilçam’da yaşadığı zorlu mücadeleler ve çocukluk travmaları onu ileriki yıllarda derin bir buhrana sürüklüyor.
Benim sizlere asıl bahsetmeyi arzu ettiğim hem kitabında yazan hem de dizide bir sahnede işlenen, onun hayatına etki eden bir cümle: Bir gün akıl hastanesinin önünden geçerken kurduğu şu cümle: “Şayet hakikati bulmamı sağlayacaksa bu akıl hastanesinde olmayı isterim.” Aslında sadece bu cümle bile onun içinde bulunduğu durumu özetliyor. Hapsolduğu karanlık zindanından çıkış yolunu, aklını kaybetmeye razı gelecek kadar arzu ettiğini anlayabiliyoruz.
Ve duasının kabulü…
Yıllar sonra içine düştüğü ağır bunalımlar, yalnız geçen çocukluğun tesirleri ve nihayetinde şizofreni tedavisi için akıl hastanesine yatırılıyor. Dua kapılarının açık olduğu bir an vardır; ya kabul olur ya da insan o sözüyle imtihan olur. O sebeple neyi dillendirdiğinize, ne düşündüğünüze dikkat edin denir. Şasa bilseydi kabul olacak o cümleyi kurar mıydı, bilemiyoruz. Onun yaşadığı onca sıkıntı belki de onun hazırlık sınıfı, acemi birliğiydi. Pek çok düşüşleri ve zaman zaman uçurumdan yere sert bir çakılışları olmuş. Şimdi ağır yaralı ve komada… Hastane ve uzun tedavi süreci, adeta yaşamının yoğun bakım ünitesinde makinelere bağlı, bilinci kapalı yaşamak gibi.
Onun nefes almaya, akletmeye ihtiyacı var.
Anne babasıyla, mürebbiyesiyle, hayatla kavgasıyla tüm yaşadıkları bu imtihanların ona ne söylediğini bulamamanın ağır sancıları… Ve doğum gerçekleşiyor. İbnü’l-Arabî’nin Füsûsü’l-Hikem kitabının İngilizce basımını okumaya başlaması ve tasavvufla tanışma… Hayat yolculuğunun bu bölümünden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Ona uzanan el bu kitap gibi gözükürken hakikatte Allah’ın ona lütfettiği bir kurtuluş yolu. Bundan sonrası da imtihanın farklı bir boyutu. Çünkü Yaradan’ın verdiği imtihanlarla kuluna anlatmak istedikleri olur ve “Sen gör.” ister. Kul görmez ise tekrar tekrar aynı şeylerle, aynı kişilerle, aynı sıkıntılarla sarsar; idrak et artık der. Okumaya başladığı kitapla birlikte hayatının karanlık odasının camını sıkı sıkı örten ağır, o kalın perde aralanıyor ve içerisine, ruhuna, ışık(nur) süzülüyor ve hakikat doğuyor; yani aşk. Yıllar süren ağır sancılar ve yeniden doğuş… Esselamu aleyküm, hoş geldin mütefekkir Ayşe Şasa, hoş geldin.
Ve son.
Hakikati bulmak uğruna aklını kaybetmeye razı olan Ayşe ve zihinlerde iz bırakan o muhteşem sözü: “Kıyamet günü Yaratıcıya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim.” O anlamlı hikâyeye sahip olması için çok ağır bedeller ödeyen Ayşe Şasa’nın hayatla olan kavgasını öğrenmek isterseniz Tabii’deki Ayşe dizisini izlemenizi tavsiye ederim. İzlenmeye değer olan bu yapımı sizlere tavsiye ederken yanında kitaplarını da okumayı düşünün derim. Aslında hiç düşünmeyin; hemen temin edip en kısa zamanda okuyun isterim. Maksat onun yaşamını öğrenmekten ziyade, bir ruhun çırpınışlarına ve kurtuluşuna şahitlik edip kendimize alacağımız dersleri okuyarak da işlemek olmalı.




