İctimâiyatProf. Dr. Abdülkadir DağlarTöreli Yazılar

Bedeniyet ile Medeniyet

Abdülkadir Dağlar

Bedeniyet ile Medeniyet

Çoktandır “medeniyet” kelimesinin karşısına, onun zıddını ifâde edebilecek bir kelime düşünmekteydim…  Zîrâ, medeniyet, “medîne” kelimesinden, medîne de “dîn” kelimesinden gelmekteydi; dîn ile alâkası olmayan, dahası dîni red ve inkâr üzerine kurulan herhangi bir yapı yâhut dizgeler bütünü medeniyet kelimesi ile ifâde edilmemeliydi… Zîrâ, medeniyet, “ed-dîn” olan, yânî mutlak dîn olan “İslâm” zemîni üzerinde ve etrâfında teşekkül eden beşerî, ictimâî ve küllî bir yapı olarak şifâhî, kitâbî, ilmî, irfânî, edebî ve medenî bir külliyâtın adı idi… Nasıl olurdu da, “paganist-hıristiyanî” -ki hıristiyanlık, İsevî İslâm’ın tahrîf edilmiş şekli olarak, nebevî töreden sapmanın bir adıdır- temel üzerinde kurgulanan ve kurulan materyalist, kapitalist, pozitivist, modern ve hattâ emperyalist karakterli, “töre” ve “ahlâk” tanımayan, mânâdan ve mâneviyattan uzak, maddeci, rûhsuz bir yapılar bütününe medeniyet vasfı verilebilirdi; “Batı Medeniyeti” gibi…

Aramakta olduğum kelimeyi dün buldum… Dün sabah yapmış olduğum “Beşeriyyet, iki bölüktür: 1. Bedenîler, 2. Medenîler… Dünyâ, bedenîlerle medenîlerin mücâdele meydânıdır…” şeklindeki paylaşımım, bana bu hususta içime sinen bir ilham da vermiş oldu: artık, “medeniyet” kavramının karşısına “bedeniyet” kavram kelimesini teklîf edebilir, kullanabilirdim…

Bedeniyet… Yânî bedenîlik… Bedene âit şeylerin, bedene has husûsiyetlerin takdîm edilerek öne alındığı, mutlaklaştırıldığı yapı, dizgeler bütünü…

Medeniyetimizin medenî külliyâtı, yânî töreli edebî külliyâtımız, bâzı ikili mefhumları çokça zikreder: madde-mânâ, cân-ten, kâlıb-rûh, lafz-mânâ, cevher-araz, zâhir-bâtın, iç-dış, kabuk-öz, şekil-muhtevâ, fizik-metafizik gibi… Bunlarla berâber, rûh-beden de bu dâirenin ikili unsurları arasında yer alır… Bunlardan, mânâ, cân, rûh, cevher, bâtın, , öz, muhtevâ ve metafizik medeniyetin dikey istikâmetli esâsını teşkîl ederken, bedeniyet kendisini yatay yüzeyli madde, ten, kâlıb, lafz, araz, zâhir, dış, kabuk, şekil, beden ve fizik unsurlarıyla tanımlamakta, ifâde etmektedir…

Medeniyet töreliliktir…

Medeniyet töreli olana, bedeniyet ise türedi olana taalluk eder…

Yatay yüzeyli mevcûdât âlemini dikey mükevvenât evreniyle mümkün ve kâim gören medeniyet, bu kabûlüyle törelidir, bedeniyetten ayrılır… Çünkü, bedeniyet, kendisine has mefhumlar dâiresini sâdece yatay düzlemin fizik varlıklar dünyâsı etrâfında şekillendirmiştir…

Medeniyet her nazarda Arş’tan Arz’a ve Arz’dan Arş’a töreli dikey bir devr-i dâimi hesâba katarken, bedeniyet yatay düzleme âit olan şeyleri yine yatay yüzeyin imkânlarıyla anlamaya ve açıklamaya çalışır… Medeniyet arazî olan şeyleri onların cevherleriyle ifâde etme usûlünü benimserken, bedeniyet cevherî kök değerlere îtibâr etmez; bedeniyet için, arazî olanın bizâtihî kendisi de -cevherinden müstakil olarak- husûsî kıymet ve ehemmiyeti hâizdir…

Medeniyet bedenin ancak rûh sâyesinde ayakta kalabileceği fikri üzerine inşâ edilirken, bedeniyet  bedenin ayakta kalmasını yine bedene âit fizikî ve kimyevî unsurlara bağlı saymaktadır… Medeniyet şekilden ziyâde muhtevâya kıymet atfederken, bedeniyet şeklin bizâtihî kendisini de değer bakımından yeterli bulabilmektedir… Medeniyet kâlıbın güzelliğini onun rûhuyla kâim görürken, bedeniyet güzelliği sâdece kâlıbda aramaktadır…

Medeniyet cemiyetçi, bedeniyet ferdiyetçidir; bedeniyet tek tek ferdleri öne çıkartıp mutlaklaştırırken, medeniyet bütün ferdlerin müşterek husûsiyetleri ile değerleri etrâfında ve bütün ferdlerin sığınabileceği büyük çatı altında küllî bir yapı inşâ etme gâyesini taşımaktadır… Medeniyet ferdlere cemiyete karşısında vicdânî bir mes’ûliyet yüklerken, bedeniyetin hedefi ferdî vicdânı öldürüp yok etmektir; nitekim, vicdan, ferdi kendisinin üstündeki hakîkatlara bağlayan en köklü bağdır…

Töreli medeniyet binâsı…

Medeniyet, töreli kavramlar kılavuzluğunda teşekkül eden töreli bir bünye, hakîkatlı bir binâdır… Medeniyet, kendisini teşkîl eden cemiyetlerin fıtrat, hilkat, hayr, hakîkat, hikmet, mârifet, sıhhat, sıdk, selâmet, adâlet, emânet, salah, nizam, mîzan gibi kök değerlere bağlı kaldıkları nisbette; ferdlerinin ise ahlâk, vicdan, hakkâniyet, sadâkat, mürüvvet, fütüvvet, hamiyet, cesâret, teslîmiyet, tevekkül, tevâzu, uhuvvet, ferâgat, vefâ, ihlâs, ihsân gibi töreli oluş ve kalış ilkelerini koruyup yaşattıkları müddetçe köklü, sahih ve metin bir yapı arzeder ki, bu, Kur’ân’da “bunyânun mersûs (taşları ve duvarları birbirine sıkıca kenetlenmiş bir binâ)” (Saff / 4) tâbîri ile anlaşılabilir…

Bedeniyete gelince, o, bütün bu kök değerlerden ve töreli ilkelerden yoksunluk ve yoksulluktur… Bedeniyet, kendi sahte ve sanal varlığını ferdleri yaratılışın aslî çizgisinden uzak tutmak ve cemiyetleri de türeyişin töresine yabancılaştırmakla mümkün ve kalıcı sanmaktadır… Bedeniyet, yanılanların, sapanların, yanlışta ayak direyenlerin zorla ayakta tutmaya çalıştıkları, çürük temelli, eğri sütunlu binâ gibidir ki bunu “Ve inne evhene’l-buyûti le-beytu’l-‘ankebût (Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir.)” (Ankebût / 41) âyetindeki dayanıksız örümcek evine benzetmek mümkündür…

Medeniyet, mîzânî bir nizâm üzerine kurulur, inşâ ve ihyâ edilir… Adâlet mîzânına ve salah nizâmına uymayan fâsid ve çürük yapı ise, ancak bedeniyet olabilir; zîrâ, bedeniyet, zulm ü fesâd üzerine kuruludur… Nitekim meşhur meseldir:

Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur…

Bedeniyet zulm ile berbâd olanların, medeniyet ise adl ile âbâd olanların çatısıdır… Zulmet kargaşası ve fesad düzensizliği, medeniyetin değil, ancak bedeniyetin alâmeti olabilir…

Bedeniyet şerrin ve bâtılın yayılmasına destek verirken, medeniyet hayrın ve Hakk’ın hâkimiyetine hizmet eder… Bedeniyet fısk u fücûra çalışırken, medeniyet sulh u salâhı kurup korumaya gayret eder… Bedeniyeti ortaya çıkartan ana sâik kuvvet ve şehvet iken, medeniyet hikmet ve hakîkattan beslenir…

Moda bedeniyeti…

Medeniyet, gökyüzünün dâimâ aynı ve dâimâ yeni kalan sâbit kök değerlerinden ilhâmını alır ve  bu değerleri tâlim ve telkîn eder… Bedeniyet ise, yeryüzünün, yânî ay altı âleminin sürekli değişen, yıpranma, eskime ve demode olma yasalarıyla mâlûl değişken değerlerinden beslenir; değişkenliği normlaştırır ve sürekli değişikliği normalleştirir…

Bedeniyet, dâimîlik arzetmeyen, hızla geçici, batıcı modaların ve yatay yeryüzü düzleminde sözde idealize edilerek idolleştirilen bedenî modellerin hükümranlaştırıldığı, sürekli değişken, kaotik ve karmaşık bir zihnî yapıdır; o kadar ki, bu yapıda, bir şeyi bıraktığın yerde bulmak kâbil değildir… Bu durum, “moda bedeniyeti” tâbîrinde tam ifâdesini bulabilir…

Beden, rûhu taşıması ve görünür kılması gereken hâricî bir unsurdur; tıpkı cevherini mündemiç araz, özünü taşıyan kabuk, muhtevâsını gösteren şekil gibi… Umûmiyetle beden kelimesiyle kasdedilen şey, bedenin batnına dâhil unsurları değil, bedenin gözle görülebilen, elle tutulabilen deriden, yüzden ve kıllardan müteşekkil dış tabakasıdır… Bu zâhirî tabaka, âdetâ, et ve kemik unsurları ile berâber, bütün iç uzuvları içerisinde taşıyan bir torba mesâbesindedir… Bu cümleden hareketle, bedeniyetin de bir torbacılıktan öteye geçmediğini söylemek gerekir… “Moda” tâbîriyle şuûraltlarına empoze edilen, sâdece görüntüye ve gösterişe ehemmiyet atfederek özü ve rûhu görmezden gelen, gelip geçici bedenî akımlar, esâsında birer torbacılıktan, birer paketleme ve ambalajlama ameliyesinden ibârettir…

Medenî ile bedenî…

Medeniyetin mümessili medenîler ile bedeniyetin temsilcisi bedenîler arasında ne gibi farklar gösterilebilir..?

Medenî insan, ıslâh eden sâdık kimsedir; bedenî insan ise, ifsâd eden fâsık kişidir… Medenî, âdâlet ve hikmetle hükmeder; bedenî ise, zulmet ve şiddetle yargılar… Medenî, emin ve sâlim olur; bedenî ise, fâcir ve hâin olur… Medenî, ictimâî sıhhat ve selâmetin peşindedir; bedenî ise, nefsânî zevk u sefâhatının pençesinde bedenî hazlarının zebûnudur…

Medenîler, dalâlet ve tuğyandan; bedenîler ise, ibâdet ve itâattan kaçarlar… Medenîler, her dâim ilmin ve irfânın tâlibidirler; bedenîler ise, gaflet ve cehâlet batağına battıklarının farkında bile değildirler… Medenîlerin rehberi, din ve îmandır; bedenîler ise, nifak ve küfr yoluna sapmışlardır…

Medeniyet, medenîlere izzet kazandırır, medenîlerin dikey istikâmette yükselmelerini te’mîn eder; bedeniyet ise, bedenîleri daha da zillete düşürür, yatay düzlemde süründürüp sonunda rezîl eder… Medeniyet, medenîlere selâmet ve nîmet cennetlerinin yolunu gösterir; bedeniyet de, bedenîleri cehennem zindanlarına sürükler…

Bedeniyet batıcıdır…

Medeniyet bâkî, bedeniyet ise bâtıl bir teşekküldür…

Dîn esâsı üzerine inşâ edilmiş bir küllî bir yapı olarak medeniyetin mihveri, hazret-i İbrâhîm’in -aleyhisselâm- seyr ü temâşâsı netîcesinde söylediği “Lâ-uhibbu’l-âfilîn. (Batanları sevmem.)” (En‘âm / 76) sözünde mündemiç bir nazarî îmandır… Yânî, medeniyet, fenâ ile mâlûl geçici, göçücü ve batıcı olan şeyler üzerine değil, bâkî ve kalıcı kıymetler üzerine inşâ edilmiştir; töre var oldukça medeniyet de var kalacaktır…

Bedeniyet ise, tıpkı insan bedeni gibi, muayyen bir ömre bağlıdır, muvakkattir, vakti sâati geldiğinde çöküp göçmeye mahkûmdur… Yânî, medeniyete kıyasla bedeniyet, “Ve kul câ’e’l-hakku ve zeheka’l-bâtıl inne’l-bâtıle kâne zehûkâ. (De ki: “Hak geldi, bâtıl yıkılıp battı; zâten, bâtıl yıkılıp batmaya mahkûmdur.”)” (İsrâ / 81) âyetinde ifâdesini bulan bâtıl ve batıcı bir yapıdır…

Medeniyet tektir…

Ferdleri de cemiyetleri de yaratan, yaşatan ve göçüren Allâh’ın indinde töre tek ise, yânî tek ve mutlak dîn İslâm ise, medeniyet de tektir ve mutlaktır… Dolayısıyla, “İslâm Medeniyeti” tâbîrindeki İslâm kelimesi bile, esâsında zâiddir, fazladandır; sâdece “Medeniyet” demek kâfîdir, mefhûmunu ifâde etmeye kâbildir…

Töreden sapanları, töre dâiresinden taşanları medenî saymak, onlara medeniyet atfetmek ise büyük hatâdır… “Batı Medeniyeti”, “Doğu Medeniyeti”, “Mezopotamya Medeniyeti”, “Avrupa Medeniyeti”, “Asya Medeniyeti” gibi tâbirlerin boş ve bâtıl olduğunu söylemek lâzımdır; zîrâ, umûmu şâmil bu isimlerin bünyelerinde töresizler de mündemiç hâldedir… Hele de Batı’nın, yânî Avrupa ve Amerika’nın ortaya koyduğu bireysel ve sözde sosyal yapı, kelimenin tam anlamıyla bir “bedeniyet”tir…

Hulâsa…

Töredendir: her şey zıddı ile yaratılmıştır; medeniyet de zıddı olan bedeniyetle kâim ve mânîdardır… Denilebilir ki, bedeniyet, rûhu çekilip alınmış, cânsız ve mânâsız medeniyettir… Medeniyetin ufkunda cennet, bedeniyetin umkunda ise cehennem yer almaktadır… Vesselâm…

Bedenîlerin şerlerinden mahfuz, medenîlerin hayrlarıyla mesrûr olmak niyâzıyla…

Abdülkadir Dağlar

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu