
Yahu abiler, ablalar; “bırakın nostaljiyi, bırakın birilerini suçlayıp kendinizi mağdur, başkalarını kabahatli ilan ederek kendinizi temize havale etmeyi de”, hakikatle yüzleşin artık!
1900’lerde Bursa nüfusu kaçtı acaba? 20 bin; 30 bin; 50 var mıdır?
Bu şehir 2 bin yıllık kadim bir kent.
İnsan nüfusu “1 milyara iki milyon yılda geldi”, “2 milyara ise son yüz yılda ulaştığı” bilgisi veriliyor.*
Fatih Sultan Mehmet döneminde bütün Avrupa nüfusu 50 milyon!
Geçen baktım, Bursa nüfusu 1960’larda 600 bin civarı, şehir 223 bin…
Bahse konu tarihte km²’ye düşen insan sayısı 66 kişi.
Bursa’da sadece tek bir hastane var, bizim devlet hastanesi olarak bildiğimiz Muradiye’deki Memleket Hastanesi. Çekirge SSK 1970’de açıldı.
Benim çocukluğumda Bursa’da doğru dürüst bir tek psikiyatrist vardı, Rüştü Burlu. Dr sayısı parmakla gösterilirdi. Koca Yıldırım’da rahmetli bir Dr. Ömer Bosut vardı.
Acaba Bursa’da 1960’larda kaç mektep vardı?
İlkokul mezunları bekçi, lise mezunları yedek subaylık ve öğretmenlik yapıyordu. Tevellüdü 1937’li rahmetli pederim sanat okulu üçten terk, Topraksu’ya işçi diye girmiş, sonra zorla memur kadrosuna alınmış. Kabul etmese iş akdini feshedecekler. Topraksu Bursa’nın ilk beş personelinden biri. Abdülvahit Cenkçiler müdürleri.
Gökdere’de balık yakalayanları gördü bu gözler.
Millet Hıdrelleze Hİpodroma gider, her yer ağaç tarla idi. Bursa Çöplüğü şimdiki Yeşil Kent’te idi.
At arabaları ile yük taşınır. Bir kar yağar şehirin üstünden bir hafta kalkmazdı.
Çünkü sanayi diye bir tek şu anda Yıldırım Belediyesi’nin olduğu yerde sıra bir kaç tane dükkan vardı, kaynak yapabilen, çekiç sallayan sanayi ustası sayılırdı.
Fabrika olarak bir Merinos vardı. Aroma’nın kuruluşu 1968, Tofaş’ın kuruluşu 1968, Renault’un ise 1969. Anlaşılıyor ki, Bursa’nın sanayi kenti profili 1968’lerden sonra başlıyor. “Ekmek nerede ise insan orada” doktrininden hareketle bu da göçü artırıyor.
Bursa sınırları 1970-1980’lere kadar doğuda Duaçınarı, batıda Merinos Kavşağı, kuzeyde Etibank Postanesi, güneyde Namazgah ve İpekçilik’te biterdi.
İnsanlar Teleferik ve Dokuzgözlere pikniğe gider, karpuz çatlatırdı.
Köy minibüsleri günde bir kez gelir, Demirtaş Sanat Okulu’nun arkasındaki Bıçakçılar Çarşısı’nda sıralanır, öğleden sonra üç sıraları geri dönerdi.
İnsanlar buluşma adresi olarak Heykel Postanesi ve Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun önünü verirlerdi.
Türbelerde bekçiler yoktu, 80’lerden sonra çinileri o yüzden soyuldu.
Mahalleler taşlık, ya da en iyi haliyle Arnavut kaldırımı, sürekli kırılan ayakkabı topuklarına kabara çakılırdı.
Evlerin çoğu en fazla iki katlı, bahçeli idi. Evler odunla ısıtılır, kuzine sobaların borularında çamaşır kurutulur, aynı zamanda üstünde ve fırınında yemek pişirilir… Üstündeki kazanda su kaynatılıp merdiven altlarında leğenlerde haftada bir kere falan banyo yapılırken analardan kafaya tas yenirdi.
Kapıdan her gün “yoğurttçuu”, kış geceleri ise bozacılar geçerdi.
Hasılı; her dönemin iyi ve güzel dönemleri olmasına rağmen, hatırdan kaçırılan menfi hususları da mevcut!
Komşuluk ilişkileri evet daha iyiydi, herkes bir fincan yağ ve mayalık yoğurt istemek için komşusunun kapısını çalmaktan imtina etmezdi.
Radyodan ve postacıdan başka iletişim aracı pek yoktu.
Hatırlıyorum, koskoca Elmasbahçelerde Hakkı Özözgan’ın karakaçan Mercedesi ve Bombacıların 56 model Şavrole damalı taksisinden başka araba neredeyse yoktu. Taksiyi çaldılar, iki sene sonra İstanbul’da buldular. Arabayı tamponundan geceleri zincirle yerlere asma kilitle bağlıyorlardı. Bisikleti olana ortadirek gözüyle bakılırdı.
Evlerde tavan aralarında fareler cirit atar, künkten kanalizasyonlar devamlı tıkanır, İncirli’de Karınca Deresi’nin yanındaki evlerin içinden şırıl şırıl sular akardı.
Eti ancak kurbanlarda görürdük. Yumurta ve tavuk eti lüksdü.
Oynayacak meşin topumuz dahi yoktu. Aramızda para toplar bakkaldan naylon top alır, çabuk patlamasın diye eskisini keser, öbürüne geçirir, etimize geldiğinde canımızı yakardı. Bu yüzden pis burun vuranı oynatmazdık.
Ha ne var, Allah için fakir aşağılanmaz, parmakla gösterilen apartmanlarda oturan zenginler de böbürlenmezdi.
Zaten sonradan onların çoğu Çekirge’ye taşındılar. Şimdi onların çocukları Bademli’deler.
Çoğu’nun Küçük Kumla’da ve Kurşunlu Sorgut Sitelerinde daireleri mevcuttu. Şimdikilerin hepsinin Ege ve Akdeniz’de yazlıkları mevcut. Tatile çoğu Yunana gidiyor.
Uzatmayayım, yazmak içimden geldi. Sizlere aslında bir Entropi hakikatinden bahsetmek istedim.
İnsanın eli bir şeye ne kadar fazla değiyorsa orada o kadar düzensizlik, enerji kaybı oluşuyor. Bunun durdurulması mümkün değil.
1960’ların 223 bin nüfuslu Bursa’sından 4 milyon nüfusa ulaşmış bir kentte buradaki görüntülere ancak “ah!” çekilir.
Ne demiştik?
“Entropi durdurulamaz lakin yavaşlatılabilir”.
Bu da çevreye saygı ve bilinçle oluşur.
Zamanında o iki katlı bahçeli evlerde otururken bugün hepimiz sitelerde oturuyoruz. On daireli apartmanda kimse kimseye gelip gitmiyor. Çoğu kimse birbirini dahi tanımıyor.
İnsan değiştikçe şehrin aynı kalacağını mı sanıyorsunuz?
İnsan=Şehir
Saygılarımla
*Jeremy Rıfkıns-Ted Howards “Entropi”
Bu Jeremy Rıfkıns, cumhurbaşkanlığına seçilseydi Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekonomi danışmanı olacaktı. Bu yüzden saati 20 bin dolara online bunlara seminer dahi vermişti.



