Doç. Dr. Erhan ÇaprazTöreli Yazılar

Mizaha bile tahammül kalmadı!

2002 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Halk Edebiyatı bilim dalında yüksek lisansa başlamıştım. Akademik bir makalenin nasıl yazılacağına dair aldığımız tecrübî bir ders için “Gülmece Kuramlarına Göre Kayseri Fıkralarının Yorumu” adlı bir yazı hazırlamıştım. Daha sonra okuması isteği ile yazıyı kendisine verdiğim danışman hocam da yazıyı çok beğenmiş olacak ki -yazı, derste de en beğenilen yazılardan biri olmuştu bu arada- yazıyı okuduktan bir hafta sonra bana “Erhancığım, bu yazıyı Erciyes Dergisi’nde hemen yayınlayalım” demişti.

Hocam, yazıyı söz konusu dergininin sâhibi ve yazı işleri müdürü olan Nevzat Türkten’e de vermiş olacak ki aradan uzun bir süre geçtikten sonra bir gün hocam bana “Nevzat Türkten Bey, yazını çok beğenmiş yayınlamak istiyor, fakat yazıyla ilgili olarak önce seninle görüşmek istiyor” demişti. Kalktım, aynı zamanda avukat olan rahmetlinin bürosuna gittim. Hoşbeşten sonra yaptığı karalamalardan üzerinde çalıştığı anlaşılan yazımı bana göstererek yazıdaki bazı fıkraları, “Kayserili bunları yapmaz; Kayserili bunları söylemez” diyerek yazımdan çıkarttığını söyledi. Ben de onun büyük yaşına ve bugün hâlâ Türkiye’nin yaşayan en uzun soluklu dergisi olan Erciyes’e büyük ve özverili gayretlerinden dolayı bu duruma sesimi çıkarmamış ve “Tamam” demiştim. Hâlbuki sözkonusu olan bir fıkra -doğrusu latife- idi. Bu kadar büyütülmesine açıkçası daha o zaman bir mânâ verememiştim.

Latifeler, toplumun sivrilen tipleri üzerine kurulur. Kayserili, Rizeli; Türk, Kürt, Ermeni; Yahudi, Müslüman ilh. bir tipdir ve dahası bunların hepsi geneli teşkil ve teşmil etmez. Dolayısıyla latifede temel gaye, toplumun sivrilen bazı tipleri üzerinden bunların sivrilen bazı olumsuz tavır ve davranışlarını ıslah etmektir. Bunu ise latife gülmek ve güldürmek yoluyla yapar. Bu bağlamda latife, gülmeyi âdeta bir cezalandırıcı olarak kullanması yönüyle de diğer tahkiyeli türlerden ayrılır.

Bizler ise bu durumdaki herhangi bir latifeye gülüp geçeriz. Dahası gülüp geçmemiz gerekir, zira latifenin tabiatı da bunu gerektirir. Burdan bir “kan davası” devşirmek ise büyük bir hatadır. Dolayısıyla tahkiyedeki sivrilen olumsuz tavır ve davranışlara tahammül nisbetinde latife bir mizaha (müzah) dönüşür. Böyle bir mizahtan da biz toplum adına sayısız faydalar temin ederiz. Her şeyden önce ise latifeye birlikte gülerek tevhidi tesis eyleriz.

Geçenlerde şarkıcı Mustafa Keser’in bir konseri sırasında anlattığı Kayseriliye dair bir latife; son olarak işadamı Rahmi Koç’un Kürt kadına dair anlattığı latife toplumda büyük bir infial oluşturdu. Aslında infialin kendisinin toplumda bir infial oluşturması gerekiyordu. Dedim ya latifenin tabiatı böyleydi. Diğer yandan Kürt kadını, bir başka yerdeki latifenin anlatımda hemen Türk kadını olabilirdi. Zira olmak zorunda idi; zira sözlü gelenek ortamı doğrudan bize bunu icbâr ettirirdi.

Anlaşılan her mes’elede olduğu gibi mizahta da tahammülü kaybettik! Fakat mizahtaki tahammül, diğer tahammüllere asla benzemez. Yukarıda dile getirdiğimiz üzere, “kan davası”na dönüşme gücü mevcuddur. Aman dikkat!

Söz konusu Kayseri fıkraları üzerine yazımı da belki merak edenler olur diye şuraya bırakıyorum:

https://academia.edu/resource/work/21726840

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu