
Popüler Kültürün Hafıza İnşası ve Yavuz Sultan Selim’in Jeopolitik Mirası
Medya ve finans kartellerine Yavuz'un vechesinden bakmak...
Bizimkiler Dizisinden Ortadoğu Siyasetine Bir Analiz : Toplumsal hafıza, salt resmi tarih vesikaları veya akademik kroniklerle değil; kitle iletişim araçlarının popüler kültür eliyle ürettiği alegoriler, semboller ve bilinçaltı kodları üzerinden inşa ya da manipüle edilir. Türk televizyon tarihinin en uzun soluklu ve yapısal dönüşüm dönemlerine tanıklık etmiş yapıtı olan Bizimkiler dizisi, sabetayist kimliği ve sosyopolitik angajmanları sıklıkla tartışılan senaristi Umur Bugay’ın güya entelektüel dünyasından süzülen tiplemeleriyle (?!) bu durumun en somut laboratuvarıdır. Dizide kurgulanan “Katil” lakaplı Yavuz karakteri; alkolik ve yabancılaşmış aydın imgesiyle Cemil, göçmen-kapıcı sınıfının prototipi Cafer ve ezilen pragmatik tabanı temsil eden çırak Abbas, salt bir apartman hiyerarşisini değil, Cumhuriyet modernleşmesinin sınıfsal ve ideolojik çatışma hatlarını taşır.Eleştirel medya analizi perspektifinden bakıldığında, “Katil Yavuz” karakterine giydirilen sert, hoyrat, lümpen ve cezalandırıcı mafyatik profil, kolektif bilinçaltında Osmanlı-Türk milliyetçiliğinin taht üzerinde vücut bulmuş hali olarak kabul edilen I. Selim imgesiyle bilinçli ve sistemli bir eşleşmeye hizmet etmiştir. Bu indirgemeci okuma, belirli toplumsal kesimler nezdinde Yavuz Sultan Selim’in tarihsel mirasını rasyonel zemininden kopararak “faşist” ve “katil” imgeleri üzerinden radikal bir sığlığa mahkûm etmiştir. Popüler kültürün ideolojik bir aparat olarak kullanılması suretiyle toplumsal hafızanın rehin alınması ve tarihsel şahsiyetler üzerinden örtük bir intikam senaryosunun yürürlüğe konması, dönemin makro-stratejik gerçekliğini görünmez kılmaktadır.
Sabetayist-Kültürel Sermaye İttifakı(En Masum Dizilerle Alınan Tarihsel Rövanş )Bu hafıza mühendisliğinin arkasındaki yapısal mekanizmayı anlamak için, Türkiye’deki medya ve finans sektörünün tarihsel ittifak ağlarına bakmak gerekir. Erken Cumhuriyet döneminden itibaren Türk medyasını, reklam bütçelerini ve kültürel dağıtım kanallarını kontrol eden sabetayist burjuvazi, sermaye gücünü salt ekonomik bir kazanç kapısı olarak değil; ulus-devletin seküler kimliğini tasarlama ve toplumsal bilinci dönüştürme aygıtı olarak kullanmıştır. Sabetayist entelektüel (!) ve yapımcı kadrolar ile büyük finans sermayesinin bu gizli ittifakı, kitlelerin tarihsel kökleriyle olan bağını koparmak amacıyla kurgusal anlatıları birer yumuşak güç unsuru haline getirmiştir.Bizimkiler gibi en sıcak, en “masum” ve aile dostu olarak pazarlanan nostaljik mahalle dizileri, tam da bu masumiyet zırhının arkasına gizlenerek toplumsal zihniyete sızan birer rövanş aparatıdır. Bu yapımlarda, sabetayist ideolojinin tarihsel düşman olarak kodladığı geleneksel-muhafazakar Türk kimliği, merkeziyetçi imparatorluk aklı ve tarihsel kahramanlar; bilinçli bir “itibarsızlaştırma” ve karikatürize etme operasyonuna maruz bırakılmıştır . Gündelik hayatın sıradan keşmekeşi arasına serpiştirilen bu simgeler vasıtasıyla, asırlar öncesinin jeopolitik hesaplaşmalarının rövanşı modern ekranlarda alınır olmuştur . Kitleler, akşam çaylarını yudumlarken kendilerini sıcak bir aile hikayesine kaptırdıklarını sanırlar; oysa arka planda işleyen sermaye-medya ortaklığı, toplumsal bilinçaltına sızarak tarihin kurucu aktörlerini kaba, şiddet yanlısı ve antipatik figürler olarak yeniden kodlar. Bu, doğrudan kültürel sermayenin kitle hafızasını iğdiş ederek yürüttüğü post-modern bir ideolojik tasfiye hareketidir.
“Türk’ün Türk’le Savaşı” İllüzyonu (Safevi ve Memlük Paradoksunda Hegemonya Kırılması)Popüler kültürün ve ders kitaplarının ürettiği en büyük anakronizm, Yavuz’un seferlerini kör bir mezhep savaşı ya da irrasyonel bir etnik imha hareketi olarak okumaktır. Halil İnalcık’ın “büyük strateji” tahlillerinde ortaya koyduğu üzere, ortada iki yabancı gücün savaşı değil, tek bir coğrafi havzada iki farklı “Türk cihan hakimiyeti” modelinin çarpışması vardır. Şah İsmail’in Safevi Devleti, ordusunun omurgasını oluşturan Anadolu kökenli Kızılbaş Türkmenler özbeöz bir Türk gücüdür; saray dili Türkçe, askeri dehası ise step mobilitesidir. Benzer şekilde Memlükler, Kahire tahtında oturan ve kendilerini “Devletü’t-Türkiyye” olarak adlandıran, askeri aristokrasisi tümüyle Kıpçak ve Çerkeslerden oluşan bir devlettir.Yavuz Sultan Selim, bu iki Türk devletine savaş açarken etnik bir refleksle değil, Batı merkezli feodalizmin tam aksine, Doğu’da “bölünmez mutlak egemenlik” (hâkimiyet-i vâhide) yasasını işletmiştir. Sahnede iki Türk devletinin tasfiyesi vardır çünkü Yavuz, Avrasya ve Akdeniz havzasında çift başlı bir jeopolitik odağın imparatorluk bekasını imkansız kılacağını görmüştür. Çaldıran ve Ridaniye, bir “kardeş katli” dramı değil, mikro prensliklerden ve otonom göçebe aşiret yapılarından sıyrılarak küresel ölçekte “merkezi bürokratik imparatorluğa” geçişin rasyonel ve kaçınılmaz tasfiye operasyonudur.
Sina’nın Lojistik Mekaniği ve Askeri Taktik Üstünlük: Mutat anlatılarımıza göre “bulutların gölge etmesi ve yağmur mucizesi” gibi metafizik anlatılara hapsettiğimz Sina Çölü’nün onüç günde aşılması hikayesi, aslında tarihin gördüğü en kusursuz ve rasyonel askeri lojistik deha örneğidir…Napolyon’un bile üçyüz yıl sonra susuzluktan deliren askerleriyle geçmeyi başaramadığı bu ölümcül coğrafyada Yavuz Sultan Selim, coğrafi ve iklimsel verileri bir modern kurmay gibi analiz etmiştir. Mevsimsel döngüleri, akifer hatlarını ve çöl coğrafyasının kış şartlarındaki nem dengesini önceden hesaplayan Osmanlı lojistik aklı; develer, su tulumları ve seyyar ikmal hatlarıyla devasa bir orduyu çölün ortasında susuz bırakmayacak bilimsel bir koordinasyon yürütmüştür.Bu lojistik deha, Ridaniye (1517) meydanında nihai askeri taktik üstünlüğe dönüşmüştür. Memlük Sultanı Tomanbay, Fransız ve Venediklilerden aldığı ağır topları el-Mukattam Dağı eteklerinde sabit siperlere gömerek cephe taarruzu beklerken; Yavuz, askeri ezberleri yıkan bir manevrayla dağın etrafından dolanmış ve Memlük ordusunu arkadan kuşatmıştır. Sabit topları işlevsiz bırakan ve ateşli silahların (hareketli topçular ve yeniçeri tüfekleri) mobilitesine dayanan bu taktik esneklik, statik şövalye aristokrasisine karşı modern askeri stratejinin kesin zaferidir.
Zaferin Ağır Bedeli: (Muazzam Bir Sadrazamın Feda Edilişi )Ancak bu parlak taktiksel zafer, Osmanlı devlet mekanizmasının en tepe noktasında sarsıcı bir insani ve idari bedelle mühürlenmiştir. Ridaniye meydanında yenileceğini anlayan Tomanbay, yanına aldığı seçkin süvari fedaileriyle birlikte doğrudan Osmanlı merkez otağına, yani Yavuz’un canına kasteden intiharvari bir yarma harekâtına girişmiştir. Bu ölümcül baskın sırasında, padişahın elbiselerini giyerek hedefi saptıran ve göğüs göğüse çarpışan Sadrazam Hadım Sinan Paşa, ağır yaralanarak padişahın otağında şehit düşmüştür.Osmanlı idari ciddiyetinin, askeri sadakatin ve entelektüel devlet aklının en büyük temsilcilerinden biri olan Sinan Paşa’nın kaybı, Yavuz Sultan Selim’i kahretmiştir. Kahire’ye girerken zaferin gururunu değil, bu muazzam fedakarlığın hüznünü taşıyan padişahın tarihe geçen, “Mısır’ı aldık, lakin Sinan’ı kaybettik; bir memleket ona bedel olamaz” feryadı, klasik anlatıların iddia ettiği “duygusuz, gaddar otokrat” imgesini tamamen yıkar. Devletin bekası için en kıymetli parçaların feda edildiği bu trajedi, imparatorluğun ne denli ağır insani maliyetlerle inşa edildiğinin ispatıdır !
Küresel Finansal Şok: (Floransa ve Cenova Bankerlerinin Çöküşü ve Erken Kapitalist Kriz) Ridaniye Zaferi’nin yarattığı sarsıntı sadece Kahire tahtını yıkmakla kalmamış; akışkan küresel sermayenin o dönemki kalbi olan Floransa ve Cenova finans merkezlerinde yapısal bir sistem krizine yol açmıştır. Giovanni Arrighi’nin kapitalizmin uzun döngüleri analizinde “Cenova Döngüsü” olarak tanımladığı finansal egemenlik yapısı, Levant ve Mısır ticaret hatlarının vergilendirilmesine, işletilmesine ve Doğu Akdeniz emtia akışına göbekten bağlıydı. Floransa’nın Medici ve Strozzi gibi devasa banker aileleri ile Cenova’nın San Giorgio Bankası merkezli finans eliti, Memlük Sultanlığı’na verdikleri yüksek faizli kredileri, Doğu Akdeniz’deki gümrük gelirlerini ve Baharat Yolu’nun İskenderiye limanına bıraktığı küresel likiditeyi teminat göstererek fonluyordu.Yavuz Sultan Selim’in Kahire’yi ilhak ederek tüm gümrük rejimini tek bir merkezi iradeye bağlaması, bu İtalyan finans hanedanlıklarının Doğu Akdeniz’deki asırlık spekülatif ağlarını felç etmiştir. Venedik’in Kıbrıs için Memlüklere ödediği yıllık sekizbin dukalık verginin artık doğrudan Osmanlı hazinesine akacak olması, Floransa ve Cenova borsalarında şok etkisi yaratmıştır. Teminat gösterilen emtia limanları el değiştirdiği için krediler kilitlenmiş, Avrupa’nın erken kapitalist krallıklarına (özellikle borç içindeki Kutsal Roma İmparatorluğu ve Fransa’ya) açılan finansman hatları çökmüştür. Yavuz’un hamlesi, Avrupalı bankerleri Akdeniz ticaretinden tasfiye ederek onları zorunlu olarak transatlantik sömürgecilik projelerini fonlamaya iten, yani dünya ekonomik sisteminin eksenini değiştiren makro-ekonomik bir kaldıraçtır.
Coğrafi Mühendislik: (Doğu Anadolu’da Kürt İttifakı ve Demografik Hafıza Kırılması:)Yavuz Sultan Selim’in askeri başarılarının ötesinde, günümüz Ortadoğu jeopolitiğini dahi doğrudan belirleyen hamlesi, Doğu Anadolu’da uyguladığı soğukkanlı demografik projeksiyondur. Safevi (Kızılbaş) propagandasına açık olan ve merkezi devlete sürekli isyan potansiyeli barındıran göçebe Türkmen aşiretlerinin bölgedeki hakimiyeti, askeri güç ve zorunlu göçlerle kırılmıştır. Oluşan devasa stratejik ve coğrafi boşluk, kaba bir şiddetle değil; İdris-i Bitlisi’nin arabuluculuğunda yürütülen muazzam bir diplomatik mühendislikle doldurulmuştur.Yavuz, Sünni Kürt aşiretlerine “yurtluk ve ocaklık” adı altında babadan oğula geçen geniş otonom haklar vererek, onları imparatorluğun mülki idari yapısına entegre etmiştir. Bu hamleyle, Safevi yanlısı Türkmenlerin boşalttığı stratejik sınır hatları, yerleşik ve Sünni Kürt nüfusla ikame edilmiştir. Yavuz, Doğu Anadolu’da bilinçli bir “etno-dinsel tampon bölge” inşa etmiştir. Bu hamle ne mezhepsel bir nefret ne de bir intikam senaryosudur; tamamen rasyonel, Safevi yayılmacılığına karşı geçirgen olmayan, merkeze sadık ve maliyetsiz bir askeri sınır koruma doktrinidir. Bölgenin demografik yapısı bu sosyo-mekânsal müdahaleyle kalıcı olarak yeniden yazılmıştır. Sonuç: Son tahlilde Yavuz Sultan Selim, Bizimkiler dizisinin “Katil Yavuz” karakterinde somutlaşan sol-seküler popüler kültürün, sabetayist hafıza mühendisliğinin ve büyük sermaye ortaklığının iddia ettiği gibi irrasyonel bir şiddet figürü, kaba bir otokrat veya kör bir milliyetçilik ikonu değildir. Aksine o; feodal yapıları tasfiye eden, küresel ticaret hatlarını küresel deniz güçlerine karşı bloke eden, Floransa ve Cenova finans eliti üzerinde küresel bir şok dalgası yaratan ve sınırlarını coğrafi/demografik mühendislikle tahkim eden modern, rasyonel ve vizyoner bir makro-stratejisttir. En “masum” aile yapımlarının arkasına gizlenerek yürütülen bu tarihsel rövanş ve itibarsızlaştırma operasyonları, Doğu Anadolu’dan Hint Okyanusu’na ve küresel finans merkezlerine kadar uzanan bu muazzam dehanın reelpolitik gerçekliğini ortadan kaldırmaya yetmemektedir…



