
Hayrettin-i Tokadî Hazretlerinin Türbesindeyim. Hemen yanında bulunan küçük göleti izliyorum.
Tefekkür vakti…
Sağ tarafımda, geceki şiddetli yağmurun etkisiyle coşkun akan suyun sesi; sol kulağımda, adlarını bilmediğim şakıyan minik kuşların konçertosu.
Rüzgârın hafif esintisiyle nazlı yaprakların salına salına cilveleşmesini dinliyorum.
Ve görüyorum… Kapadığım gözlerimin önünde canlanan devasa tabiat sahnesinin temaşası.
Seslerin ve kokuların, her bir canla cezbeye gelerek döne döne seması.
Ağaçların, kuşların, rüzgârın, gökteki güneşin yansıması; yeşil ve mavinin eşliğinde Mevlevihane’ye dönüşen tabiat.
Dönüyor, dönüyorlar, birbirlerine karışıyorlar. Ve işte bir oluyorlar. Cismanî değiller artık; zaten gören de göz değil.
Açıldı tüm kapalı kapılar ve kalpler vuslata eriyor.
Asırlardır orada olan devasa ağaçlar muhafızlar… Onlar adeta bu türbenin ve meftun olan zatların koruyucuları.
Zikir hâlindeler şimdi tüm yapraklar. Virdleri işitiliyor: “Huuu…” Duyuyor şimdi gönül kilidini açanlar.
Hu’lar yükseliyor Ya Hay’ların eşliğinde; kendinden geçiyor, kendine varıyor. Salınan, sağa sola eğilip kalkan gövdeler… İşte tüm canlar.
Yer ve gök bir… Duaya kalkan eller, asumana uzanan tüm dallar, yapraklar hep yakarıştalar.
Türbenin en sessiz dervişleri su kaplumbağaları; onlar da zikirdeler.
Gölette kendi etraflarında pır pır dönüyorlar. Onlar dönüyor, döndükçe halkalar büyüyor ve kendilerinden geçiyorlar.
Toylardan biri mecnun olmuş; çıkmış sudan, vurmuş kendini yollara.
Âşık’ın yolu dikenli, can için tehlikeli.
Kanı döküldü Maşuk’un yoluna; kurban oldu körpe kaplumbağa.
Bile isteye yine giderdi âşık, ölüm olsa da menzilin sonunda.
Vuslatsa bekleyen, ölüm yoktu cana; değil mi ki adına Şeb-i Arûs demişti Pîr-i Mevlânâ.
Bütün âlem, O’nda yok olup yine O’nda diriliyor. Ben ben diyen diller, hiçlikte kayboluyor. Nur oluyor.
Ve tabiat en muazzam mevlevihane, her can ise o yola kurban bir derviş imiş.




