EdebiyâtProf. Dr. Abdülkadir DağlarTöreli Yazılar

Konuşmak Altın Düşünmek Akçe

-Nasreddîn Hoca Şerhi - 15-

Konuşmak Altın Düşünmek Akçe

-Nasreddîn Hoca Şerhi – 15-

 

-Töreli pazarı düşünen

Töreli ticâreti konuşan

Özgür Çark kardeşime

bâkî muhabbetlerimle…-

*

Kapitalizm, rûhsuz bedenleri, mânâsız lâfızları ve özsüz sözleri çok pahalıya satmakta illüzyonist bir mahâret kazanmış bir tâcir-i fâcir… İsmet Özel, 1974 târihli Âmentü şiirinde “Dilce susup bedence konuşulan bir çağ” şeklinde nitelemişti, tek ve mutlak töreden sapmanın artık ölçülemez sınırlara ulaştığı kapitalist modernizm çağını… Zîrâ, modern çağ, sâdece bedene dâir modaların mânâdan yoksun ve yoksul bir şekilde hızlıca konuştuğu, konuşturulduğu çiğ bir çağ…

Aradan geçen yarım asır, bedenleri de susturmuşa benziyor; kıyâfet de yetmiyor, markalar ve logolar konuşuyor artık… Hele “yapay zekâ”, düşünceyi de susturacak gibi; düşünmek beş para etmez oldu; düşünce ürünleri ucuzdan ucuz, yolda bulunsalar alanları yok… Ya nerede kaldı “Söz gümüşse, sükût altındır…” çağı; yoksa bu töresöz de harc-ı lisân bir yalan mıydı..? Hele “Bin düşün, bir söyle…”; o da mı ucuz ve acûz bir öğüttü… Ne kaldı dilimizde, ne kaldı elimizde..?

Dahası, bir öğüt dili sayılan Türkçe’yi konuşanların dilinden bu vecîz töresözleri uzaklaştıran bu çağ, çocuklarımızın oyunlarına Fransızca’dan tekerlediği “Kutu kutu pense..!” (Écoutez écoutez pensez..!) sözünün “Dinle, dinle, söyle..!” anlamını da çoktan unutturmuşa benziyor -zâten hîç de öğretmemişti ki-

**

Düşünmek ve konuşmak…

Düşünmek, dışarıdan bakılınca görülmez, işitilmez eylemlerinden biridir âdemoğlunun; zîrâ, kökünde düşmek fiili bulunan bu düşünmek eylemi, dönüşlülük kipindeki bu hâliyle “kendisine düşmek, kendi içine düşmek, kendisinin peşine düşmek” anlamını ifâde etmektedir…

Konuşmak, özünde “birlikte ve karşılıklı bir şekilde konmak” ve hattâ “komşuluk (< konşuluk) yapmak” demektir… Düşünen, yânî ferd ferd kendisini aramak üzere yola düşen insânların, bu yolculukları esnâsında berâberce bir yere konduklarında yâhut konakladıklarında yolculuğun seyrine ve menziline dâir düşüncelerini paylaşmaları eylemidir, konuşmak…

Düşünmek bir iç eylem iken, konuşmak bir dış eylemdir… Düşünen insân evvelâ kendi içine ve özüne yönelirken, konuşan insânın yönü başka bir hemcinsine yâhut ötekine doğrudur…

Velhâsıl, konuşmanın konusu konmak, düşmek ve düşünmektir…

***

Tam da bu noktada, Töreli edebiyâtın en mühim şâheserlerinden birisini anmak îcâb eder: Mantıku’t-Tayr… Nişâbûrlu Ferîdüddîn-i Attâr’ın, te’lîfini 1187 yılında tamamladığı Mantıku’t-Tayr, “Kuş Dili” yâhut “Kuşların Konuşmaları” anlamına gelmektedir… Mâlûmdur ki, nutk kelimesinden türemiş olan mantık, “konuşmak” demektir… Dilbilgisi -yâhut gramer- kurallarına uygun ve insicâmı sağlam cümleler kurarak konuşmanın yanında, öncüllerle sonuçları ve önermelerle çıkarımları doğru bir şekilde cümlelere dökmenin ilmine de mantık denmektedir… Ezcümle, mantık kelimesi için “dil”, “düşüncenin dili”, “zihnin konuşması” gibi tanımlamalar yapmak da mümkün hâle gelmektedir…

İnsân dilleri karşısında “kuş dili”nin ya da “kuşların konuşması”nın hükmü nedir..? Kuşlar da bir yere konduklarında insânlar gibi mi konuşurlar..? Bu sorulara verilebilecek cevâblar muvâcehesinde, “mantıku’t-tayr” istiâresinin, esâsında bir lisân-ı hâl (hâl dili) olduğu söylenebilir; yânî, hikmet sâhibi ve hâl ehli insânların kuşlardan duymak istediği -veyâ duyduğu- konuşmaların cümlesidir, o…

Mantıku’t-Tayr, aslî vatanlarını merâk edip öz ülkelerini düşünerek bir araya gelen, hikmet kuşu Hüdhüd’ün kılavuzluğu ve başkanlığında da kendi özlerini aramak üzere kendi hikâyelerinin peşine düşen bir kuş topluluğunun, Kâf Dağı aynasında Sîmurg’u, yânî yine biaynihî kendilerini bulmalarının hikâyesidir… Dolayısıyla, düşmek-düşünmek ve konmak-konuşmak eylemleri, kuşların bu hikâyesinde aslî mânâlarını kavramaktadır…

Çeşitli binlerce kuşun müşterek hikâyesi olan Mantıku’t-Tayr’da başta bülbül, papağan, tâvûs, kaz, keklik, hümâ, doğan, balıkçıl ve baykuş olmak üzere pek çok kuşun Hüdhüd’le konuşmalarına yer verilmiştir; kuşların her biri, müstakbel yolun muhtemel zorluklarından bahsederek mâzeret beyân etseler de, Hüdhüd yolun seyriyle alâkalı cevâbî konuşmalarıyla hepsini iknâ etmiştir… Anlaşılmaktadır ki, mantık, -bir bakıma yola ve yolculuğa- iknâ etme san‘atıdır da…

Töreli edebî dâirede kuş, konuşmak ve düşünmek kelimeleri bir araya geldiğinde -Ferîdüddîn-i Attâr’ın da kısmen çağdaşı sayılan- Nasreddîn Hoca’nın o meşhûr latîfesinin akla düşmemesi neredeyse imkânsızdır… Neydi ve nasıldı o latîfe; geliniz, birlikte okuyup hâtırlayalım ve birlikte düşünüp konuşalım:

****

Hoca pazarda gezinirken bir kuşun 2 altına satıldığını görür; hayretler içerisinde söylenir:

– Şu küçücük kuş 2 altına satıldıysa, benim koca hindi de en azından 20 altın eder..!

Hoca, bir hevesle evine gider, hindisini kaptığı gibi pazara döner, müşterî beklemeye başlar… Gelin görün ki, hindi için 2 akçeden fazla veren alıcı çıkmaz…

Vaziyet karşısında şaşkınlığı iyice artan Hoca artık daha fazla dayanamaz, biraz da cân sıkıntısı içerisinde bağırıp çağırır:

– Hîç insâfınız yok mu, ey ahâlî; biraz evvel yumruk kadar bir kuşun 2 altına satıldığını görmediniz mi ki koskoca hindiyi 2 akçeye almak istiyorsunuz..?

Müşterîler feverân hâlindeki Hoca’ya derler ki:

– Hocam, o kuş papağandı; hüneri var, konuşur o..!

Hoca’nın hikmeti bu, hîç altta kalır mı:

– Ne var bunda; elin papağanı konuşursa, benim hindim de düşünür..!

*****

Latîf hikmetlerle yüklü bulunan bu latîfenin derûn aynasında acabâ hangi hakîkatler tecellî etmektedir; batnını şerh ederek mazmûnunu görmeye çalışalım:

𝟎 Pazardan murâd, dünyâdır… Pazardaki ahâlî, ancak akl-ı me‘âş (günlük geçimlik akıl) seviyesinde yaşayabilen, hâl ve hareketlerini de ancak o dünyevî akla göre tanzîm edebilen halktır… Hoca ise, hâdiseleri basît dünyevî akılla değil de akl-ı me‘âd (dönüşü düşünen akıl) ile düşünüp değerlendirebilen ve îcâb ederse de ancak ondan sonra konuşan bir insândır…

Hoca, halkın arasında Hakk’ın adamıdır, kalabalıklar içerisinde tek ve yalnız insândır…

𝟏 Papağandan murâd, gözü ve gönlü dışarıda, çok ve boş konuşan, taklîd ehli, hafîf ve alık insândır; hindiden murâd ise, iç ve öz sükûnunu elde etmiş, sükût hâlinde bulunan, tahkîk ehli, vakûr ve ayık insândır…

Düşünmek, içten konuşmaktır… Düşünmek, iç konuşmalar ve öz muhâsebeler yaparak kendi değerini keşfetme imkânı verir… Dinlemeyen, düşünmeyen ve düşünmeden konuşan insânlar, ahâlînin diğer ferdleri arasında kendi öz değerlerini bilemezler ve kendilerine hâs yerlerini bulamazlar…

Öte taraftan, kendilerini mütemâdiyen başkalarının tantanalı pazarlayıcı konuşmalarına ve gürültülerine mâruz bırakan, sürekli “dedi ki, demiş ki, diyorlarmış ki” dedikodularıyla meşgûl olarak oradan oraya aktarma yapan insânlar da düşünmeyi ve konuşmayı öğrenemeyecekleri gibi kendilerine güvenlerini de aslâ kazanamazlar, kendilerini mechûl ve edilgen kalmaya mahkûm ederler…

İnsânın, öz aynasında kendisini görebilmesi ve kendi kâbiliyetlerini keşfedebilmesi için kalabalığa değil, sükûnete ve sükûta ihtiyâcı vardır… Pazar hengâmesinde sıhhatli düşünmek de muhâldir, mantıklı konuşmak da…

𝟐 Papağan, ibret dersine muhtaç ahâlîyi; hindi de, kendisini ibret dersi vermekle me’mûr ve muvazzaf sayan Hoca’yı temsîl etmektedir…

Hoca, mensûbu bulunduğu ahâlîyi gafletten ayılmaya ve düşünmeye dâvet ederek bir bakıma kendisini de korumaya çalışmaktadır… Zîrâ, düşünen bir insânın, düşünen başka insânlarla konuşmaya, kendisini onların aynasında görmeye ihtiyâcı vardır… Düşünmeyen ve düşünmeden konuşan insânların arasında bulunan bir insân, zamânla onlara benzemeye başlar; böyle bir tehlike dolayısıyla, düşünen insânlar inzivâya çekilerek kendilerini kalabalığın alıklığından emîn tutmaya çalışırlar…

𝟑 Hoca, ahâlînin aksine, bu dünyâlık değerlerin uzağında durmakta, dünyevî değer yargılarına yabancı duruşunu muhâfaza etmektedir… Ahâlî, papağanın rengine ve kibâr görünüşüne aldanarak alenî konuşma eylemine değer verirken, Hoca da çirkin ve kaba görünüşlü hindide var saydığı muhtemel ve muhayyel bir özelliğe, yânî farazî gizli düşünme kâbiliyetine kıymet vermektedir…

Hoca, konuşamasalar da -akl-ı hayvânî ile- düşündükleri var sayılan hayvanları, düşünmeden konuşan insânlara tercîh etmektedir; yânî, çok konuşmalarına rağmen içi dolu, mantıklı ve mânâlı cümleler kuramayan insânlara karşılık, konuşamayan ama duruşlarıyla ve bakışlarıyla düşünürmüş intıbâı bırakan hayvanları yeğlemektedir…

𝟒 Eski devirlerde, papağan, İpek Yolu ile Baharât Yolu üzerindeki memleketlerden daha çok tüccârlar vâsıtasıyla Anadolu’ya -yânî Rûm diyârına- getirilen nâdir kuşlar arasında sayılıyordu; dolayısıyla, papağana verilen değer, kısmen de onun turfa ve yabancı oluşundan kaynaklanıyordu… Hindi ise, papağana nazaran daha yaygın olduğu ve çok daha fazla sayıda bulunduğu için, daha yerli bir kanatlı türü sayılmış olabilir…

Gâfil ve ham ahâlî eldekini, yânî elâlemdekini üstün tutarken, irfân ve kemâl sâhibi Hoca ise ildekine, yânî evdekine kıymet vermektedir… Zîrâ, yabancı, renkli ve türedi modalar hızla gelip geçicidirler; ancak, yerli, tabîî ve Töreli kıymetler dâimî olarak kalıcıdırlar, nesilden nesile aktarılarak yaşarlar…

Hoca, tabîî ki papağanı tanır ve bilir; lâkin, ahâlînin, ildeki ve evdeki imkânların, nîmetlerin farkına varması gerekir… Hoca’nın gâyesi, ahâlîyi öz ve kök değerler husûsunda uyandırmak, şuûrlandırmak ve hassâs hâle getirmektir…

Hâsılı, Hoca, evdeki hindiyi elâlemdeki papağana değişmez…

𝟓 Bu dünyâlık sıradan pazar ahvâline gâyet alışkın görünen ahâlîye karşılık, Hoca, dünyâ pazarında dâimâ hayret ve taaccüb hâlinde şaşkın şaşkın gezinen, pazarın alelâdeliğine ise hîç bir zaman alışamayacak olan, tekâmül ehli, kâmil bir kimsedir…

Kâmil insânlar hayât yolculuklarını hayret makâmında devâm ettirirler… Hayret, aynı zamanda, Mantıku’t-Tayr’daki kuşların meşakkatlerle dolu yolculuklarındaki zorlu temâşâ vâdîlerinden birinin de adıdır…

******

Mantıku’t-Tayr’ın Sîmurg yolcuları arasında Hüdhüd’le konuşan papağan da vardı, bu mâlûm… Lâkin, konuşarak ve iknâ edilerek yola düşen papağan, acabâ, menzile çıkabildi mi, kanâat Kâf’ına varabildi mi, Sîmurg’a vâsıl olabildi mi..? Bu bilinmez…

Pekâlâ, ya hindi… Hüdhüd’le konuşmayan yâhut konuşup da ismi anılmayan veyâhut da onunla konuşmaya lüzûm görmeyip sâdece menzili düşünerek yola düşenler arasında, acabâ, hindi de var mıydı..? Bu da bilinmez…

Lâkin, söz konusu olan, Hoca’nın düşünen hindisi ise, söyleyelim ki, kanâatıyla Kâf Dağı’na ulaşıp Sîmurg’da kendisini görenler arasında, mutlakâ o da vardı… Çünkü, Hoca’nın nazarında o, yola düşmek için konuşarak iknâ edilmeye lüzûm görmeyecek kadar düşünceli bir kuştu…

Aslî vatan arayışı Töreli bir insiyâktır ve bu sevk-i tabîîye uyarak yola düşmek de Töreli bir eylemdir… Menzile ise, meşakkatli yolu göze alan ve temâşâ usûllerini bihakkın gözeten Töreli yolcular varabilirler ancak…

*******

Hulâsa-yı merâm ve hâtime-yi kelâm…

Bu latîfe muvâcehesinde dünyânın umûmî manzarası şöyle:

Papağan misâli, başkalarını taklîd eden, yersiz, gereksiz ve boş konuşan, dedikodu ehli insânlar -altın kafeslerde- meclislerin baş köşelerinde îtibâr bulurlar… Hindi misâli, hakîkî mânâda düşünen, ama kendilerini pazarlamayan insânlar ise ancak -kümeslere- kendi zâviyelerine lâyık görülürler…

Hoca’nın gâyesi de bu çarpıklığa işâret etmek, cemiyette hakkın ve hakîkatın tahakkuk etmesini sağlamaktır…

Huve’l-Hâdî…

Vesselâm…

Abdülkadir Dağlar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu