
Arayışın Putkıranı: Roger Garaudy ve Menzile Akan Nehir
Marksizm’den Katolikliğe, oradan İslam’a uzanan sıra dışı bir hakikat yolculuğu…
“Büyük inkarcı öldü“
Fransız basını, Haziran 2012’de 20. yüzyılın en berrak zihinlerinden birini uğurlarken vicdan telleri kopmuş bu nefret dolu manşeti tercih etmişti! Oysa Paris sokaklarından İslam’ın dingin limanına uzanan o muazzam entelektüel nehir akıp giderken, arkasında bırakılan şey bir inkâr değil; modern dünyanın kutsallarına karşı verilmiş soylu bir savaştı. Entelektüel namus, çağın egemen rüzgârlarına karşı bir barikat kurabilme cesaretidir. Roger Garaudy’nin seksen yılı aşan dünya sürgünü, bu namusun modern tarihteki en radikal ve tavizsiz tecellilerinden biridir. O, Batı düşüncesinin ürettiği tüm konforlu limanları, dogmatik kalıpları ve aydın konformizmini bizzat kendi varlığıyla sabote etmiş bir kriz çağı düşünürüdür. Garaudy’yi anlamak; kronolojik bir hidayet öyküsünün ya da ideolojik bir savrulmanın ötesinde, insanı “kendi sınırlarını aşmaya” zorlayan o dikey ve trajik arayışın doğasını kavramayı gerektirir. O, sistemlerin ehlileştiremediği, teorilerin içine sığdıramadığı bir felsefi taşkınlıktır…
Sistemlerin Sınırında Bir Varoluş: Tevhidin Arayışı
Garaudy’nin felsefi dehası, ait olduğu hiçbir düşünce okuluna köle olmamasında gizlidir. Gençlik yıllarının Marksizm’i onun için bir dogma değil, kapitalizmin insanı nesneleştiren çarklarına karşı felsefi bir isyan bayrağıydı. Ancak o, Marksist elitlerin insan ruhunu materyalizmin dar koridorlarına hapsetmeye çalıştığını gördüğü an, bu büyük aygıtı içeriden dinamitledi (1). Garaudy için “inanmak”, statik bir aidiyet biçimi değil; dinamik, her an üreten ve yeryüzünü adaletle inşa eden bir eylemdi. Ona göre inanç, insanı kibre ve yanılgılamazlık zannına değil, aksine muazzam bir entelektüel tevazuya taşımalıydı. Nitekim “Tanrı her şeyi bilir demek bir mümin için ben her an yanılabilirim demektir. Her an yanılabileceğini kabul eden kişi nasıl dogmatik olabilir?” diyerek, dogmatizmin panzehirini yine hakiki inancın kalbinde buluyordu (2).
Onun Protestanlıktan Katolikliğe, oradan da İslam’ın evrensel ufkuna uzanan dikey yürüyüşü, bir tutarsızlık değil; aksine, insanlığın ortak hafızasındaki o büyük “tevhid” fikrinin, parçalanamaz bütünlüğün peşinden gitme iradesidir (3). O, İslam’da yeni bir din değil, ilk gençliğinden beri aradığı, insanı eşya karşısında özgürleştiren o mutlak aşkınlığı bulmuştur.
İşte bu dikey yürüyüş, onu çok sarsıcı bir akademik yüzleşmeyle karşı karşıya bıraktı. Avrupa merkezci tarih yazımının ve Batı felsefesi dogmalarının sınırlarını fark ettiğinde gösterdiği entelektüel dürüstlük, onun putkırıcı karakterinin en sade ispatıdır. Garaudy, uzun yıllar boyunca Thales’ten başlayıp modern çağa uzanan çizginin bütün felsefe tarihini oluşturduğuna inandığını; ancak Avrupa düşüncesini derinden etkileyen büyük bir İslam felsefesi geleneğini fark ettiğinde kendi akademik eksikliğiyle yüzleştiğini dile getirir. Bu kırılmanın ardından bölüm başkanına, “Ben bugüne kadar İslam felsefesini bilmiyordum. Bu eksiklikle artık felsefe dersleri vermeyi doğru bulmuyorum; bundan sonra estetik üzerine çalışacağım.” diyerek yönünü estetik alanına çevirdi. Böylece üniversitelerde saf felsefe derslerini bırakarak çalışmalarını, insanlığın ortak estetik hafızasını ve hakikat arayışını merkeze alan sanat felsefesi alanına kaydırdı (4).
Siyonizm ve Batı Epistemolojisinin Çöküşü
Batı entelektüel aklı, Garaudy’nin İslam’a geçişini “yaşlı bir adamın mistik sığınağı” olarak nitelendirip sessizlikle geçiştirmeyi denedi. Fakat Garaudy, modern dünyanın en dokunulmaz tabusuna, yani Siyonizm’in teolojik ve siyasi mitolojisine neşteri vurduğunda, Batı’nın tüm maskeleri düştü (5). O, Siyonizm’i basit bir siyasi hareket olarak değil, Batı aydınlanmasının sömürgeci, ırkçı ve dışlayıcı reflekslerinin Ortadoğu’daki silahlı tecellisi olarak okudu. İsrail’in kuruluş mitlerini ve Filistin’deki işgali kutsal metinlerin arkasına sığınarak meşrulaştıran o devasa ideolojik aygıtı deşifre etmenin bedeli, onun için tam bir entelektüel aforoz oldu. Fransa mahkemelerinde yargılanırken, kitapları yasaklanırken ve medya tarafından yaşayan bir mevtaya dönüştürülmeye çalışılırken Garaudy, Batı’nın “özgür düşünce” putunu bizzat kendi trajedisiyle kırdı. Onun Siyonizm karşıtlığı, politik bir tavrın ötesinde, insan onurunu korumak adına göze alınmış entelektüel bir intihardı.
İçeriden Kamçı: Ümmetin Donmuş Hafızasına Eleştiri
Garaudy, Doğu’nun kapısını çaldığında orayı sığınacağı konforlu bir medrese olarak görmedi. Aksine, Müslüman coğrafyanın içine düştüğü entelektüel sefaleti, fıkhi kalıplara sıkışmış donukluğu ve tarihi inşa eden bir “özne” olmaktan çıkıp başkalarının yazdığı tarihin “nesnesi” haline gelişini en sert, en acıtıcı şekilde yüzümüze vurdu. O, Müslümanların yaşayan, üreten ve dünyaya meydan okuyan dinamik İslam’ı terk edip; geçmişin görkemli hatıralarıyla avunan, estetikten, felsefeden ve bilimden arındırılmış bir “müze Müslümanlığına” sığındıklarını haykırdı (6).
Bu acı tablonun kalbine dokunurken kurduğu, “Eğer İslam’ı Müslümanları görerek öğrenseydim, asla Müslüman olmazdım. Allah’a şükür ki ben İslam’ı Müslümanlardan önce, onun ana kaynaklarından ve kitaplardan öğrendim” cümlesi, ümmetin donmuş hafızasına indirilmiş en sarsıcı içeriden kamçıdır (7). İslam’ın evrensel vaadinin ancak bu uykudan uyanarak; yeni bir içtihat diliyle, sanatın o birleştirici estetiğiyle (8) ve küresel kapitalizme alternatif olacak canlı bir iktisat teorisiyle ayağa kalkabileceğini savundu. Onun ümmet eleştirisi, dışlayıcı bir yabancının kibiri değil; aşık olduğu hakikatin Müslümanların elinde rehin kalmasına dayanamayan bir dervişin feryadıydı…
Türkiye’deki Akis ve Cemal Aydın Sırdaşlığı
Garaudy’nin düşünce nehrinin Türkiye entelektüel hayatındaki yatağı, sıradan bir çeviri faaliyetinin fersah fersah ötesindedir. 1980’li yıllarda Türkiye’ye gelişi, bu topraklarda Batı karşısında aşağılık kompleksi yaşayan aydınlar için sarsıcı bir uyanıştı. Ancak bu uyanış, yerli medyanın sığ ve hırçın refleksleriyle de çarpıştı. Kendisini ideolojik bir istikrarsızlıkla suçlamak isteyen bir gazetecinin üstenci ve tahkir edici bir dille yönelttiği: “Sayın Garaudy, eskiden Maocu, Leninci, Katolik, Latin Katolik’tiniz; şimdi de Müslüman olduğunuzu söylüyorsunuz. Acaba bundan sonra ne olmayı düşünüyorsunuz?!” sorusu karşısında Garaudy, entelektüel sığlığı bizzat kendi kavramsal dehasıyla ezen o tarihi cevabı verdi: “Bir madenci satıhta arayışta bulunur. Cevheri keşfettiğinde ise artık yürüyüşü satıhta değil, cevherin kendisine yani derinlemesine olur… Ben hep aynı nehrin üzerinde aktım. Sadece nehrin denize döküldüğü yeri buldum. Siz nehirde boğulurken bana kıyıdan taş atmayın!.” (9)
Garaudy, bu topraklara köhne bir geçmişi övmeye değil, bu toprakların bağrında yatan Endülüs ruhunu, Osmanlı dehasını küresel bir başkaldırıya dönüştürmeye gelmişti. Bu fikir aksiyonunun Türkiye’deki en rafine, en sahici yoldaşı ve adeta Türkçe hafızası ise Cemal Aydın oldu. Cemal Aydın, Garaudy’nin metinlerini sadece bir dilden diğerine aktarmadı; onun çilesini, felsefi derinliğini ve cümlelerinin arkasındaki o entelektüel öfkeyi Türkçeye tercüme etti. Tüyap Kitap Fuarı’nda başlayan ve ömürlük bir dostluğa dönüşen bu ilişki, Garaudy’nin felsefesinin Türkiye’de doğru anlaşılmasının en büyük teminatı oldu. Cemal Aydın’ın tanıklığıyla Garaudy; Sorbonne kürsülerinden geçmiş kibirli bir profesör değil, geceleri seccadesinde insanlığın kurtuluşu için gözyaşı döken modern bir Endülüs dervişiydi. Türkiye, Garaudy için Batı hegemonyasına karşı direnebilecek küresel ve tarihsel bir hafıza potansiyeli taşırken; Garaudy de Türkiye için, kendi medeniyet kavramlarıyla dünyayı yeniden yorumlayabileceğini gösteren evrensel bir ufuk çizgisi oldu.
Sonuç Yerine
Roger Garaudy, arkasında ehlileştirilememiş bir vicdan, teslim alınamamış bir zihin ve modern çağın karanlığına fırlatılmış felsefi meşaleler bıraktı. O, sadece okunup geçilecek bir yazar ya da bir dönemin entelektüel figürü değildir. O, her çağda putların yeniden üretildiği modern dünyada, o putları bizzat kalbinden vuracak olan “özgür ve aşkın zihniyetin” ta kendisidir.
Dipnotlar / Kaynakça
Dipnotlar :
(1) Roger Garaudy, Sosyalizm ve Bütünlük, İstanbul: Pınar Yayınları, 1990; Roger Garaudy, 20.
Yüzyıl Marksizmi, İstanbul: Yön Yayıncılık, 1992.
(2) Roger Garaudy, Geleceğimizde İslam Var, çev. Cemal Aydın, İstanbul: Pınar Yayınları, 2000. (Metne yeni eklenen “Tanrı her şeyi bilir…” felsefi yaklaşımının yer aldığı ana kaynak).
(3) Roger Garaudy, Yalnız Başına: Bir Yüzyılın Tanıklığı (Mon tour du siècle en solitaire), çev. Cemal Aydın, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2006.
(4) Roger Garaudy, Batı Resminin Yedi Yüzyılı: Geleceği Müjdeleyen 60 Tablo, çev. Cemal Aydın, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2011.
(5) Roger Garaudy, İsrail, Mitler ve Terör (İsrail’i Kuran Mitler), çev. Cemal Aydın, İstanbul: Pınar Yayınları, 1996.
(6) Roger Garaudy, İslam’ın Vaat Ettikleri, çev. Salih Akdemir, Ankara: Pınar Yayınları, 1984; Roger Garaudy, Entegre İslam Mukaddimesi, İstanbul: Pınar Yayınları, 1985.
(7) Roger Garaudy, Geleceğimizde İslam Var, a.g.e. (“İslam’ı Müslümanlardan önce öğrendim” eleştirisinin kaynak doğrulaması).
(8) Roger Garaudy, İslam’ın Aynası Camiler, çev. Cemal Aydın, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2003.
(9) Cemal Aydın, Roger Garaudy: Bir Entelektüelin Portresi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014; Cemal Aydın’ın Garaudy ile yaptığı söyleşiler ve Türkiye seyahat notları.



