EdebiyâtTöreli Yazılar

“YALNIZLIĞA METHİYE”DE İYİMSERLİK

Arzu Bosnevi

“YALNIZLIĞA METHİYE”DE İYİMSERLİK

Arzu Bosnevi

İnsanı severek ve zevkle yapacağı meşguliyeti olmalı, bir sanat öğrenmeli ve boş kalmamalıydı. Çünkü bu insanı genç ve diri kılıyordu. Ağabeyi Ziya Bey’in de hastalığından sonra resim yapmaya başladığını ve bu meşguliyetin ona terapi olduğunu söyleyen Belma Hanım zarif ve münevver bir İstanbul Hanımefendisi. Gazeteci yazar ve mütercim Belma Aksun, 1938 yılında Konya’da doğdu. Konya Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Osmanlı Tarihçisi merhum Ziya Nur Aksun’un kız kardeşi.

1956-1963 yıllarında Banco di Roma’nın İstanbul Merkez Şubesi’nde çalıştıktan sonra 1969’dan 1990’a kadar Tercüman Gazetesi kadın köşesinde “A’dan Z’ye Kadın ve Ev” başlığında kadını ve aileyi ilgilendiren konularda yazılar yazdı. Dış politika, aktüalite vb. çeşitli konularda çeviriler, röportajlar vb. yaptı. Tercüman’ın Kadın Ansiklopedisi, Görgü Ansiklopedisi, Büyük Yemek Ansiklopedisi’nin genel koordinatörlüğünü yaptı.

Belma Aksun’un hikâyelerinde ders ve ibret verici güzel insan hasletlerine, numunei imtisal davranış ve tutum gösteren, adab-ı muaşerete değer veren hadiselere rastlıyoruz. Güzel Türkçesi ile sade ve akıcı bir üslubu var.

Aşağıda seçmeler yaptığımız yazarın Yalnızlığa Methiye kitabındaki hikâyeler de güzel bakıp, güzel düşünmeye davet ediyor. Umudunu yitirmiş, hayata gücenmiş, hayallerini gerçekleştirememiş olanlara “ele geçmezse sevdiğimiz ne çıkar eldekini sevmeliyiz” kabilinden hikâyeler okutuyor. Elimizdeki imkânların zenginliğinin fark edilip anlaşılması için, köprünün ortasında kollarını bacaklarını açıp durmak ve “Durun ey ahali! Bi durun Allah aşkına! Bi durun da şu muhteşem güzelliği seyredin!” diye seslenmek istiyor.

***

“Yeter ki sevdiğiniz, yapmaktan zevk aldığınız, hatta yaparken vaktin nasıl geçtiğini fark bile etmediğiniz bir işiniz, uğraşınız olsun. Bitirdiğinizde karşısına geçip zevkle seyrettiğiniz, kendinizle övündüğünüz bir eseriniz olsun. Bunun ne olduğu çok da önemli değildir doğrusu. İster örgü ister dikiş, nakış ister yazıp çizmek ister resim yapmak, çiçek, ağaç vb. yetiştirmek olsun.

Sadece giyerken, kullanırken değil ama yaparken yaşadığınız, ilmek ilmek dokuduğunuz düşleriniz, hissettikleriniz, her ilmekte daha da bir güzelleşip âdeta bir sanat eserine dönüşme süreci, ne kadar hoş, haz doludur, bir düşünsenize… Üstelik bir şeyler, sevdiği, zevk aldığı bir şeyler yapmak, insanı genç, dinç tutar, biliyor musunuz?”

Küçük kız, elbisenin örülmeye başladığı andan itibaren eksilmeyen bir ilgiyle izliyordu, entarinin annesinin örgü şişleri arasında ilmek ilmek dokunuşunu. Zaten annesi de daha ilk ilmekleri sessizce sayarak şişlere geçirirken, küçük kızı tembihlemişti: Ben ilmekleri şişe geçirmeye başlarken, sen koşarak gel ve “Kolay gelsin! Tez bitsin, deyiver” de entarini çabucak bitireyim, bayramda giy! demişti.”

***

Bizim kültürümüzde geleneklerimiz, göreneklerimiz, görgü ve adab-ı muaşeret çok hassas değerlerimizdir. “Tevazuya değer veren,  terbiyesinin esası edep yahuya dayanan bir toplumuz” diyor Belma hanım bir söyleşide. Türk Dünyasının içinde bir yardım duygusu olduğunu ve bunun bir millette birlik duygusunun temellerini oluşturduğunu ifade eden Belma hocamız, “Böyle olmasaydı 600 yıl Osmanlı Devleti devam edemezdi.” demiş. “Yaşamayı Bilme Sanatı Görgü” kitabının arka kapağında da şöyle yazıyor: “Hani vapurdan inerken birbirlerine yol vermeleri yüzünden bir semte Beylerbeyi adının verilmesine sebep olan o beyfendi, saygı, nezaket, kibarlık âbidesi insanların ahfadından mıydılar gerçekten?”

“Âdetiydi, daha doğrusu kuzeninin bir öğüdü bu, ta ilk gençlik yaşlarında duyduğu, doğrudan hizmet aldığı garson, taksici, oto tamircilerine vb. birkaç kuruş bahşiş verip memnun etmek.”

“Henüz iç turizmin gelişmediği, insanların şimdilerde olduğu gibi pek öyle bayramdı, ara yıl tatiliydi diye kendilerini ilk fırsatta yollara vurdukları, iki, üç gün için bile olsa otellere, pansiyonlara gittikleri, bunları bir ihtiyaç, olmazsa olmaz bir gereklilik olarak gördükleri günler değildi.”

***

“Benim ikonum da Hz. Pîr.” derken Hz. Mevlânâ’yı zikrediyor. Hatta bir sohbetinde, sabrın ve tatlı dilin hoşluğunun güzelliğinden bahsettikten sonra, Mevlana’nın “Sabır nimeti ariflerin yemeğidir.” sözünü aktarıyor. “Sadece Yaprak Döktük” kitabının ismi de Hz. Mevlâna’nın şu sözünden mülhem: “Sanmasınlar yıkıldık, sanmasınlar çöktük, Bir başka bahar için, sadece yaprak döktük.”

“Dostluk dediğiniz, karşılıklı sevgi daha da önemlisi saygı, sabır ve tahammül gerektiren bir şeydi. Kazanmak zordu, enikonu emek ve zaman gerektirirdi. Öyle bugünden yarına, hemen elde edilebilecek bir şey değildi. Ama o dostluğu sürdürmek, sürdürebilmek daha da zordu.. Yaşanan her olayla, karşılaşılan farklı durumlarla oluşan âdeta nadide bir kumaş gibi ilmek ilmek dokunan bir şeydi. Öyle mirasyedice harcanamazdı, harcanmamalıydı. Ne demişler? “Binlerce dostun olsa bile çok sayma; düşmanın tek bi tane olsa bile az sayma!” Ve tabii dostluk deyince Mevlâna’yı anmamak olmaz; “Dostu, benlik ve azametle incitme ki, o dost sana düşman olmasın,” diyor Hazreti Pîr.”

“Şu üç günlük dünyada, kafa denginiz, birlikte gülebildiğiniz, sevdiğiniz, birlikte olmaktan zevk aldığınız bir arkadaş, bir dost bulmak kolay mı? Öyle durup dururken, eldeki dostları bir sözle yitirmenin, düşman etmenin âlemi var mı? Sessizce içinizden söyleyin söyleyeceğinizi. Sakın yüksek sesle söylemeye kalkmayın ama. Unutmayın, “Ağızdan çıkan söz, yaydan atılan ok gibidir; geri döndürülemez,” demiş Hz. Mevlâna. Evet evet, benim ikonum da Hz. Pîr. Sık sık onun sözlerini tekrarlar dururum ben. Ve gönlümdeki tahtını hiç terk edecek gibi de görünmüyor doğrusu…”

***

Belma Hanım edebiyat meraklısı bir İstanbul aşığı. Bir taşına bütün bir Acem diyarının feda edildiği iki deniz arasında eşsiz bir cevher, cennetin altında mı, yoksa üstünde mi olduğu merak edilen, hali havası, suyu hoş İstanbul’u anlatırken Lale Devrinin meşhur şairi Nedim’in şiirini de naklediyor:

Bu şehr-i İstanbul ki, bi misl ü behâdır, 

Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır. 

Bir gevher-i yekpâre iki bahr arasında, 

Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır.

Altında mı, üstünde midir cennet-i âlâ, 

Elhak bu ne hâlet, bu ne hoş âb ü havâdır. 

İnsâf değildir anı dünyâya değişmek,

Gülzârların, cennete teşbîh hatâdır.

“Dalmaçya kıyılarından Alma Ata’ya, Cezayir’i, Tunus’u, Fas’ıyla milyonlarca insanın yeryüzü cenneti saydıkları bu kente özlemle, tıpkı bir müminin Kâbe’ye baktıkları gibi baktığı, İSTANBUL!

Yeni Roma, yani Rum tarihçi Kristovulos’un “İstanbul’a (Roma’ya) hâkim olan, ister sarıklı, ister şapkalı, ister Müslüman, ister Hristiyan olsun, Roma İmparatoru’dur,” dediği İSTANBUL! Napolyon’un “Oraya hâkim olan, dünyaya hâkim olur. Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” dediği İSTANBUL!”

***

Yalnızlığın güzel taraflarını görmeye ve görünmesini sağlayarak ikna edici teselli veren cümlelere de rastlıyoruz:

“Oysa o, tek başına yaşamanın keyfini, saltanatını sürüyordu. Hem de deyim yerindeyse, dibine kadar sefasını sürüyordu. Ona kalırsa, beş yıldızlı bir hayattı bu; alabildiğine bağımsız, bağlantısız, alabildiğine özgür bir hayat; bir kuş kadar hür, başına buyruk…

“Allah sağlıklı, kimseye el açıp muhtaç olmadan yaşamak nasip ettiyse, kadrini kıymetini bilin, keyfini çıkarın. Elbette arkadaşlarınız, gerçek dostlarınız, yakınlarınız olmalı. Öyle ot gibi yapayalnız, kuru başına yaşamak herkes için zordur, mümkün değildir. Zaten öylesi yalnızlık, sadece Allah’a mahsustur; hiçbir insanın harcı da, haddi de değildir. Ama dostlar, yakınlar, arkadaşlar çevresi içinde, kimseye muhtaç ve yük olmadan yaşamak, hayatını sürdürebilmek de bir şanstır, bir nimettir.”

***

Şairin “Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi” dediği kadınlardan da şöyle bahseder:

“Hüzünlü bir gülümsemeyle kıvrıldı dudakları. Annesi, saçına her gün muhakkak bir taze çiçek takardı. Çiçek bulamazsa, bir ıtır yaprağı ya da fesleğen dalı iliştirir, mis gibi ıtır, fesleğen kokusuyla dolaşırdı evde.

Başını hüzünle salladı… Ne şeker, şen şakrak kadındı. Hiçbir şeyi dert etmez, babasının bir şeylere canı sıkıldığında “Bu da geçer adamcağızım! Ak gün ağarıp kalmaz, kara gün kararıp kalmaz! Sıkılma, bu da geçer. Dur, bir kahve pişireyim de karşılıklı içelim,” der, babasını rahatlatır, asık yüzünü güldürürdü.”

“Çocukluğunda duyduğu yaşlı bir Anadolu kadınının sözleri geldi aklına; “elime dürüm vereceklerine, sırtıma bir yastık versinler,” derdi.

“- Hanımefendi, demişti sevecen, hoşgörülü bir sesle, biz Türklerde kadın her zaman baş tacıdır, bakmayın siz. Biliyorsunuz, Türkçede evlilik birliği karı-koca şeklinde söylenir, yani kadın önce, erkek sonra gelir. Oysa hemen hemen bütün başka dillerde tam tersinedir; hep erkek önce, kadın sonra söylenir:

***

‘Boşuna Olanda Hayır Vardır Dememişler’ başlıklı hikâyesinde eski okul arkadaşı ile karşılaşmaları anlatılıyor. Arkadaşı evlenmiş iki çocuğu olmuştur. Ancak Avrupa’da yaşayıp ünlü bir ressam olma hayalini ve umudunu içinden atamamıştır. Vasat bir hayatı olduğunu düşünen arkadaşına teselli veren şu cümlelerini okuyalım: 

“Van Gogh’u düşün! Kulağını kesip akıl hastanesine düşen ve hayatında ancak tek bir tablo satabilen ve boya, tual alabilmek için bile kardeşi Theo’nun eline bakan… Ya da Gaugain’i… Bankacılığı bırakıp hayallerinin peşinde ahir ömrünü Haiti’de geçiren…”

“- Vasatlık dedin de, dedi Meltem, Robinson Crusoe’nun babasının öğüdünü hatırladım. Hani aklı fikri denizlere açılmakta olan oğlu Robinson’u karşısına almış da bizim “Ne asi ol asıl, ne uysal koyun ol basıl!” hesabı, orta yoldan ayrılma; huzur, mutluluk bunda demiş ya…

Ama şimdi sen vasatlık deyince hatırladım. Crusoe’ya hasta yatağında; “Ancak umutsuz insanlar ya da çok servet sahibi olmak isteyenler uzak diyarlarda macera ve şöhret peşinde koşarlar oğlum; senin için en uygunu, orta yolu seçmektir. İnsan mutluluğuna en uygun yaşama tarzı, orta yoldur evladım,” demiş.”

***

Ziya Nur Aksun’a rahmet, Belma Aksun hanıma da sağlık, afiyet dileriz.

***

Eserleri:

Keşke, Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun, Yaşlılığa Methiye, Sadece Yaprak Döktük, Yaşamayı Bilme Sanatı ve Görgü, Biz İmparatorluk Geçmişimizi Hiç Unutmadık ki, Yalnızlığa Methiye, Sağlıklı Beslenme ve Diyet.

İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olmak üzere üç yabancı dil bilen yazarın telif ve tercüme eserleri:

Samson’un Tercihi: İsrail, Amerika ve Bomba-Seymour M. Hersn, Tunuslu Hayrettin Paşa’nın Hatıraları- Muhammed Salan Mzali, Jean Pignon, …Ve Sonra Hiç Kalmadı-Erik Frank Russel, Mevki Uygarlığı-Robert Sheckley, Akdeniz-Panait Istrati, Robinson Crusoe’un Yeni Maceraları-Daniel Defoe, Nerrantsula-Panait Istrati, Goriot Baba- Honore de Balzac, Oscar Wild’den Darian Grey’in Portresi. Kırmızı ve Siyah, Bragan’ın Deve Dikenleri.

Arzu Bosnevi

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu