Prof. Dr. Abdülkadir DağlarTöreli Yazılar

Bir Cümlenin Hikâyesi

Mekke meş‘ar, Medîne şi‘âr, Kudüs şu‘ûr, Istanbul şi‘irdir…

Bir Cümlenin Hikâyesi:
Mekke meş‘ar, Medîne şi‘âr, Kudüs şu‘ûr, Istanbul şi‘irdir…

Kelimelerin hikâyeleri olur da cümlelerin hikâyeleri olmaz mı..? Olur elbet; hattâ, destanları bile olabilir… Her biri nice asırlardan, nice iklimlerden derlenip toparlanarak nice hikâyeler taşıyan kelimeler bir araya geldiğinde tabîîdir ki koca bir destânı icmâl ederler, büyük bir hikâyenin cümlesini kurarlar…

Bu yazı da, bir şehir cümlesinin hikâyesini beyân etmektedir…

Erciyes Üniversitesi’nde çalıştığım bir dönemdi; memleketimizde Kudüs hassâsiyetinin yine zirvede olduğu günlerde idik…

8 Aralık 2017 Cuma günü, sanal sosyal kanal Facebook üzerinde, “Mekke meş‘ar, Medîne şi‘âr, Kudüs şu‘ûr, Istanbul şi‘irdir” şeklinde sıralı bir cümle ile hissiyâtımı paylaşmış idim… Medeniyetimizi inşâ ve ihyâ eden şehirler arasında Kudüs’ü nereye konumlandırdığımın da irticâlî bir ifâdesi idi bu; zîrâ, klavyenin tuşlarına bir ânda dokunuvermişti…

Bu paylaşımdan tam bir hafta sonra, 15 Aralık 2017 Cuma günü, akşam derslerine girmeden önce, kadîm gönüldaşım, Ahmet Kılıç kardeşim, Sivas Gürün’den bana mesaj atmış: “Hocam, Reis bugün sizin şiirinizi okudu…” diyordu; berâberinde konuşmanın internet video kaydının linkini de dakîka-sâniye aralığını belirterek göndermiş idi… Ben de, hakîkaten heyecânlandım, merâk ettim…

Hemen linkten görüntü konuşma kaydına bağlandığımda vaziyeti anlamış oldum:

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Üsküdar-Ümraniye Metro Hattı Açılış Töreni’ndeki konuşmasında Kudüs mes’elesine de temâs etmiş, bu bağlamda benim daha bir hafta önce paylaşmış olduğum “Mekke meş‘ar, Medîne şi‘âr, Kudüs şu‘ûr, Istanbul şi‘irdir” cümlesini biaynihî okumuş; hem de kelimelerdeki ‘ayn harflerinin/seslerinin mahreclerinin haklarını da kâmilen vererek…

Sevinmiş ve hislenmiştim tabîî… Derse girdiğimde bu mânîdar hâdiseyi hemen talebelerimle de paylaştığımı hâtırlıyorum… Gönül ferahlığıyla söyleyebilirim ki, şahsımın değil de bu mânâda bir sözümün teveccüh görmesindendi meserretim…

Evet; belki bu bir şiir değildi, ama medeniyet binâmızı şiir temeli üzerine inşâ eden töreli rûhun sözle beyânı idi… Belki, üzerine bir kitap yazılacak kesâfette vecîz bir hulâsa ve etrâfında sâatlerce konuşulabilecek letâfette bir ilhâm usâresi idi… Söyleyenden değil, söyletenden bilmeli, vesselâm…

Kendisini bir ulû’l-emr olarak görüp saymamın getirdiği hürmet ve muhabbetimden başka, Recep Tayyip Erdoğan beyefendiyle şahsım arasındaki -gıyâbî ve mechûl mâhiyetli- tek sözlü münâsebet, letâif-i Rabbâniyye’den saydığım bu cümledir… Bu cümle, bir hafta içerisinde Cumhurbaşkanımızın konuşma metnine nasıl dâhil oldu; bu hususta hâlâ sahih ve âşikâr bir mâlûmâtım yok… Cumhurbaşkanımız sâhibini bilmeden zikretmiş olsa da, bu cümleyi o metne dâhil eden her kimse, onun edebî dikkat ve rikkatle donanmış bir kimse olduğunu söylemem iktizâ eder; var olsunlar…

