
Hepimiz ecelimize koşuyoruz. Yarış parkuru zorlu; inişli, çıkışlı, düşüşlü, kalkışlı…
Ölüm kervanının yolu, insanın varoluşunun start noktası; havaya kurusıkı tek el atış ve finale, kurdeleye doğru canhıraş varış…
Nefes nefese kalıyoruz son nefesimizi vermek için.
Ve bu maraton sürerken er ya da geç yüzleşmek zorunda kaldığımız o acı gerçek…
Kendi eceline koşarken sana eşlik edenlerin, sen istemesen de yanından ayrılışı… Dünyayı terk edişi… İnsanın ahir ömründe yaşamak zorunda olduğu en acı gerçek belki de. Vefat eden sevdiklerinin artık bu dünyada seninle olmayacakları…
Şayet siz de benim gibi belli bir yaşa ulaştıysanız, zaten bu imtihanı birkaç defa yaşamış olmalısınız.
Şimdi geçmişe gittiğim vakit, ölümle ilk yüzleşmemi hayal meyal hatırlarım.
O zamanlar İstanbul’da, büyük halamların da olduğu, bir nevi aile apartmanında oturuyoruz. Ayşe halamın on altı yaşındaki oğlu Mustafa’nın denizde boğularak vefatı ve daha sonrasındaysa en küçük halamın yirmi iki yaşındayken trafik kazasında ani kaybı…
İşte çocukluğumdan beri cenazelerle ilgili aklımda kalan ve hiç unutamadığım o sahne yine zihnimde, full hd ekranda…
Yıldırım Apartmanı, daire dört. Koyu kahverengi kapı önünde çeşit çeşit ayakkabılardan oluşan bir tabur. Yer yer değişiklikler oluyor; gidenler, gelenler… Döngü.
Oğlunu kaybeden halamların evine o kadar çok insan gelip gidiyordu ki… Önümden sürekli gelip geçenler. Kimi telaşlı, kimi ağlamaklı, kimi çığlık çığlığa… İzliyorum, izliyorum…
Buğulanmış ince küçük gözlerimin şaşkınlıktan pörtlediği o mefhum sahne…
Sürekli sofralar kuruluyor, kaldırılıyor; tekrar tekrar kuruluyor, kaldırılıyor. O vakit daha çok küçücüğüm ve aklım bunu anlamakta zorlanıyor. Bu sahne minik yüreğimi ürkütüyor, şaşkınlığım korkuya dönüşüyor.
Bu kadar büyük bir acının kor gibi yaktığı haneye, yeme içme derdinin adeta kâbus gibi çöreklenmiş olması… Bir duvar dibi, kapı ağzına yakın duruyorum. Sinmişim, sessizce izliyorum. Hiç kimse farkımda değil, fark edilmiyorum. Sanırım yine görünmezlik pelerinim üzerimde.
Tabii o zamanlar “elâlem” denen, insanlara hükmeden korkunç güçten, o zalim canavardan bihaberim. Büyüyüp ben de öğrenince —öğretilince— bileceğim, ondan adeta Dede Korkut hikâyelerindeki Tepegöz gibi korkulması gerektiğini.
Malum; işin ucunda ayıplanmak, elâlemin ağzına düşmek var, maazallah.
Bir de o güne dair görünüşüyle, giyimiyle hâlâ daha zihnimden silinmeyen ve asla unutamadığım çok farklı bir tip… Tıpkı eski Türk filmlerinden fırlamış adeta sinema perdesini yırtıp, üstündeki kostümüyle çıkıp gelmiş gibi. Şimdi tekrar gözümün önünde beliren o adam; beyaz renk takım elbisesi ve yine beyaz renk fötr şapkasıyla kısa boylu, tıknaz, orta yaşlı o emice…
Niye mi zihnime mıh gibi kazındı ve asla unutamadım onu? Çok kısa anlatayım. Çünkü bu kişi hemen hemen kurulan her sofraya oturup kalkıyor ve sürekli bir şeyler yiyip duruyordu.
Çocuk masumiyetimle cevabını bir türlü bulamadığım o soru düştü yine hatırıma: “Amca neden bir türlü doymuyordu ki?”
Evlat acısıyla kavrulan o hane, adeta esnaf lokantasına dönüşmüştü gözümde. Olacak iş mi? Olmayacak olsa bizim milletimiz hiç oldurur muydu?
Beyaz takım elbiseli, beyaz fötr şapkalı o adam, günümüzün moda tabiriyle çocukluk travmam oluvermişti bir anda. Bunu da ancak yıllar sonra keşfedecektim.
Şu yaşımda dahi hâlâ gittiğim cenazelerde, elime zorla tutuşturulmaya çalışılan o pide paketlerini, ellerimi yakmışçasına iterek geri vermeye çalışırım.
Evet, itiraf ediyorum…
Ben o yağlı pide paketlerinden korkuyorum.
Ölüm acısının girdiği haneler, birilerinin televizyonlardaki saçma sapan yemek programlarına benzememeli. Gıybetin rönesansını yaşamamalı. Cenaze sahiplerinin ne ikram edip etmediğinin sohbeti dönmemeli.
Acılar paylaşılınca hafiflemeliydi oysa. Cenaze evinden ayrılırken yük almalıydık sadece; kilo değil.




