DilDoç. Dr. Abdülkadir DağlarEdebiyât

Kall – Kıllet – Kulle Kelimelerine Dâir

 

-İstiklâl Marşı 102 Yaşında-

İstiklâl Marşı’nın hâtimesini

Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklâl

mısrâıyla yapmıştı, Mehmed Âkif, hayâtı boyunca da her mekânda ve her mahfilde, her yazısında ve her sözünde, “İstiklâl, Hakk’a tapan milletimin hakkıdır…” şuûrunu haykırmıştı…

Hakk neydi..? Hakk kimdi..? Tapmak ne demekti..? Millet kimdi..? İstiklâl neydi..?

Âdetâ tek mısrâda koskoca töreli medeniyeti kuran töreli milletin târîf edilişiydi bu…

Töre, hakk ve hakîkat yoludur… Töre, Hakk’ın yoludur… Töre, ancak ve ancak Hakk’a tapma yoludur… Töre, Hakk’a tapan milletin yoludur… Töre, istiklâlin ancak Hakk’a tapmakla mümkün olduğunu gösteren yoldur…

Hakk ve hakîkat, fânî dünyânın en gerçek gâyesidir… Hakk, töre’nin menzilidir… Hakk, töreli yolcuların uğruna cân fedâ ettikleri “Kızıl Elma”dır… Hakk, hakîkî mânâsını ancak Cenâb-ı Hakk’ın zâtında kavrayan cevherdir…

Hakk, el-Hakk, “tek gerçek, mutlak gerçek, mutlak gerçeklik” anlamında Esmâ’ü’l-Hüsnâ’dan bir ismullâhtır… Cenâb-ı Hakk, töre’nin mebde’i ve me‘âdıdır… Cenâb-ı Hakk, kulları için yine kendi zâtına dönüş yolunu gösteren töreyi yaratandır…

Tapmak, töre’nin ve törelilerin “Ve mâ halaktu’l-cinne ve’l-inse illâ li-ya‘budûn… (Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım…)” (Zâriyât / 56) âyetinde belirtilen mutlak hayat gâyesidir… Hayat gâyelerinin şuûrunda bulunan töreli insanlar ancak Cenâb-ı Hakk’a taparlar…

Millet, ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’a tapan töreli insanların, aynı töreli gâye etrâfında bir araya gelerek oluşturdukları topluluktur… Millet, Cenâb-ı Hakk’a tapma töresi uğrunda, kendi hayat ve menfaatlarını hesaptan düşürebilme ve geriye atabilme vasfıyla donanmış töreli insanlardan müteşekkil bir yapıdır…

İstiklâl, hakîkî mânâsını ancak Cenâb-ı Hakk’a kullukta ve tapmakta bulan kavramdır… Töre yolunun ve töreli yolcuların en temel vasfıdır, istiklâl…

Böyle bir dîbâcenin ardından gelelim istiklâlin iştikâkına…

Aynı babanın sulbünden ve aynı ananın batnından çıkmış, şakîk ya da şakîka adı verilen diğer kardeş ya da kardeşlerini bulabilme ameliyesine iştikâk dendiği mâlûmdur… Kavramların ve kelimelerin kardeşlik ve soysop alâkalarını bulmak da iştikâk dâiresinde adlandırılır… Pekâlâ, “millî marş” mâhiyetiyle Türk milletinin alâmet-i fârikası sayılan bir şiirin adındaki istiklâl kavram-kelimesi hangi âilenin bir ferdi olabilir..? Yânî, istiklâl kelimesinin iştikâkı hakkında neler söylenebilir..?

Kall, “yüklenip taşımak, yükünü sırtlanıp götürmek” anlamındadır…

Kıllet, “azlık, azıcık olmaklık” anlamına gelmektedir… Bu kelimeden türevlenmiş, sıfat-ı müşebbehe cinsinden kalîl kelimesi vardır ki “az, azıcık” demektir…

Kulle, “yüksek bir yerin tepe noktası; dağın zirvesi; damın veyâ çatının uç kısmı; kule” anlamlarında kullanılmaktadır…

Kall, ancak kendisine yetebilen kuvvetiyle, ancak kalîl -yânî azıcık- bir yükü yüklenip götürebilmektir… Kall, menzile yetebilecek kıllet ölçüsünde bir yol azığını yüklenip taşımaktır..  Kall, koskoca bir dağın, kendisine nisbetle küçücük kullesini, yânî zirvesini yüklenip sırtında taşımasıdır…

Kıllet, hayâtın töreli yolunda levâzımdan sayılan şeylerin, seyrüsefere mânia teşkîl etmeyecek bir yük olarak kalli, yânî taşınabilmesi için yolcudan yolcuya değişebilen azlık ölçüsüdür… Kıllet, kâinâtın mecâzî kullesine -yânî Arş-ı âlânın uç noktasına- doğru yürüyen yolcunun, yanına en çok alabileceği mikdârı gösteren, “efrâdını câmi‘, ağyârını mâni‘”lik ölçüsüdür…

Kıllet, insan nefsine yönelik töreli terbiye usûlünde ise şu üçlü tavsiyenin temel ölçüsüdür:

Kıllet-i ta‘âm… Yeme azlığı ya da azıcık yeme… Ancak seni taşıyacak mikdarda yemek ye, sana yük olacak fazla yemeği yeme… Yânî, sen yemeği taşıma, yemek seni taşısın… Az yemek, bedeni nurlandırır…

Kıllet-i menâm… Uyku azlığı ya da azıcık uyuma… Ancak günün yorgunluğunu atabilecek kadar uyu, seni daha da yoracak fazla uykudan uzak dur… Az uyumak, kalbi nurlandırır…

Kıllet-i kelâm… Konuşma azlığı ya da azıcık konuşma… Sâdece öz merâmını ifâdeye yetecek uzunlukta konuş; sözün, sâdece aslî mânâsını yüklenmiş olsun, gereksiz yüklerinden ise berî olsun… Zîrâ töresözdür, söylenmiştir ki: “Hayru’l-kelâm mâ kalle ve delle… (Sözün hayırlısı, az ve kısa olmakla berâber -çok şeye- delâlet edenidir…)”… Az konuşmak, mantık ve fikri nurlandırır…

Kulle, altında kendisini taşıyan dağdan -ya da yüksek bir yapıdan- daha küçük, daha kılletli -yânî daha kalîl– olan tepe noktasıdır… Kulle, kılletle kanâat eden insânın makâmı sayılan beşeriyyet dağının en yüksek evci ve ucudur…

Töreli Türk şiirinde felekler birbiri üzerinde yükselen dağlara benzetilmiş, onların en üstünde de Arş feleği tasavvur edilmiştir ki bu anlamda Arş, tüm feleklerin kullesi sayılmıştır… Tüm felekler Arş’a bağlı, Arş hepsinden bağımsız, yânî müstakildir… Meselâ, Arş’ın dönüş istikâmetinin, altındaki tüm feleklerin aksi istikâmette olduğu kabûl edilmiştir… Bu anlamıyla Arş, istiklâlin timsâlidir… Denilebilir ki bir beşer için “mutlak istiklâl”in mekânı ya da makâmı Arş’tır, Arş’ın kullesidir…

Bu bağlamda, İstiklâl Marşı’nın

O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım

Her cerîhamdan İlâhî boşanıp kanlı yaşım

Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na‘şım

O zaman yükselerek Arş’a değer belki başım

mısrâlarında da, bir beşerin yükselebileceği en üst makâmın Arş olduğuna dikkat çekilmektedir…

Kezâ, şiirlerdeki efsânevî “Kâf Dağı”ndan murâdın da Arş olduğu bilinmektedir… Bu telâkkî dâiresinde, Kâf da kâinâtın kullesi sayılmaktadır… Kulle-yi Kâf, yânî Kâf kullesi ya da Kâf’ın kullesi, kıllete kanâat getiren, Kâf’ın altındakiler karşısında istiğnâ sâhibi olan insân-ı kâmile ihsân edilen en üst makamdır…

Azmîzâde Hâletî’nin

Dâmeninde geşt ider ‘Ankâ beni gör kim benüm

Kulle-yi Kâf-ı kanâ‘atdür demâdem meskenüm

beyti ile Süheylî Ahmed bin Hemdem’in

Ben ol ‘Ankâ-yı sahrâ-yı kemâl-i fazl u ‘irfânem

Firâz-ı kulle-yi Kâf-ı kanâ‘at âşyânumdur

mısrâlarında geçen kanâat, Kâf’ın altındaki her şeyin fânî ve kalîl olduğu şuûrunu taşımak, fânî olan şeyler arasında kıllete rızâ göstermek ve kalîl olanla yetinmektir… Bu anlamıyla kanâat, insânı “Az tamah, çok ziyan getirir…” töresözünün îkâz ettiği ziyandan muhâfaza eder…

Azîz Mahmûd Hüdâyî ise, kanâat Kâf’ının kullesindeki Ankâ kuşunun makâmının, “hakîkat burcu” olduğunu ifâde etmektedir… Bu burç, “hakîkat Kâfı’nın kullesi”, -teşbîhi câizse- Hakk’ın kullesi, yânî Arş-ı âlâdır… Oraya ancak aşk ile ulaşılabilir; sineklerin kuvveti oraya çıkmaya yetmez, orası yalnız Ankâ’nın mekânıdır:

Ey Hüdâyî hâlet-i ışkı ne bilsin her meges

Kulle-yi Kâf-ı hakîkat murgıdur ‘Ankâ-yı ışk

Gel gelelim istiklâl kelimesine…

İstiklâl, kall, kıllet ve kulle kelimeleri ile müştakk -yânî kökteş- bir kelime olarak istif‘âl vezninde tezâhür ve temâyüz etmiştir, “başkasına âit yüklerden sıyrılmak, başkasına yük olmamak, sâdece kendi yükünü yüklenip taşımak; başkasına bağlı ya da bağımlı olmamak; bağımsızlık” anlamlarına gelmektedir… İstiklâl kelimesinin ism-i fâ‘ili olan müstakıll kelimesi de pek çok alanda “sâdece kendi yükünü taşıma yönünde bir azim ve gayret beyân eden; başkasına bağlı ya da bağımlı olmayan; bağımsız” gibi anlamlarda kullanılmaktadır…

İstiklâl, ne zâlimlerin yükünü taşımak ne de mazlûma yük taşıtmaktır… İstiklâl, kendi yükünü kendi taşımak, kendi işini kendi görmektir… Zâlimlere bağlı ya da bağımlı olan insan ya da millet, onlara âit olan yüklerin de altına girer ve onları taşır… Buna karşılık hakîkî istiklâl, mazlûmların yükünü onların omuzlarından alıp taşımaktır… Hakîkî istiklâlin bir göstergesi de, zâlimlerin yükünü çeken mazlûmların istiklâlini sağlamaktır…

İstiklâl, -yukarıda da değinildiği üzere- bir beşer olarak ta‘âma, menâma ve de kelâma karşı, kıllet dâiresinde perhizde bulunmaktır… Bu yönde bir istiklâli elde eden insan, rûhunun, bedenine ve nefsine karşı istiklâl ya da müstakılliyyet elde etmesine de şehâdet eder… Çok yemenin, çok uyumanın ve de çok konuşmanın, birer şehvet arzusu misâli, insanda bağımlılık yaptığını idrâk eden kimse, -eğer fıtratında hâlâ bir istiklâl rûhu taşıyorsa- bir an evvel bu bağlardan kurtulmanın yolunu arayacaktır…

Görüldüğü gibi, istiklâl mücâdelesi evvelâ ferdde başlar, sonra cemiyet ve millette imkân dâiresine girer… Nefsî ve bedenî hazlarının esâreti altında yaşayan bir insânın millî istiklâl mücâdelesinden bahsetmek, sahte bir çaba ve bâtıl bir eylemdir… Hakîkî ve bâkî istiklâl, her bir ferdinin, nefsine karşı kendi istiklâlini elde ettiği bir millette mümkün olabilir…

Töreli metinlerde, Hazret-i Resûlullâh -aleyhissalâtu vesselâm- efendimizin, Tebük Seferi dönüşünde “Küçük cihaddan büyük cihâda döndük; büyük cihâd, nefisle mücâdeledir…” meâlinde bir îkazda bulunduğundan bahsedilir… Esâsında bu îkâzın, müslümanların istiklâlinin devâmı ve bekâsı için çok ehemmiyet arz ettiği âşikârdır… Denilebilir ki, zâlim nefsin tahakkümünden rûhu hakîkî istiklâline kavuşturduktan sonra ancak, dünyâyı zâlim güçlerin tahakkümünden tam istiklâle kavuşturmak söz konusu olabilir…

İstiklâl, Arş kullesinin ötesini, yânî mâverâyı düşlemek ve bir ömür o düşün peşinde olmaktır… İstiklâl, Kâf kullesinin ucundaki hakîkat “Kızıl Elma”sını elde etmektir… İstiklâl, fenâfillâhın ardındaki bekâbillâhtır…

Hâsıl-ı kelâm ve hulâsa-yı merâm…

Izmihlâlden, yânî mutlak yok oluştan emîn olmak, hakîkî ve bâkî istiklâli elde etmekle mümkündür… İstiklâl, ezeliyyet ile ebediyyet arasındaki töre yolunu, yânî tarîkat-ı Ahmediyye ile şerî‘at-ı Muhammediyye’yi yaşamak ve yaşatmakla mümkündür… İstiklâl şâirinin, istiklâlin timsâli olan “hilâl”e seslenerek şiirini şu mısrâlarla bitirmesi bu bağlamda mânîdardır:

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl

Ebediyyen sana yok ırkıma yok ızmihlâl

Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyyet

Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl

Yâ Rabbî..!

Sana tapan milletimize dünyâda ızmihlâlin karanlık yüzünü gösterme… Âmîn…

Sana tapan milletimizin töreli yolunu Nûr-ı Muhammedî ile aydınlat… Âmîn…

Sana tapan milletimizi ezelden beri hür yaşattın, ebede kadar da istiklâl içinde yaşat… Âmîn…

Abdülkadir DAĞLAR

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu