Bayram Ali AktepeFelsefe - HikmetTöreli Yazılar

Görünmek Çağının Trajedisi: Sosyal Medya Akımları

Öğretmen Saygınlığı ve Baudrillard'ın Simülasyonu

Jean Baudrillard’ın simülasyon teorisi, çağdaş toplumun nesnel gerçekliği tamamen kaybederek yerine işaretler, imgeler ve taklitlerden oluşan bir “hipergerçeklik” inşa ettiğini savunur. Bu felsefi çerçevenin merkezinde yer alan “olmak” ve “görünmek” mefhumları, bireyin özsel varlığını koruması ile dijital bir imgeye dönüşmesi arasındaki derin uçurumu gözler önüne serer. Günümüz okul koridorlarında bir sosyal medya akımı uğruna öğretmenini sırtında taşıyan öğrencilerin sergilediği davranış, bu felsefi çerçevenin en somut ve yozlaşmış tezahürlerinden biridir.

Horace McCoy’un Atları da Vururlar (They Shoot Horses, Don’t They?) adlı eserindeki Büyük Buhran trajedisiyle karşılaştırıldığında, modern insanın anlam dünyasındaki erozyon dehşet verici bir netlikle anlaşılır. Roman ve filmdeki karakterler, ekonomik çöküşün ve açlığın pençesinde, saf bir hayatta kalma mücadelesiyle, yani “olma ve var olma” istenciyle eşlerini sırtlarında taşımışlardır. Oradaki eylem; midesi boş, geleceği karanlık ve çaresiz insanın somut, nesnel ve trajik gerçekliğidir. Oysa bugünün dijital çağında, geçmişin o asil ve trajik “açlık çaresizliğinin” yerini, hiçbir hayati tehdit barındırmayan modern bir “görünme şımarıklığı” almıştır. Günümüz gençliği sırf dijital birer gösterge değerine, yani ekranlardaki beğeni ve etkileşime ulaşmak için öğretmenini sırtlamaktadır. Bu eylem, tarihsel köklerinden koparılmış, içi tamamen boşaltılmış ve sadece ekranlarda “görünme” hırsının yarattığı sahte bir jestten ibarettir.

Bu şımarıklığın arkasında, sosyal medyanın körüklediği ve Baudrillard’ın “gösterge tüketimi” ile birleşen yeni narsisizm dalgası yatmaktadır. Güney Koreli filozof Byung-Chul Han’ın Sürünün İçinde ve Şeffaflık Toplumu eserlerinde belirttiği gibi, dijital evren Öteki’ni yok ederek her şeyi egonun bir aynasına dönüştürür. Han’a göre modern narsist birey, varlığını ancak başkalarının dijital bakışlarında, yani aldığı beğenilerde tescilleyebilir. Kendi öz değerini üretemeyen gençlik, narsisistik bir tatmin uğruna en kutsal değerleri bile birer “dekor” haline getirmektedir.

Baudrillard’cı perspektiften bakıldığında, modern okul artık bilgi, ahlak ve disiplinin aktarıldığı kutsal bir mekân olmaktan çıkmış, sosyal medya akımlarının üretildiği bir “içerik stüdyosuna” evrilmiştir. Bu narsist simülasyon evreninde öğretmen, toplumsal hiyerarşideki ve pedagojideki tarihsel saygınlığından soyundurulur. O artık saygı duyulan bir rehber değil, öğrencilerin dijital arenalarda narsistik egolarını beslemek ve popülerlik kasmak için kullandıkları nesneleşmiş bir “araç-imge” (gösterge) haline gelmiştir. Yerli felsefecilerden Milay Köktürk’ün Dijital Çağ Üzerine Düşünceler kitabında dikkat çektiği üzere, dijital teknoloji mükemmel pratik imkânlar sunsa da, insan doğası ve ahlaki varoluş için büyük bir tehdit barındırmaktadır. Köktürk’ün vurguladığı bu tehdit, okulun kutsallığının çözülmesiyle somutlaşır.

Bu noktada hız felsefesiyle tanınan Paul Virilio’nun Hız ve Siyaset ile Enformasyon Bombası teorileri devreye girer. Virilio’ya göre teknolojik hız, insan algısını körelten ve her şeyi anlık bir parlamaya indirgeyen “dromolojik” bir şiddet üretir. Öğretmeni sırtlama eylemi, Virilio’nun ifadesiyle bir “integral kaza” (teknolojinin kendi doğasından kaynaklanan kaçınılmaz felaket) biçimidir. Dijital hız, gençlerin derinlemesine düşünme ve ahlaki muhakeme yeteneğini felç etmiştir. Algoritmanın çılgın hızı içinde saniyeler süren bir video, öğretmenlik makamının yüzyıllar boyunca inşa edilen tarihsel ağırlığını bir anda yutup yok eder. Hız, saygıyı ve mesafeyi eriterek anlamı imha eden bir ivme silahına dönüşmüştür.

Bu çöküş, aynı zamanda yeni kuşakların değer algısı ile geleneksel kurumlar arasındaki derin yarılmayı da açığa çıkarır. Hayatı ve saygınlığı tamamen ekran üzerindeki etkileşim oranlarıyla, yani “görünmekle” ölçen bir anlayış karşısında; “olmak” ve “itibar” mefhumlarını nesnel dünyaya ait birer erdem olarak korumaya çalışan kurumsal hafıza direnir. Bu iki taraf arasındaki uçurum, basit bir iletişim kopukluğundan ziyade köklü bir ahlaki yarıktır. Yeni neslin gözünde öğretmen, sırtına binilecek bir “etkileşim malzemesi” haline gelirken; kurumsal değerleri savunanların dünyasında bu eylem, kutsal olanın barbarca yağmalanmasıdır.

Geçmişin insanı hayatta kalmak ve “olmak” adına onurunun sınırlarını zorlayan bir dramın içindeyken, modern zamanın narsist bireyi sosyal medyanın gönüllü kölesi olarak kendi onurunu ve öğretmeninin itibarını bir video uğruna feda etmektedir. Fransız düşünür Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda kehanet ettiği gibi; “Yaşanan her şey bir imgeye dönüşerek uzaklaşmaktadır.” Gerçekliğin yerini alan bu beğeni odaklı simülasyon, insanı özünden uzaklaştırarak gerçeğin taklidini gerçeğin kendisinden daha değerli kılan toplumsal bir cinnete yol açmaktadır. Sonuç olarak, öğretmeni sırtlama eylemi bir sevgi ya da neşe gösterisi değil; açlığın ve çaresizliğin bittiği yerde başlayan toplumsal bir şımarıklığın, anlamın tamamen boşaldığı ve kutsal olanın dijital pazarda narsistçe harcandığı kuşaklararası modern bir trajedidir.

Sonuç: Gösteri Kültürüne Karşı İtibarın İadesi

Bu dijital cinnete karşı okul, sadece bir müfredat alanı değil; imge yağmasına, beğeni köleliğine ve narsistik yozlaşmaya karşı bir direniş cephesi olmak zorundadır. Dijitalizm, insanı nesneleştirip ahlakı saniyelik parlamalara kurban ederken; gerçek eğitim, insanı özneleştirmek ve ona “görünmenin” sahteliği yerine “olmanın” erdemini aşılamakla yükümlüdür. Öğretmenlik makamı, bir algoritmanın eğlence malzemesi ya da ekranlardaki şımarıklığın dekoru değildir; insanlığın ortak hafızası, kültürel sürekliliği ve geleceğidir.
Bu bağlamda okul koridorlarında yükselen bu sahte akımlar, basit birer gençlik hevesi olarak geçiştirilemez; aksine, anlamın imhasına karşı verilecek entelektüel ve pedagojik mücadelenin tam merkezidir. Teknolojik hızın ürettiği bu integral kazalara karşı insan onurunu, kurumsal saygınlığı ve “Öteki”ne saygıyı yeniden inşa etmek, çağımızın en acil ahlaki manifestosudur. Gösteri toplumunun sahte ışıkları söndüğünde geriye kalacak tek gerçeklik, ekranların sığlığında harcanmamış asil bir karakter ve korunmuş bir toplumsal itibardır.

Kaynakça
Baudrillard, J. (2011). Simülasyon ve Simülasyonlar (Çev. O. Adanır). Doğu Batı Yayınları.
Baudrillard, J. (2018). Tüketim Toplumu (Çev. H. Deliceçaylı & F. Keskin). Ayrıntı Yayınları.
Debord, G. (2006). Gösteri Toplumu (Çev. A. Ekmekçi & O. Taşkent). Ayrıntı Yayınları.
Han, B.-C. (2015). Şeffaflık Toplumu (Çev. E. Kılıç). Metis Yayınları.
Han, B.-C. (2019). Sürünün İçinde: Dijital Dünyaya Bakışlar (Çev. İ. Taş). Ketebe Yayınları.
Köktürk, M. (2017). Dijital Çağ Üzerine Düşünceler: Kültür, Kimlik, Ahlak. Hece Yayınları.
McCoy, H. (2014). Atları da Vururlar (Çev. P. Kür). Everest Yayınları.
Virilio, P. (2003). Enformasyon Bombası (Çev. M. E. Özcan). Metis Yayınları.
Virilio, P. (2014). Hız ve Siyaset (Çev. M. G. Ayhan). İletişim Yayınları.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu