
TEMÂŞÂDAKİ İBÂDET
-Muhterem hocam
Salim Sancaklı beyefendiye
bâkî hürmet ve muhabbetlerimle…-
Temâşâ, “birlikte yürümek, seyretmek, izlemek” demektir; insânın, kendi köklerine ve aslına doğru yolculuğu boyunca, çeşitli vâsıtalar kılavuzluğunda, çeşitli mürşidlerin delâleti ve refâkatıyla birlikte yol yürümesi demektir… Asla giden bu yolda insâna yol gösteren her şey, bir temâşâ nesnesi, bir temâşâ aynası sayılır… Bu bakımdan, temâşâ, töreli bir eylemdir ve töreli eylemlerin başta gelenlerindendir…
Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinde “sîrû” –gezip seyredin–, “fe’nzurû” –bakıp görün– gibi emirlerle mü’minleri “Arz”da –yeryüzünde– temâşâ etmeye, mâzîde yaşamış insanların, milletlerin âkıbetlerinin ne olduğunu görüp idrâk etmeye çağırdığı mâlûmdur… Bu da, eskilerin hayatlarından birer ibret dersi almayı sağlayan temâşânın, özünde bir ibâdet olduğu anlamına gelmektedir… Denilebilir ki, temâşâ, sâdece şimdiye ve geleceğe yönelmez, bir taraftan da geçmişi görmeye ve anlamaya çalışır…
Öte yandan, insâna kendi aslını gösteren, kök vatanını hâtırlatan ve insânı, öz varlığının hakîkî mâhiyeti hakkında ilim, irfan ve hikmetle donatan temâşânın da ibâdet sayıldığını söylemek yanlış olmasa gerektir… Bu, “Nereden geliyoruz, nereye döneceğiz..?” sorularının da cevâbını aramak anlamına gelir ki, nihâyetinde bizi “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn. (Muhakkak, biz Allâh’a âidiz ve ona dönücüleriz.)” (Bakara/156) âyetinin mazmûnuna muhâtap kılar…
Kökyüzünü temâşâ…
“Kökler, göklerdedir…” diye bir töresöz var; Türkçe “gök” kelimesinin, Köktürkçe “kök” kelimesinden geldiğini hâtırdan çıkarmadan, seyr ü temâşâ eylemimizde gözlerimizi gökyüzüne dikmek mecbûriyetindeyiz… Zîrâ, gökyüzünün mutlak ve sâbit kânunlarından bîhaber olan insan, yeryüzünde ne kadar gezerse gezsin, ne kadar araştırırsa araştırsın hakîkata ulaşamaz… Necip Fâzıl’ın (1904-1983)
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum
şeklindeki acı îtirâfı ne kadar da mânidardır…
Evet, Arz üzerinde gezinmek emredilmiş; lâkin, Arz’ın aslının ve kökünün de Arş –gökyüzünün en üst tabakası– olduğunu unutmamak îcâb eder… Çünkü, “Seb‘a Semâvât” –yedi gök– ile berâber Arz da âdetâ Arşurrahmân’ın rahminden türeyip çıkmıştır…
Gökyüzü, derinlikleri ve tabakaları hakkında da bize bir fikir verir… Gökyüzünü temâşâ etmek, en nihâyetinde Arş ve onun mutlak sâhibi hakkında tefekkür etme imkânı da sağlar; nitekim, “Arşu’l-‘Azîm” –yüce Arş; Azîm Allâh’ın Arş’ı– (Tevbe/129), “Er-Rahmânu ‘ale’l-‘Arşi’stevâ. (Rahmân, –mutlak hükümrân olarak– Arş’a istivâ etmiştir.)” (Tâhâ/5) âyeti mısdâkınca, mutlak olarak Rahmân Allâh’ındır… Bir temâşâ kıblesi olarak gökyüzüne yönelmek de, Cenâb-ı Hakk’ın azametini tâ derinden duymaya vesîle olur ki, bu da ibâdetlerin en büyüklerinden sayılır…
Kâ‘be’yi temâşâ…
Kâ‘be, Beytullâh’tır, Allâh’ın evidir…
Kâ‘be’yi temâşâ iki şekilde olur: Biri, Kâ‘be etrâfında tavâf etmek, yânî, Kâ‘be etrâfında yedi sefer dönerek yürümektir… Diğeri ise Kâ‘be’yi seyretmektir; tavâftan arda kalan zamanda yâhut tavâfa mecâl kalmadığında oturup Kâ‘be’yi temâşâ etmek ve orada tavâf edenleri izlemek de ibâdet sayılır…
Kâ‘be, “Hacerü’l-Esved”le birlikte, cennetten in(diril)miş olan Âdem Ata’nın yeryüzünde inşâ ettiği ilk binâdır; bu yüzden, –insanlığın müşterek şuuraltından gelen gurbet hisleriyle– kendisini temâşâ eden insâna, yeryüzü sürgününde aslî vatanını, yânî cenneti hâtırlatır…
Kâ‘be, gökyüzünün dördüncü veyâ altıncı katındaki “Beytü’l-Ma‘mûr”un (Tûr/4) yeryüzündeki izdüşümü kabûl edilmektedir… Dolayısıyla, Kâ‘be’yi tavâf ve temâşâ eden insan, gökyüzünün alt tabakalarından başlayarak Arş’la rûhen ve fikren temâsa geçmiş olur; bu da, kök vatana doğru bir seyrüsefer, bir temâşâ demektir… Dahası, Kâ‘be’yi temâşâ eden insan, Beytü’l-Ma‘mûr’un etrâfındaki meleklerle birlikte tavâf etmiş sayılır; bu da insânın aslî-fıtrî melekelerinin açılmasına ve güçlenmesine vesîle olur…
Kur’ân-ı Kerîm’i temâşâ…
Kur’ân-ı Kerîm, Kelâmullâh’tır, Allâh’ın sözleridir…
Kur’ân’ı temâşâ iki şekilde olur: Biri, Kur’ân okumak, yânî, Arz’dan Arş’a kâinâtın kevnî âyetlerini Kur’ân âyetleriyle izlemeye ve anlamaya çalışmaktır… Diğeri ise, Kur’ân’ı mushafının yüzünden kırâat ve tilâvet etmektir; zîrâ, Kur’ân’ın sayfa sayfa, satır satır sözlerini beden gözleriyle bakarak okumak da gönül gözünün Kur’ân’ın mânâ ve mazmûnuna açılmasına vesîle olur…
Kur’ân okuyan insan, Allâh’ın sözleri üzerinden, hem Allâh ile söyleşmiş olur ve hem de bir bakıma kendi aslına doğru temâşâ etmiş sayılır…
“Fî-Levhin Mahfûz” –korunan levha– (Burûc/22) âyeti ile “Ummu’l-Kitâb” –Kitâb’ın anası; ana kitâb– (Ra‘d/39; Zuhruf/4) ibâresinin yer aldığı âyetler ışığında, Kur’ân-ı Kerîm’in aslı ve anası Arş’ın altında ve “Kürsî”nin üstünde bulunduğu farzedilen Levh-i Mahfûz’dur… Levh-i Mahfûz, aynı zamanda mevcûdâta, mahlûkâta ve kâinâta dâir bütün bilgilerin de yer aldığı “ana kitâb”dır… Yânî, Kur’ân’ın aslı ile insânın aslî bilgileri aynı yerde muhâfaza edilmektedir; Levh-i Mahfûz’da… Dolayısıyla, Kur’ân okuyan bir insan, hem Kur’ân’ın aslî mekânı ve hem de kendi hakîkatının bir nevi kök vatanı sayılan Levh-i Mahfûz’la da irtibat kurmuş olur…
Ebeveyni vâlideyni temâşâ…
Aslen, “…ve nefahtu fîhi min-rûhî… (…ona rûhumdan üfledi(ği)m…)” (Hicr/29) âyetinin de işâretiyle, çamurdan yarattığı Âdem’e kendi rûhundan üflemiş olan Allâh’tan gelmiş olduğumuz hakîkati, birer insân olarak aslımızı arama temâşâmızda, elimizde muhkem ve şaşmaz bir pusula gibidir… Ve Hazret-i Âdem Ata’dan Havvâ Ana’ya, onlardan da –temâşâya me’mur kılınmış– bize kadar gelen bir İlâhî rûh, bir İlâhî nefha, bir İlâhî nefestir bu…
İnsânın, hiç bir çıkar gözetmeden, kemâl-i hürmet ve cemâl-i muhabbetle anne ve babasının yüzlerini seyr ü temâşâ etmesi bir ibâdet sayılır… Zîrâ, anne ve baba, insânı Havvâ Ana ile Âdem Ata’ya ve Âdem Ata’nın rûhu vâsıtasıyla da Allâh’a bağlayan şecerenin ilk dalları, ilk duraklarıdır… Anne ve babanın da anne ve babaları, onların da anne ve babaları, onların da anne ve babaları derken, bu temâşâ, insânı şecerenin köküne ve son durağına, Havvâ Ana ile Âdem Ata’ya, yânî aslına götürür…
İnsan, anne ve babasının gözlerinde, ebenced şeceresindeki bütün anne ve babaların gözlerini teselsülen –zincirleme olarak– görmüş olur; en sonunda da Havvâ Ana ile Âdem Ata’nın cennette cemâlullâha muhâtap olan gözlerini temâşâ etmiş sayılır…
İnsan, alıp verdiği ve doğumundan ölümüne kadar tekrar tekrar alıp verdiği nefesin, esâsında ilk nefhadan, o ilk İlâhî üfleyişten geldiğini bu temâşâ ile daha iyi idrâk eder… İnsan, bir bakıma anne ve babasından emânet olarak aldığı nefesi, kendi çocuklarına da emânet bırakır; bu, ilâkıyâme son insâna kadar böyle devâm eder gider…
İnsan, anne ve babasının yüzünde kendi aslını, kendi hakîkatını temâşâ etmelidir; nitekim, hakîkat, insânı Hakk’a vâsıl edip ulaştıran en sahih ve en emin vâsıtadır… “El-veledu sırru ebîhi. (Çocuk, babasının sırrıdır.)” töresözü, insânı babasının sırrı olarak tesbît etmektedir ki, insan kendi sırrına ancak babası üzerinden ulaşabilir; bir önceki durak ise, tabîî ki annedir… Dolayısıyla, anne ve babayı seyr ü temâşâ, insânı kendi Âdemî sırları hakkında hikmet sâhibi kılar…
Hâsıl-ı kelâm…
Köklerimizi arayıp bulmamız, aslımızı tanıyıp bilmemiz, ubûdiyetimizin bir lâzimesi ve kulluk şuûrumuzun bir vecîbesidir… Bize köklerimizi bulduran her seyrüsefer ve bize aslımızı gösteren her temâşâ eylemi bir ibâdettir…
Günün her vaktine mahsus nazarlarla gökyüzünü seyretmek; maddeten fırsat ve bedenen sıhhat buldukça Kâ‘be’yi ziyâret etmek; kâinat kitâbını Kur’ân-ı Kerîm kılavuzluğunda okuyup temâşâ etmek… Ve ve ve… Eğer hayatta ve yanımızda iseler, her fırsatta anne ve babalarımızın, hattâ nenelerimizin ve dedelerimizin yüzlerine, gözlerine bakmak… Bunların her biri bir temâşâ ibâdetidir…
Zıyâ Paşa (1829-1880) da bizi temâşâya dâvet etmektedir; hem de en büyük san‘at eserinin her bir tarafına ve her ânına mahsus özge nazarlarla, hayret ve hayranlıkla dolu bir temâşâ ibâdetine:
Kıl san‘at-ı ustâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eger ârif isen çûn u çirâdan…
Vesselâm…
Abdülkadir Dağlar



