
Adını koyamadığımız bir döngünün içindeyiz…
Birbirinin aynı günlerin tekrarıyla sündürülmeye çalışılan bir yaşam…
Seher vakti küstü gitti; bak yine doğdu güneş üzerimize. Ayılamadık ne ettiysek.
Minarelerden gürledi “Hayya ale’s-salâh”, telefonlardan alarmlar dedi “Çav Bella”.
Olmadı… Bak yine kaldı kazaya. Gönüllüydük sanki bırakmaya.
Değil mi ki uykuların baldan tatlı olduğu yer; bura, yalan dünya…
Daha dün geldik diye ağladığımız sürgün yeriydi.
Şimdilerde hazların yuva yaptığı, çakma saadetlerin hülyası.
Bile isteye asıl yurdunu unutan, sonradan görme sürgünzadelere dönüştük.
Herkes yaşıyorum sanıyor; kurgusu yapılmış ama senaryosu hiç edilmiş.
Ömür filminin asıl gayesi, Bezm-i Elest de verilmiş sözlerse, unutulmuş…
Haşhaşiler ölmedi.
Yaşıyorlar… Aramızdalar… Yanımızda, karşımızda, içimizdeler.
Sahte cennet vaadiyle efsunlananların yerini, yalan dünyaya kananlar almış.
Büyülenmişlerin hâlleri: donuk bakışlar, çekilmiş ruhlar…
İhtiyaca binaen üretilen putlar…
Şimdilerde Hübel, Lât, Uzza ve Menat değil; değişti adları.
Kimine eğitim, başarı, mevki, para, güzellik, unvan dedik; kimine eş, dost, akraba, el âlem…
En büyüklerini ise hanelerimizde muhafaza ettik.
Koskocaman bir boşluk hissi…
Bin türlü dolmayan. Hep bir arayış; ama neye ve kime?
Ağıt yakılan türkülerde oyuna kalkılmış gibi…
Çarpıtılmış, hikâyesinden kopartılmış.
Acı sözleri duymayan kulaklardan, gönül dilini anlasın diye ızdıraplı bir bekleyiş…
Ve bir gece…
Teheccüd vakti, aniden açılan göz kapakları.
Uyanış. İçeriden yükselen nidayı duyuş:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.”




