Töreli Yazılar

Çaykaralı Hacı Hasan Efendi

Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz

Çaykaralı Hacı Hasan Efendi

(Hasan Rami Yavuz)

 

Prof. Dr. Yusuf Şevki YAVUZ

Babam hakkındaki ilk bilgilerim iki buçuk yaşındaki çocukluk günlerine kadar uzanır. Onun, ilk defa simsiyah uzun sakalları ve nurlu yüzüyle Çaykara’da yaptığı vaazının ardından köydeki evimizin kapısına gelişini hep hatırlarım (yıl 1955). Güleç yüzüyle kapıdan içeri girmiş ve bana çarşıdan getirdiği yiyecek bir şey vermişti, fakat ne olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Çocukluk yıllarında onu müşfik bir baba olarak tanıdım.

Sanıyorum konuşmayı tamamen öğrenince bana Kur’an okumayı öğretmeye başladı ve Kur’an okumayı öğrendikten sonra hafızlık yapmak isteyip istemediğimi sordu ve hafızlık yapmamın iyi olacağını söyledi; ben de hafızlık yapmayı kabul ederek beş yaşında iken Kur’an’ı ezberlemeye başladım. Günde bir sayfa ezberleyerek başladığım hafızlığı bitirene kadar babamın yanından hiç ayrılmadım, nereye gittiyse hep yanında oldum.

Yörenin ünlü din âlimi olduğu için pek çok merasime katılırdı ve beni de yanında götürürdü. Ona herkes gibi evde çocukları da “Hacı Efendi” diye hitap ederdi, çünkü o yörenin ünlü bir müderrisi idi.

Hatırladığım kadarıyla o her gün seher vakti uykudan kalkar, namaz kılar, zikir dersini yapardı, sabah ezanı okununca bütün aile fertlerini uyandırır ve sabah namazını evimizde cemaatle kılardık. Sabah namazını kıldırırken uzun bir sure okurdu ve bütün namazlarında Kur’an’ı hatmederdi. Namazdan sonra annem ahıra inip ineklerin hizmetini yaparken, o, Delâilu’l-Hayrât kitabını okur ve kitap mütalaa ederdi. Kahvaltıyı yaptıktan sonra evimizin alt katında bulunan iki odalı medresesine iner ve gelen öğrencilerine medrese programına göre İslâmî ilimleri okuturdu.

Benim çocukluk dönemimde medreseye gelen ilk öğrencileri Çaykara Merkez İlkokulu öğretmenlerinden merhum Hasan Türker ve halen hayatta olan Cevdet Yavuz idi. Onlar öğretmenlik yaptıkları için erkenden medreseye gelirler ve babam da onlara özel ders verirdi. Daha sonra diğer öğrenciler gelince onlara da derslerini verirdi.

Kuşluk vakti gelince eve çıkar bir teneffüs yapardı ve bu esnada kuşluk namazı kılardı. Namazdan sonra tekrar medreseye iner ve öğleye kadar diğer öğrencilerine ders vermeye devam ederdi. Öğlen vakti yemek için tekrar ara verir, yemek ve namazdan sonra diğer öğrenci grubu gelirdi, onlara da derslerini vererek günlük öğretim faaliyetini bitirirdi ve akşam namazını kılmak üzere mahalle camiine birlikte giderdik. Öğrencilerinin bir kısmı mahalle camiinin bitişiğindeki odalarda kaldığından, zaman zaman onların odalarına gidip akşam namazı vaktine kadar onlarla sohbet ederdi. Namazdan sonra yine birlikte eve dönerdik.

Akşam yemeğini yemeden önce evvabin namazı kılar ve yemeği yedikten sonra yatsı vaktini beklerken evin mutfağındaki bekenin üzerinde bir süre uzanarak dinlenir, bazen de kitap okurdu. Yatsı namazını da hane halkıyla cemaatle kıldıktan bir müddet sonra uyumak üzere yatağına çekilirdi ve böylece gününü tamamlardı.

O, ayni zamanda Çaykara merkez vaizliği görevini yürüttüğü için Salı ve Cuma günleri kasabaya gider ve vaaz verirdi. Vaazdan önce müftülüğe gider, öğrecilerinden biri olan müftü Yusuf Bilgin’in yanına uğrardı. Vaazdan sonra cami çıkışında cemaat etrafını sarardı, kimi elini öper, kimi ayaküstü çeşitli fetvalar sorardı, o da cemaatine ilgi gösterir ve sorularına cevap verirdi. Daha sonra genellikle dayısının oğlu Hasan Erol’un dükkânına gider bir süre orada oturduktan sonra gerekli alışverişi yapıp yaya olarak köye dönerdi. Köye araba yolu yapıldıktan sonra ise bazen taksi ile köye çıkardı.

Eylül-Temmuz ayları arasındaki faaliyetleri genellikle böyle idi. Temmuz ayının ortalarına doğru yaylaya çıkar ve yaklaşık iki ay kadar orada kalırdı. Bu esnada vaaz ve irşad faaliyetlerine Sultanmurat camiinde devam ederdi. Yaylada bulunduğu sırada ders okutma faaliyetine ara verirdi ve çeşitli il ve ilçelerden gelen öğrencileri de yaz tatilinde memleketlerine gidip güz mevsiminde geri gelirlerdi.

Hafızlığı bitirene kadar ben de onunla birlikte yaylaya çıkar ve inerdim. Hafızlığı bitirdikten sonra yaz tatillerinde kendisinden Arapça dersleri aldığım için ben de yazın onunla birlikte yaylada bulunurdum. İlk okul ve Trabzon İmam-Hatip Okulu’nu bitirene kadar bu durum böyle devam etti. İmam-Hatip Okulu’nda okurken babam İstanbul’un Fatih ilçesinde irşad faaliyetlerinde bulunan İskenderpaşa Camii imamı Mehmet Zahit Kotku’nun idaresi altında iki defa halvete girdi ve gençliğinden beri ilgi duyduğu tasavvuf alanında kendisini geliştirip derinleştirdi. Tasavvufi alanda hilafet aldıktan sonra tasavvufî dersler vermeye başladı ve pek çok mürid kendisine intisab etti, hatta az sayıda olsa da bazılarını halvete soktu. Ancak hayatının büyük bir kısmını müderris ve vaiz olarak geçirdiğinden tasavvufî faaliyetleri yaygın değildir, yöremizde de daha çok bir İslâm âlimi ve müderris olarak tanınmış, şeyh olarak meşhur olmamıştır.

Babam Hasan Rami Hoca, şahsî ve özverili gayretleriyle Cumhuriyet devri Türk dinî hayatına olumlu katkılar yapmış müstesna din âlimlerinden biridir. Son dönem Osmanlı medrese geleneğini Cumhuriyet dönemine taşımış ve bu geleneği başarıyla temsil etmiştir. Büyük bir kısmı Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilâtında hizmet veren yaklaşık üç yüz öğrenciye icazet vermiştir. Sadece Of merkez müderrisi Tayyip Zühdi Hocadan dinî ilimleri okuyarak kendisini yetiştirmek suretiyle bu hizmeti gerçekleştirmesi büyük bir başarıdır.

Yetiştirdiği öğrencilerin dinî kaynakları gerçeğe uygun olarak okuyup anlayabilmeleri ve açılan din görevliliği sınavlarını kazanmaları bunun açık bir kanıtıdır. O sadece dinî ilimleri bilen bir âlim değildi, dinî ilimleri bilen ve dinin öngördüğü erdemli hayatı yaşayıp uygulayan ve bu konuda topluma önderlik yapan iyi bir dindardı. İyilik yapar, kötülükten kaçınırdı, kimseye bir zarar vermez, aksine herkese faydalı olmaya çalışırdı. Hastaları ziyaret eder, yetimlerin elinden tutar, muhtaçlara maddî yardımda bulunur, ilâhî buyruklara harfiyyen itaat etmeye çalışır ve günah işlemekten kaçınırdı.

Sadece dinî alanda değil dünyevî alanda da gelişmek gerektiğini düşünür ve bunu uygulardı. Nitekim o, altı yaşında iken yetim kaldığı halde Osmanlı-Rus Savaşı’na giden ve bu savaşta şehid olan babasından intikal eden borçları tek başına ödemiş, köyde ve yaylada müstakil birer ev yapmış, köyden ve kentten çeşitli araziler satın almıştır. Bu itibarla o bir taraftan dinî alanda gelişme göstermek gerektiğini söylerken diğer taraftan da dünyevî gelişmenin ihmal edilmemesi gerektiğinin örneklerini vermiştir. Bu da onun dini doğru anlayan âlim, sufi ve mürşid olduğunun kanıtıdır. Kendisiyle aynı devirde yetişmiş bazı hocaların aksine o devlet kadrosunda görev yapmak gerektiğini benimsemiş ve din görevliliği yapmıştır. O, dini dışlamasından ve Seküler bir hayat tarzını benimsemesinden ötürü, Modernizm’e aşırı sayılabilecek derecede karşı tavır almıştı. Denilebilir ki o bütün düşünce ve davranışlarıyla Modernizm’e karşı direnmiş ve bu konuda da yerel, hatta ulusal seviyede başarılı olmuştur. Hayatı boyunca siyasetle ilgilenmemiş ve her siyasî parti mensuplarıyla dostane ilişkiler kurmuştur. Dinî çevrelerin soğuk baktığı siyasî partilere mensup kimseler hakkında bana söylediği şu söz hala kulaklarımdadır:

Allah’ın rahmeti her müslümanı içine alacak kadar geniştir, yeter ki müslüman Allah’a, Hz. Peygamber’e, Kur’an’a ve Ahiret âlemine iman etsin.

Ancak ilâhî buyruklara imanın yanında onlara itaat etmeye kendisi büyük önem verir, onlara itaat edenleri sevip dost edinir, isyan edenlerden ise uzak dururdu.

Çevresindekilere karşı son derece müşfik davranırdı, sadece insanlara karşı değil hayvanlara karşı da merhamet duygusuyla doluydu. Evin kedisi onu tanır ve aç bırakıldığını davranışlarıyla ona hissettirirdi. Vefat ettiği günden itibaren kedinin günlerce ağlaması ve annemin beyanına göre ahırdaki ineklerin yas tutarcasına önlerine konulan otları iki gün boyunca yememesi ilginçtir.

Vefatından bir buçuk ay önce, 1 Şubat 1982’de kendisini ailemle birlikte ziyarete gitmiştik. Oğlum Hasan Hilmi 6 aylık bir bebekti. Başındaki sarığı çıkarıp ona başına koymuştu ve “Bir evde iki Hasan olmaz; ben aradan çekiliyorum.” demişti. Bu sözlerinin ardından yaklaşık 2 ay sonra vefat etmişti.

Bu ziyaretim sırasında yaşadığım bir hatıra da dikkat çekicidir:

Medreseye inmiştik. Ziyaretine gelenler vardı. Kim olduklarını hatırlamıyorum. Tedris rahlesinin arkasında otururken bir ara merhum İstanbul Müftüsü Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı’nın vefatından önce yazdığı şiiri yazılı bulunduğu takvim yaprağından hüzünlü bir şekilde okuduktan sonra elini yeleğinin cebine getirmiş ve “ben de…” dedikten sonra kelimeler boğazında düğümlenmişti. Sonra elini yeleğinin cebinden boş olarak çıkardı. Ben bu haline o zaman bir anlam verememiştim. Sanki bir şeyler anlatmak istiyormuşçasına davranıp sonra bundan vazgeçmişti. Vefat ettiği zaman cenazeye gelmiştim. Medresesinde otururken taziye için gelenler arasında öğrencilerinden Çaykara Müftüsü Yusuf Bilgin Hoca dedi ki: Hacıefendi’nin yeleğinin cebinden şu kâğıt parçası çıktı ve kâğıtta ölüme dair yazdığı bir şiiri vardı “Ölümden kaçarsın sana yanaşır, nefis-şeytan seninle savaşır” diye başlayıp devam eden bir şiirdi ve onu vefatından bir buçuk ay önce yazmıştı. Müftü Yusuf Bilgin Hoca bu şiiri okuyunca o zaman anladım ki ziyaretine geldiğimizde medresede bu şiiri okumak istemiş sonra vazgeçmişti. Bu da onun ölümünün yaklaştığını hissetmiş olduğunu gösteren önemli bir olay olarak hatıralarıma eklendi.

O bütün gücüyle hayatını Hz. Peygamber’in sünnetini örnek alarak sürdürmeye çalışmış ve bunda da büyük ölçüde muvaffak olmuştur. Sanırım bu sebeple de oldukça yüksek bir maneviyata sahipti. Öğrencilerinin anlattığına göre onunla birlikte yaşadıkları tecrübeler bu konuda yeterli bilgileri içermektedir.

Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz

(Hacı Hasan Efendinin Oğlu)

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu