
Küçükçekmece İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü, kıymetli hocam Rafet Fener’in davetiyle anlamlı bir çalışmaya katkı sunduk. Her yıl farklı bir münevverin hayatını ve fikirlerini ele alan bu seride, bu yıl üstad Cemil Meriç dosya konusu yapıldı. “Bu Ülke’nin Hafızasına Adanan Bir Ömür” başlığıyla hazırlanan bu özel kitapta, biz de “Kirletilen Odayı Temizleyen Adam: Cemil Meriç” başlıklı yazımızla yer aldık.
Böylesine kıymetli ve vizyoner bir kültür hizmetini hayata geçirdikleri için Küçükçekmece İlçe Millî Eğitim Müdürü Emin Çıkrıkçı’ya ve Şube Müdürü Rafet Fener’e kalbi şükranlarımı sunuyor; bu tür nitelikli çalışmaların diğer millî eğitim müdürlüklerine de örnek teşkil etmesini temenni ediyorum.
Kirletilen Odayı Temizlemeye Çalışan Adam: Cemil Meriç
Ülkemizin yetiştirdiği en önemli münevverlerden biridir Cemil Meriç.
1916 yılında Hatay Reyhanlı’da dünyaya gelmiştir. O zamanlar Fransa tarafından yönetilen Hatay’da eğitim görmüş ve bu sayede iyi derecede Fransızca öğrenmiştir.
1954 yılında, yani henüz 38 yaşında iken gözlerine veda etmek zorunda kalmış; 13 Haziran 1987 tarihinde, 71 yaşında İstanbul’da ahirete irtihal etmiştir.
Çocukluğu Hatay’da, gençliğinin bir kısmı ve evlilik hayatının ilk yılları Elazığ’da, en önemli yani en üretken yılları ise İstanbul’da geçmiştir. Bu kısa biyografik bilgilerin arkasında derin bir karakter; sağlam, sarsılmaz bir kişilik vardır.
Kendi deyimiyle bir “fikir işçisidir” Cemil Meriç.
Cemil Meriç koca bir dağdır. Gövdesinde yemyeşil bir orman barındıran, birçok yerinden pınarlar fışkıran bir dağ… Dağdan akan o sular, geçtiği ovaları can havliyle sulamış, oralarda mümbit ürünler yetişmesine vesile olmuştur.
Cemil Meriç bu vatanın has evladıdır. Her şeyden önce buradan başlamak lazımdır. Ne yazmışsa, ne söylemişse, neye kafa yormuşsa; bu vatanın has evladı olma sorumluluğunun bir neticesidir. Belki de gözlerini kaybetme sebebi, bu yüke gözünü kırpmadan bakmasıdır!
Bu memlekette yetişip de gördüğü hâlde gözlerini kapatanlara, görmeyen gözleriyle şöyle demiştir: “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.”
İdrak; sadece yüzeysel bir “bilmek” değil, bir bilginin veya gerçeğin peşine düşüp ona zihnen ulaşmak ve onu kuşatmak anlamını taşır. Gerçek hayatta “deli gömleği”, akıl hastalarının kendilerine zarar vermemeleri için giydirilen, kolların bağlanmasını sağlayan ve hareketi engelleyen bir giysidir.
İdrakimize deli gömleği giydirme metaforu oldukça dikkat çekicidir. Bu; “Sadece mensup olduğun cemaate, mensup olduğun partiye, mensup olduğun her neyse ona inan. Elini kolunu ve en önemlisi de beynini kullanma!” demektir. “Sen zaten delisin, biz senin yerine akıllılık eder, senin hakkında karar veririz.” demektir.
Kim verecek bu kararı? Tabii ki bu izm’leri bize dayatanlar. Onlar kimler? Batılılar. Ya da Batı’ya gidip ülkeyi kirletmek için dönen sözde entelektüeller.
Ülkemizde “aydın” diye bize yutturulan insanların ürettikleri eserlere, çıkardıkları gazetelere, yazdıkları makalelere bakınca; onlara giydirilen bu “deli gömleği”ni gayet iyi anlayabiliyoruz. Ve bizlere bu insanlar gibi düşünmeyi zorunlu kılan sistemin altyapısının nasıl düzenlendiğini de idrak edebiliyoruz.
Yeşilçam filmlerini yönetenler, o gömleğin içinde film oynatarak bir nesli heba etmediler mi? Birkaç istisna dışında hangi Yeşilçam filmi bizim neslimizi manevi yönden geliştirdi? Bırakın geliştirmeyi, Batılılardan daha berbat duruma düşürmedi mi insanlarımızı? Ülkemizdeki ahlâkî çöküntünün kaynağı ne sanıyorsunuz?
Bir olaya, der Meriç; sağcı veya solcu gözüyle bakarsanız olayın yarısını göremezsiniz. “Gözlükleri çıkarın, çıplak gözle ve vicdanla hakikate bakın.”
Meriç, “Olimpos Dağı’nın çocukları, Hira Dağı’nın evlatlarını asla kabullenmeyecekler,” derken bu deli gömleğini idraklerimize neden giydirdiğimizi sorgular. Anasından babasından, köyünden, geçmişinden utanan ergenler gibi; öz kültüründen, örf ve âdetlerinden utanan ve bu utançla daha da utanılacak bir hâle bürünerek Batı’ya özenmemizi, onlara öykünmemizi eleştirir.
Hilâl ile Haç kavgası kıyamete kadar sürecektir. Ne dinler arası diyalog ne de ılımlı İslam saçmalığı bu savaşı sona erdirmeyecektir. Onlar gibi yaşasak bile, onlar gibi düşünsek bile, onlara yüzde yüz biat etsek bile; bir yerde özümüze döneceğimiz kuşkusu onlarda daima var olacaktır.
Bu hazin durumu şu sözlerle özetler: “Türk aydını yangından kaçar gibi uzaklaşıyor memleketten. Hayır, kirlettiği bir odadan kaçar gibi…”
Önce Batı’ya gidiyor, oradaki kirle besleniyor, gelip memlekete o kiri kusuyor; memleketi kirletiyor ve sonra da “buralar da yaşanmaz oldu artık” deyip memleketten birer birer kaçmaya çalışıyor bu aydınlar.
Son yıllarda sıkça karşımıza çıkar: “Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede hırsızlık arttı, kadına şiddet arttı, tacizler arttı, saygısızlık arttı…” haberleri. O aydınların kirlettiği bir ülke işte burası. Yeşilçam filmlerinin kirlettiği ülke… Batılı eğitim sisteminin kirlettiği ülke…
İnsanların kimliğinde “İslâm” yazıyor diye herkes İslâmî usullere göre mi yaşıyor? Elbette hayır! İslâmî kurallarla yönetilen bir ülkede sıkıntılar varsa bile; sıkıntılar İslâm’da değil, o ülkede yaşayan insanların İslâm’dan uzaklaşmasından kaynaklanır. Kaldı ki ülkemiz laik bir rejimle yönetiliyor.
Laik, çağdaş, Batılı eğitim sisteminin kirlettiği ülkeden kaçmak, kaçmaya çalışmak, kaçarken de “burası kirlendi” demek; tabiri caizse haddini ve kendini bilmezliktir.
Gözleri görmediği hâlde; ampule daha yakın olmak adına masanın üzerine sandalye koyup kitap okumaya çalışan, kızı Ümit Meriç’in okuduğu kitapları dinleyerek eserler veren o insanın derdini anlayabiliyor muyuz?
Derdiyle dertlenmeyi bırakın, derdini anlamak bile başlı başına bir yüktür. O yükü kaldırabilecek güçte miyiz? O yükün altına girecek cesaretimiz var mı?
Anlamak, dertlenmek, “bu kavgada ben de varım” demek için mutlaka okumamız gereken eserleri şunlardır:
- Doğu-Batı, sağ-sol ve tarih muhasebesinin yapıldığı temel eseri: “Bu Ülke”
- En samimi, en insani eseri dediğimiz; günlüklerinden oluşan, yalnızlığını, acılarını, entelektüel bunalımlarını ve eşiyle/dostlarıyla olan mektuplaşmalarını içeren, psikolojik tahlillerle dolu: “Jurnal (1. ve 2. Cilt)”
- Platon’un mağara alegorisinden yola çıkarak “aydın” kavramını masaya yatırdığı, Türk entelektüelinin tarihsel gelişimini ve hatalarını incelediği: “Mağaradakiler”
- Medeniyet kavramını tartıştığı, İbn Haldun’un “Umran” kavramı ile Batı’nın “Uygarlık” kavramını karşılaştırdığı: “Umrandan Uygarlığa”
- Hindistan ve Hint düşüncesi üzerine yazdığı, Doğu’nun mistik dünyasını analiz ettiği eseri: “Bir Dünyanın Eşiğinde”
Son olarak; Cemil Meriç salt bilgi aktarımı yapmaz. Zaten münevverlerin işi bilgi aktarmak değil, bildikleriyle yol göstermektir. O, şiirsel anlatımıyla sizi Türkçenin zirvesinde dolaştırırken aynı zamanda sorgulamanızı, belki kendinizden utanmanızı, belki de uyuşukluğunuzu dert etmenizi amaçlar.
Sizi kelimelerle, kavramlarla savaşmaya iter. Ola ki o deli gömleğini giyenleri sorgular, giymişseniz de çıkarmanız gerektiğini idrak edersiniz diye…
Mustafa Süs
TYB Bolu Şube Başkanı / Diriliş Postası Yazarı