*

Türkistân’dan Endülüs’e, Kazan’dan Kâhire’ye, medeniyetimizi kuran ve yaşatan yüzlerce şehri anmamız mümkün idi… Öyleyse, bu cümlede neden sâdece dört şehrin adı verildi..? Ben bunun cevâbını bilmiyorum; zîrâ, gönülden dile, dilden klavyeye muayyen bir ânda ve nizamda sâdece bunlar süzülüverdi… Belki de, sâdece dört şehir saymam istense, şuûraltımın düşünmeden söyleyeceği dört şehir bunlardı da, ondandı hemen o şehirleri yazışım… O kadar…

Bu şehir cümlesinin mânâ ve mazmûnu hakkında hayli zamandır bir yazı kaleme alma niyetini taşıyordum; ancak, bu niyetin yazıya dönüşmesi, daha birkaç gün önce Kayseri’den Bekir Oğuzbaşaran bey hocamızın ricâsı üzerine hızlanarak bugüne nasîb oldu…

**

Sekiz kelimelik sıralı bir isim cümlesi: kelimelerin dördü şehir ismi, diğer dördü ise aynı kökten türemiş kavram isimleri…

Bu cümle dâiresinde şu‘ûr, şi‘âr ve şi‘r kelimeleri ile aynı kavram alanına düşen meş‘ar kelimesi, bu kavramların hepsi için bir ism-i mekân teşkîl etmektedir… Yânî, meş‘ar, lugat anlamı îtibârıyla hem “şu‘ûr yeri”, hem “şi‘âr yeri” ve hem de “şi‘ir yeri”dir; cem‘/çokluk hâli ise meşâ‘ir kelimesidir… Meş‘ar, aynı zamanda Kur’ânî bir kelimedir; husûsen, Mekke hareminde, “meş‘aru’l-harâm” bölgesinde “yüksek şuûr mahalli” sayılan Müzdelife alanındaki Kuzah Tepesi için kullanıldığı söylenir…

“Alâmet, işâret, iz” anlamlarına gelen şi‘âr kelimesi ise, yine aynı anlamlara gelen şa‘îre ve onun cem‘/çokluk hâli olan şe‘â’ir kelimeleri ile birlikte dînî dâirede ve özellikle de Hacc ıstılâhında kullanılmaktadır…

Kendi aralarında, şuûru “anlayış ve idrâkin şiir hâli”, şiârı “şuûrla tâkîb edilmesi ve sâhiplenilmesi gereken alâmet, alem ve iz”, şiiri de “yüksek şuûr hâlinde söylenmiş, ulvî şiârı gösteren söz” olarak târîf edersek, bu iştikâkî cümleden merâmımız biraz daha açıklık kazanacaktır…

***

Hazret-i Âdem Ata’dan -aleyhisselâm- Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya -aleyhissalâtu vesselâm-, İslâm medeniyetinin baş şehirleri: Mekke, Kudüs, Medîne… Her biri, kendine münhasır devir(ler)de töre’nin menbaı, dînin kalbi ve şerîatın merkezi… Medeniyetin son baş şehri ise, Istanbul… Belki, töreyi kuran, dîni ihdâs ve şerîatı te’sîs eden şehir olmasa da, bütün bunları Töreli san‘at eserleri vâsıtasıyla dâimî olarak mü’minlerin şuûraltlarına telkîn ederek îmânın ihsân hâlini diri tutup yaşatan şehir, Istanbul…

“Anlamak, bilmek” anlamındaki ş(e)-(a)-r(e) masdarından türeyen bu kelimelerle bu töreli şehirler birbirlerine nasıl bağlanmıştır; anlamaya çalışalım:

Mekke meş‘ar…

Bekke… Mekke-yi Mükerreme… Ummu’l-Kurâ… Şehirlerin, köylerin anası…

Hazret-i Âdem’den Hazret-i İbrâhîm’e ve Hazret-i İbrâhîm’den Hazret-i Muhammed’e -aleyhimusselâm- izler taşıyan Mekke, meşâirin şehri ve şeâirin merkezidir…

Nebevî töreyi iş‘âr ederek gösteren en köklü ve en töreli ibâdet sayılan “vakfe”nin aslî mekânı Arafat ve Rahme Dağı -Cebel-i Rahme- Mekke’dedir… O Rahme Dağı ki, Âdem Ata’mızın Havvâ Ana’mız ile buluşup kavuştuğu, bir bakıma insâniyyetin ve beşeriyyetin rahmi sayılan mekândır… Vakfe ibâdetinin ikinci mekânı Müzdelife’de “meş‘aru’l-harâm” tâbîr edilen Kuzah Tepesi de Mekke’dedir… Hacc ibâdetinin şeâirinden, yânî alâmet ve rükünlerinden sayılan “sa‘y”ın mekânı Safâ ve Merve tepeleri de Mekke’dedir… Ve bâhusûs, Hazret-i İbrâhîm’in inşâ ettiği binâ olarak, ezelî-ebedî töreyi yeryüzünde kemâliyle temsîl eden ve etrâfında “Lebbeyk Allâhumme lebbeyk… (Buyur, Allâhım, buyur…)” şiârıyla tavâf edilen en merkezî meş‘arın, yânî Beytullâh’ın / Kâ‘be’nin şehri Mekke’dir…

Mekke, insan ve şehir şuûrunu Hazret-i İbrâhîm’e ve ondan da Hazret-i Âdem’e bağlayan şehir… Mekke, -Arafat merkezinde- irfânı ve örfü ma‘rifetullâha rabteden şehir… Mekke, şuûru irfâna, şiârı örfe, şiiri ma‘rifete dönüştüren ve bunların hepsini tek meş‘arda cem‘edip toplayan şehir…

Hâsılı, meş‘arların şehri Mekke, bizâtihî meş‘ar şehirdir…

Medîne şi‘âr…

Yesrib… Medîne-yi Tayyibe… Medîne-yi Münevvere… Dînin ve şerîatın şehri…

Yesrib’i töre şiârıyla şereflendirip Medîne’ye tahvîl eden, töreli yolculukların en kutlusu sayılan “Hicret”tir… “Töre alemi” yâhut “İslâm şiârı”, Hazret-i Resûlullâh’ın sancağıdır… Bu nebevî töre sancağı, Hicret sâyesinde Yesrib’in burçlarında dalgalanmaya başlamış, bu şiâr ile İslâm Devleti’nin başşehri Medîne olmuştur…

Medîne, İslâm töresinin en kâmil hâliyle tecessüm ettiği şiârın ve şaîrelerin şehridir… Medîne, şuûrun ve şiârın ete kemiğe bürünüp İslâm diye göründüğü şehirdir… Medîne, nübüvvet töresinin kemâliyle hitâma erdiği, dînî şiârların tamâmıyla billûrlaştığı şehirdir… Medîne, töre şuûrunu şiâra dönüştüren, bayraklaştıran şehirdir; bu husûsiyetiyle, töre şiârının bir mekânı, İslâm’ın bir meş‘arıdır, Medîne…

Medîne, nübüvvet ve risâlet töresi olan Kur’ân-ı Kerîm’i bir şuûr olarak Ehl-i Beyt’ine ve Ashâb’ına ta‘lîm eden ve bir şiâr vasfındaki sünnet-i nebevîyi de bütün ümmetine telkîn ve emânet eden Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın -aleyhissalâtu vesselâm- şehridir… Ezcümle diyelim ki, Efendimiz’in bizâtihî kendisi de bir meş‘ar olarak töre’nin ve törelilerin en büyük şiârıdır…

Kudüs şu‘ûr…

Yeruşalem… Kudüs… Beytülmakdis… Dârüsselâm… Selâmet şehri, İslâm yurdu…

Kudüs, nice peygamberin, dalâlet yolsuzluğuna düşen töresizlere sancak açtığı ve İslâm töresinden sapanlara nübüvvet şuûrunu hâtırlattığı şehirdir, Kudüs… Kudüs, Hazret-i Âdem’den Nûh’a, İbrâhîm’e, Dâvûd’a, Süleymân’a, Yâkûb’a, Yûsuf’a, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya -aleyhimusselâm- bütün nebîlerin ve resûllerin birer İslâm peygamberi olduğu şuûrunu taşıyan törelilerin şehridir… Kudüs, İslâm’ın, esâsında tek bir töreden ibâret olduğu şuûrunu temsîl eden şehirdir… Kudüs, yahûdîlerin, hıristiyanların ve siyonistlerin tek ve mutlak İslâm töresinden sapmış olduklarını haykırıp hâtırlatan şuûr şehridir… Ve Kudüs, şuûrunu bedeninde değil de cânında bilenlerin şehridir…

Kudüs, Muhammedî şuûr hâlinin en mümtâz tezâhürü sayılan İsrâ yolculuğunun son durağı, Mi‘râc yükselişinin de başlangıç noktası olarak bu ulvî şuûra şâhid olmuş şehirdir… Kudüs, nebevî şuûr timsâli peygamberlerin, Mi‘râc hâdisesinden önce Mescid-i Aksâ’nın rûhânî âleminde cemâat hâlinde toplanarak Efendimiz’in arkasında saf tuttukları şehirdir… Kudüs, Beytullâh’ı / Kâ‘be’yi Mescid-i Aksâ’ya bağlayan İsrâ-Mi‘râc şuûrunun şehridir…

Velhâsıl, -çevresi ile berâber- Kudüs, yeryüzünde İslâm’ın töreli şuûrunu ayık ve ayakta tutan mukaddes şehirdir…

Istanbul şiirdir…

Constantinople… Kostantıniyye… İstanbul… İslâmbol… Dersaâdet… Kut ve saâdet kapısı, devlet şehri…

Istanbul, târih boyunca nice devletlerin ideallerini ve nice hükümdarların hayâllerini süsleyen ve nice şehirlerin kendisinden ilhâm aldığı âdetâ şiirden bir şehirdir…

Istanbul, Peygamber Efendimiz’in, kutlu fethini sekiz asırdan daha uzun bir zaman önce Medîne’de müjdeleyerek, fethinin kendilerine müyesser olacağı töreli emîr ile töreli ordusunu kutladığı şehirdir… Şu Muhammedî müjde ise, ulvî şuûrun şiârı bir şiir mesâbesinde değil midir:

Le-tuftehanne’l-Kostantıniyyetu fe le-ni‘me’l-emîru emîruhâ ve le-ni‘me’l-ceyşu zâlike’l-ceyş. (Istanbul elbette fethedilecektir; onu fetheden emîr ne güzel emîr ve askeri de ne güzel askerdir.)”…

Istanbul, Fâtih’i olan emîr (Avnî Sultân Mehmed) ile askerlerinin de bizâtihî şâir vasfına sâhip oldukları bir ordunun fethetmesiyle kapılarını nebevî şuûr ile töreli şiire açtıkları kutlu şehirdir…

Istanbul, kurduğu zengin şiir muhîtinde töreli şiir mîrâsını Türkçe potasında yoğuran ve şâheserleriyle asırlardır Türk şiirini besleyen bir şiir pâyitahtıdır…

Istanbul, şiire sesini hâtırlatan şehir… Istanbul, hattı / yazıyı şiirleştiren şehir… Istanbul, mîmârîyi şiire dönüştüren şehir… Istanbul, mûsıkîyi şiirle, şiiri mûsıkî ile mümkün kılan şehir… Istanbul, suyun şiirini söyleyen, şiiri suya söyleten şehir… Istanbul, taşın şiirini yazan, şiiri taşa yazan şehir…

Istanbul, âdâb-ı muâşeretini şiirden alan ve ehline şiir âdâbını hâtırlatan şehirdir… Istanbul, şiiri dilin ve töreli hayâtın merkezine koyan insanların inşâ ve ihyâ ettikleri şehirdir… Kabristanlarından kütübhânelerine, medreselerinden çeşmelerine, saraylarından çarşılarına, şiiri günlük hayâtın aslî bir unsuru hâline getirmiş şâir gönüllü insanların şehridir, Istanbul…

Istanbul, Kul Nesîmî’nin

Gülden terâzû tutarlar gülü gül ile tartarlar
Gül alurlar gül satarlar çârşû bâzârı güldür gül

mısrâlarının, mânâsını kavradığı güller, gülistânlar şehri…

Şiirin şehri neresidir, diye sorsalar, hîç düşünmeden Istanbul derim; çünkü, nazarımda şiir, Istanbulludur…

****

Söz uzar, destân olur; hele de böyle bir mes’elede… Hulâsa ederek hatm-i kelâm eylemenin vaktidir…

Töreli şehirlerin hepsi Mekke’ye bakarlar, Mekke’yi yansıtırlar ve Mekke’den sırlar taşırlar… Mekke, Medîne’nin de, Kudüs’ün de, Istanbul’un da anasıdır… Mekke, içinde en az bir câmii bulunan bütün şehirlerin ve köylerin de anası sayılır…

Istanbul ise, Kâşgar, Buhâra, Semerkand, Herat, Tebrîz, Şîrâz, Bağdâd, Şâm gibi bütün töreli şehirlerle birlikte bu üç şehrin sırlarını ve mazmûnlarını da şiirleştiren şehirdir… Ancak şehir töresinden ve töreli şiirden nasîbini almış bir rûh, Istanbul’da gezindiğinde Mekke’yi, Medîne’yi ve Kudüs’ü de derinden duyabilir…

Töreli şehirleri kuranları, yaşatanları, şehir töresine göre yaşayanları; töreli şiirleri duyanları, söyleyenleri ve anlayanları kemâl-i hürmet ve muhabbetle yâd ediyoruz…

Selâmet ve letâfetle, efendim…

Abdülkadir Dağlar

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu