KitâbiyatTöreli Yazılar

“Memleket Meselesi”nden Seçmeler

Orhan ALİMOĞLU

“Memleket Meselesi”nden Seçmeler

Orhan Alimoğlu

Rasim Özdenören Ağabey’le yapılan bazı mülakatlar, Memleket Meselesi adıyla kitap haline (İz Yayıncılık, 2026) getirilmiş. Bazı iktibaslar yaparak hem bu kitabı hem de büyük bir mütefekkir olan Rasim Bey’i tanıtmak istedik.  Böylece okuyanların gönlü ve ufkunun genişleyeceğini ümid ve temenni ediyoruz. Merhum Rasim Ağabey halim-selim, lâkin Fehmi Kuyumcu’nun ifadesiyle “kelâmı cesim” bir zât idi. İdrak ve ihatası çok yüksekti.

“1976 yılının sonlarında Mavera dergisi çıkmaya başladı. Biz bunları görüyorduk. Tarih boyunca, her peygamber hem kendinden öncekini kabul etmiştir, hem kendinden sonra gelecek varsa onu tebşir etmiştir. Dikkat et; bu söylediğim peygamberler… Fakat o peygambere ümmet olanlar sadece o peygamberi ve ondan öncekileri kabul etmiştir, kendinden sonrakini kabul etmemiştir. Bugün yaşayan üç büyük dinin üç ümmeti var. Musevilik ümmeti, İsevilik ümmeti ve Son Peygamber’in ümmeti. Museviler, tenezzül edip kendilerinden önceki İsrail peygamberlerini kabul ediyor. Fakat Hz. İsa’ya gelince, kabul etmiyor. Çünkü Hz. İsa, ayrı bir şeriatla geliyor. Museviler bu yüzden Hıristiyanlığı kabul etmez. Hıristiyanlarsa Musevileri kabul ediyor fakat Müslümanları kabul etmiyor. Müslümanlar ise kendinden önceki hak olan tüm ümmetleri ve peygamberleri kabul ediyor.” (S. 117)

“Mavera dergisi böyle bir damardan geliyor fakat bu damarın, bu dediğimiz özelliklerinin farkında olan bir dergi. Derginin fikriyatını âcizane yönlendiren biziz. Onun manifestosunu yazarken şunu söyledik, -dergide isimsizdi ama sonradan deşifre oldu- biz sadece kendimizden öncekilere değil kendimizden sonra gelenlere de açığız. Ama öyle bir açıklık ki bu; diyelim ki şiirine yer vereceğimiz birisi, bize kendisini ispat etmelidir. Dolayısıyla adını ilk defa duyuyor olsak bile, bizim, o şairden sekiz on örnek vermemiz gerekir. Bu anlamda Mavera dergisi, başka dergiler gibi bir şairler mezarlığı olmamalı. Nitekim olmadı da. Hiç ölü şair çıkmadı Mavera dergisinden. Orada yazan, şiiri yayınlanan insanların her biri bugün bir biçimde ortada duran insanlardır.” S.118

“Demin bir şey söyledim; Grek felsefesinin kökeni vahye dayanıyor diye. Aslında Hint dünya görüşü, Çin dünya görüşü olan Taoizm, daha doğuda olan Şintoizm’in de en temelde dayandığı şey birer vahiydir. Onun için o düşünceler sana yabancı gelmiyor. Onlar da senin yitik malın. Fakat onlar da aslından öyle uzaklaşmış ki tanınmayacak hâle gelmiş. Gerek Doğu, gerek Batı düşüncesinin vahiyden kaynaklandığı görüşünden hareket edersen orada vahiyden kaynaklanan unsurları rahatlıkla görebilirsin. Aç şimdi Upanisadları (hindu kutsal kitapları); İslamda ifadesini bulan tevhid fikrinin benzerini orada da görebilirsin. Zannedildiği gibi Müslüman mutasavvıflar onlardan ilham almış değil. İkisinin de kaynağı aynı olduğu için aynı veya benzer şeyler söyleniyor. Hem Grek düşüncesinde hem Çin ve Hint düşüncesinde… Bu açıdan baktığında, Doğu’nun ve Batı’nın düşüncesini senin yitik malın olarak görüyorsan mesele kalmıyor. Fakat -Cemil Meriç’in güzel tabiri ile- mustağriplerin, yani modernistlerin kafasıyla, ona ramolma kafasıyla olaya baktığın zaman işin rengi değişir.” (S. 121)

“Mavera’ya dönecek olursak, temel düşünce olarak ne diyebiliriz?

Biz şunu diyoruz: Biz ilk defa kelimeyi bütün harfleri ile telaffuz ettik; Müslüman kelimesini. Bunu Büyük Doğu’nun arkasına, Diriliş’in arkasına yahut Edebiyatın arkasına koymadık. İslam kelimesini yahut Müslüman kelimesini tüm harfleri ile telaffuz ettik, Müslüman olduğumuzu, düşünmemizin Müslümanca olduğunu söyledik ve Müslümanca düşünme, bizim, nereye gideceğimizi, moda tabiri ile kırmızı çizgilerimizin, yeşil çizgilerimizin nereler olduğunu kendi içinde belirliyordu zaten.” (S. 122)

“Bizim neyi yiyip içtiğimiz ve neyi yemediğimiz kültürümüzün gereğidir. Bir Batılının yemeyeceği hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla kültürün bir ürünü olan yeme içme alışkanlığı bağlamında yiyip içmeyeceği hiçbir şey olmadığına göre Batılı adamın kendisine yasaklarla sınırlamalar getirilmediğinden kültür onun hayatında çok da belirleyici bir unsur olarak görülmüyor. Halbuki bir Müslüman için mutfak da dinin bir yansımasından ibarettir. Bir Müslümanın ne yiyip ne içmeyeceği ve de ne yiyip ne içebileceği bellidir. Dolayısıyla onun mutfağına da, sokağına da kısacası her şeyine din hâkimdir. Mesela israf yapmamak bir Müslümanın gündelik hayatında temel belirleyicilerden birisidir. Dolayısıyla evinin mimarisinden, suyun kullanımına kadar israf etmeden kullanabilmenin yollarını arar.” (S. 126)

“Ama 1789 Fransız İhtilalinden sonra kelimeler, üzerinde öylesine durulmuş, öylesine mıncıklanmış, öylesine tahrifata uğratılmıştır ki mecburen o kavramlara atıfta bulunmak suretiyle meramımızı anlatabiliyoruz Ama kavramları yerli yerinde kullandığımızda Müslümanlarla gayrimüslimlerin eşit olmama durumu gayrimüslimleri de memnun eden bir durumdur. Şöyle ki cihat Müslüman kişiye farzdır. Müslüman olmayan kişiyi cihat etmeye zorlayamazsınız. İslami idare altında yaşayan gayrimüslimler Müslümanlarla birlikte cihat etmekten muaf tutulmuşlardır Çünkü cihat bir ibadettir. İslama inanmayan bir kişi bu ibadeti yapmaya zorlanamaz. Zekât da bir ibadettir. Müslüman olmayan kişi zekât vermeye de zorlanamaz. Ama İslamın himayesi altında yaşayanlar bir bedel öderler. Müslümanlara nazaran çok daha az vergi öderler. İslam devleti veya hükümeti onları Müslümanlarla eşit şartlar altında tutmayıp onları himaye sadedinde egemenliği altında tutar. Nitekim Tanzimat Fermanıyla Müslümanlarla gayrimüslimlerin şartları eşitlendi ve buna ilk itiraz edenler Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler oldular. Dediler ki ‘Biz hâlimizden memnunduk. Şimdi Müslümanlarla eşit hâle gelince biz de zekât vermek ve askere gitmek zorunda kalacağız.” (S. 129)

“1453’ten sonra İslami kentleşme tarzına uygun olarak gelişmiş olan bir kenti, -ki bir İslam kentinin yapısı hilal biçimindedir. Ortada mabet vardır. Cami genelde en yüksek yerdedir. Onun etrafına halka halka hilaller hâlinde, hilalin açık ağzı da mümkün mertebe kıbleye dönük biçimde inşa edilmektedir- Batı uygarlığını benimsedikten sonra haç düzeninde yapmaya başlamışlar. Paris, New York gibi kentler haç düzenine göre inşa edilmişlerdir, şehir mimarisi birbirini dik olarak kesen caddelerden oluşmuştur. Bizde ise ortada mescit, mescidin etrafında yarım daireler hâlinde oluşan evler vardır. Şehir halka halka dışa doğru genişleyerek açılır. Dolayısıyla bizim sokaklarımız kavislidir. Konya Bursa, Maraş gibi İslam kentlerinin hepsi daire biçimindedir.” (S. 131)

“Tasavvuf, bazıların zannettiği gibi ayakları havada olan, sonradan gelmiş, sonradan zuhur etmiş bir durum değil, İslamın başlangıcından beri var olan bir olaydır. Ama biz bunu böyle de görmemişiz. Hint’ten, Hıristiyan mistisizminden geldiğini düşünmüşüz. Halbuki Kindi’den başlayarak Fârâbî’yle devam eden İbn-i Sînâ, -neticede karşı koymuş olsa bile- İmam Gazâlî, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun ve belli başlı ilk İslam düşünürlerinin tamamı aynı zamanda tasavvufi düşünmeyi de öngören insanlardır. Çünkü Müslüman onsuz olmaz.

İmam Gazâlî felsefeyi redderek bir şeyi kurtardı ama bir başka şeyin çöküşüne zemin hazırladı. Onların eserlerine baktığınızda her cümlesinden sonra “En iyisini Allah bilir” diyorlar. Her paragrafını “Allahu a’lem, bu iş böyledir?” diye bitiriyorlar. Yoksa Allah’ı reddetme gibi bir ön kabulle yola çıkıyor değiller. Tam tersine Allah’ı daha iyi nasıl anlayabilirim mülâhazasıyla yola çıkıyorlar.

Bugün de bize gene kendi eslâfımız yol gösterebilir. Fârâbî’den, İbn-i Sînadan yola çıkarak yolumuzu bulabiliriz. Yani, tasavvuf denilen şey âmentü ve âmentünün hayata geçirilmesidir. İslamın şartları imanın şartlarıyla anlamlıdır. İmanın şartlarını reddederek İslamın şartlarını kabul etmenin hiçbir anlamı yoktur.” (S. 139)

Siz İslam medeniyetinin yenilenmesi konusunda insanın mahiyetinin algılanmasına önemli bir yer atfediyorsunuz.

“Ben İslam medeniyetinin yenilenmesi diye de bir şey söylemiyorum. Müslümanlar yenilenirse, yeniden kendilerine mahsus bir İslam uygarlığını da kurabilirler diyorum. Yoksa Süleymaniye yeniden ihya edilip bir daha yapılamaz. Yapılsa yapılsa bugün Ankara’daki betonarme Kocatepe Camii yapılabilir. O da hilkat garibesi bir şey olarak ortaya çıktı. Bir hizmet verdiği doğrudur. Şayet verdiği hizmet baz alınacak idiyse o betonarmenin hakkı verilerek yapılmalıydı. İlk projede tek kubbeden ibaret yapıydı ama bugünkünün hiçbir anlamı yoktur. Her ne kadar herkes bunu benimsiyorsa da Süleymaniye’nin ihyası bu değildir. Bu olsa olsa modern malzemeyle onun taklididir. Hem de kötü bir taklidi. Betonarmenin kendi imkânlarını kullanarak bugüne mahsus bir bina yapılabilirdi. Ama bu Kocatepe’yi yapmış olmak Süleymaniye’yi ihya etmek anlamı taşımıyor.” (S. 139)

İslama sahip çıkmak dediğimizde kastettiğimiz şey nedir?

“Doğrudan doğruya İslam bizden ne yapmamızı istiyorsa onu yapmak. Cami yapmamızı mı istiyor? Onu istiyorsa buyur yap.”

“Bunun değişmez örneği Asr-ı Saadet’tir. Asr-ı Saadet Müslümanlarının  ne talep ettiğini gözden kaçırmamamız lazım. Bir Hz. Ebu Bekir, bir Hz. Ömer, bir Hz. Osman, Hz. Ali… Bunların hiçbiri cami yapma niyetiyle Müslüman olmadılar. Para kazanalım niyetiyle Müslüman olmadılar. Zengin olma düşüncesiyle Müslüman olmadılar. Bunlar, sadece Allah rızası için Müslüman olmak için Müslüman oldular.”

“İşte dananın kuyruğu burada kopuyor. Müslüman olmayı mı hedef olarak seçtik yoksa yol, bina yapmayı mı? Eğer Müslüman olarak yaşamayı hedef olarak seçmişsek bina vs. şeyler yaşam tarzına uygun olarak kendiliğinden gelir.” (S. 140)

“Asr-ı Saadet Müslümanının bir tek hedefi vardı: Müslüman olmak. O, kendisine tebliğ edilen her vahiyle kendini yeniliyordu. Halbuki biz ne yapıyoruz? Biz, acaba vahyin bu hükmünü bugünkü hayatımıza nasıl uyarlayabiliriz sorusunu önümüze koyuyoruz muyuz? Türkçede “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” diye bir tekerleme var. Asr-ı Saadet Müslümanı zamanı kendisine uydurmaya gayret etmişti. Halbuki bugünün Müslümanı zamana uyabilmek için ne gibi fedakârlıklar yapacağının ne gibi feragatlerde bulunabileceğinin hesabını yapıyor.” (S. 141)

“Müslüman olarak nasıl en iyi olabiliriz’i düşünelim. Bu da, Cenab-ı Allah’ın ve Resulünün bizden talep ettiği şeyin ne olduğunu kavramakla kaim olan bir şeydir. Bunu kavradığımızda O bize yollarını açar.

İslam mescitlerinin bir özelliği var. Özellikle Selçuklu döneminde yapılan mescitlerde çok daha belirgin şekilde ortaya çıkan genelde kubbesiz, çatısı düz toprak damdan dikdörtgen şekiller. Dikdörtgenin uzun kısmı kıbleye dönüktür. Elbette bunun bir sebebi var. Bunun sebebi “Saflarınızı uzun tutunuz.” hadisidir. Mescidi kentin ortasına inşa etmek suretiyle evleri hilal şeklinde ve ön yüzleri kıbleye dönecek biçimde dizayn etmek gene böyle bir hikmetin gereğini yerine getirmektir. Yani estetik kaygılardan ziyade ihtiyaçlar ön plandadır. Estetiksiz mi olacak? Hayır, asla.” (S. 142)

“Türkiye’deki bazı insanların muasır medeniyet seviyesi diyerek ulaşmaya çalıştıkları Batı medeniyeti, Batı emperyalizminin özellikle Afrikada girdiği ülkelere kendisini kabul ettirmek için uydurduğu icat ettiği bir söylem. Batı oraya, Afrika ülkelerine girdiği, girip orayı sömürgeleştirdiği zaman, sömürgeleştirme sürecinde, ‘Biz size medeniyet getiriyoruz. Siz vahşisiniz, siz ilkelsiniz; halbuki biz medeniyiz, size medeniyet getiriyoruz’ diyor. Getirdiği şey aslında bir medeniyet değil, bir vahşet. Afrika’nın o kabileleri, onlar yerleşik kabileler, uzun asırlara dayanan kendilerine mahsus bir yaşayış, bir hayat tarzları var. Kendilerine göre bir sanatları var, kendilerine göre bir edebiyatları var ve bu edebiyat bugünkü edebiyatların hiçbirinden geri kalan bir edebiyat değil. Tıpkı bir dilin bir başka dile üstün veya madun olmayışı gibi, o medeniyet de bugün bize medeniyet diye empoze ettikleri anlayıştan ne üstün ne aşağı, fakat o medeniyet masum bir medeniyet. O medeniyet tabir caizse, -bunu kullanmama müsaade edin bu deyimi- Hz. Âdem’in (a.s.) masumiyetini o günden bugüne sürdüren bir medeniyet. Sömürüsü olmayan, içi dışı bir olan, tıpkı Hz. Âdem nasıl ‘Safiyyullah’ ise, o insanlar bu safiyeti asli biçimiyle o günden bugüne taşımışlar.” (S. 152)

“Bu insanlar, bu Afrika insanları da bu saf hâllerini devam ettiriyor. Gandi’nin bir sözü var İngilizlere karşı, daha doğrusu Gandi’nin sözü demeyelim de Gandi’yi konuşturan Pappini diye bir İtalyan yazarın onun adına söylediği bir şey var. İngilizlere diyor ki, “Siz bizim ülkemize gelip işgal ettiğinizde biz sizi misafir olarak gördük. Sizi asırlarca misafir olarak kabul ettik, yemedik yedirdik, içmedik içirdik, giymedik giydirdik ama bir gün siz bizi kendi ülkenize eğitmek maksadıyla, öğrenim maksadıyla çağırdığınızda, sizin mekteplerinizde biz öğrendik ki siz buraya bizi istismar etmeye, bizi sömürmeye gelmişsiniz. Bunu öğrenince artık sizi burada, bu ülkede barındırmamız mümkün değil. Ama bunu siz bize öğretmeseydiniz biz sizi daha asırlarca beslerdik. İşte iki medeniyet arasındaki zihniyet yapısını çok güzel gösteriyor.” (S. 152)

“Medeniyeti dinden ayrı düşü- nemeyiz, aslında hiçbir şeyi dinden ayrı düşünemezsin. Senin laiklik dediğin, sekülarizm dediğin yaşayış tarzı da haddizatında kendine mahsus bir dindir. Bâtıl, ama din. “Senin dinin sana benim dinim bana.” diyor ayeti kerime. Ayrıca “Allah indinde din İslamdır.” diyen başka bir ayet-i kerime var. Yani öbürleri de din, yalnız Allah’ın makbul saydığı din İslam. İşte “Senin dinin sana benim dinim bana.” ayet-i kerimesinde ifade edilen manayla putperestlik de bir dindir.” (S. 155)

Eliot’un da belirttiği gibi, medeniyet dinin vücut bulmuş şekli midir?

“Eliot’un sözlerini adeta kendi cümlelerimmiş gibi kabul ediyorum, Eliot’tan zannediyorum ben bir iki şey de çevirdim. Eliot 20. yy.ın önemli şairlerinden, dindar şairlerinden birisi. İngiliz kökenli ve Amerikan yurttaşı olan bir şair. Eleştiri üzerine medeniyet üzerine düşünmüş. Şimdi telaffuz ettiğimiz cümlesi de nerdeyse bizim yazılarımızdan oraya aktarılmış bir cümle gibi duruyor.

Ben biraz daha ötesine de gideceğim, zaten konuşmamızın başlarında, sohbetimizin başlarında ifade etmeye çalıştığım şey tam da buydu. Yani medeniyete, dinin hayata yansımış şekli diyoruz. Peki, Hıristiyanlıkla İslamın, İslamla Şintoizmin, Şintoizmle Budizmin, Budizmle Hinduizmin, Hinduizmle Sibirya putperestliğinin, Sibirya putperestliğiyle Eskimo putperestliğinin, Eskimo putperestliğiyle Orta Afrika putperestliğinin, Orta Afrika putperestliğiyle bugünkü Amerika’daki Kızılderililerin dinleri arasında bir irtibat var mı? Var. Şöyle bir irtibat var; bu dinlerin tamamı, Hıristiyanlık olsun, Yahudilik olsun, adını az önce saydığımız vahdani dinler olsun, putperestlik dinleri olsun, bunların tamamının kökeninde vahiy var. Bunu nereden biliyoruz? Bunu gene Kur’an-ı Kerim’in beyanından ilham alarak söylüyoruz. Orada diyor ki, “Biz hiçbir millete kendisine peygamber göndermeden azap etmeyiz, sorguya çekmeyiz.” Demek ki bunların her birine bir peygamber gönderilmiş.” (S. 155)

“Dini ne olursa olsun, her kim olursa olsun, eman almışlarsa, İslam bunlara hayır demiyor, bilakis onların himayesini üstleniyor. Eman almış bir gayrimüslimin canına malına bir Müslüman tarafından zarar verilmesi hâlinde İslam adaleti hiçbir zaman sen Müslümansın iyi ettin de bu zararı verdin demiyor. O kadar ki yakasına yapışıyor, eğer adamın şarap yapmak için ayırdığı üzümüne zarar verilmişse o üzümünü tazmin ettiriyor. Şarabına zarar vermişse şarabı tazmin ettiriliyor, domuzuna zarar vermişse domuzu tazmin ettiriliyor. Gayrimüslim insanın elinden rızası hilafına toprağı, arsası, arazisi alınıp üzerine mescit bile inşa edilmiş olsa, o mescit yıktırılır, arsa sahibine eski hâliyle, ilk hâli ile iade edilir. İslamın gayrimüslimlere önerdiği hayat tarzı bu.” (S. 159)

“Yıllar önce bir sempozyuma katılmıştık; orada bir profesör arkadaşımız demokrasiyi anlatıyordu. Dedi ki, “Demokrasi o kadar geniş ve o kadar müsamahalı bir düzendir ki, bu düzenin içinde Müslümanlara da yer var, laiklere de yer var, putperestlere de yer var, herkese yer var. Dolayısıyla İslamla demokrasiyi bağdaştıramayan insanlar müsterih olsunlar, demokrasi bunlara da yaşam hakkı veriyor. Yaşamaları için bir ortam hazırlıyor? Dinleyicilere söz verildiğinde, söz aldım ve o profesör kardeşimize şunu söyledim: “Bu senin söylediğin hayat hakkını İslam da kendisinden olmayan herkese bahsediyor, İslamın içinde de demokratlara, putperestlere, Yahudilere, Hıristiyanlara, diğer din sahiplerinin tümüne, herkese hayat hakkı var. Hem de bu hayat hakkı, İslamın başkalarına verdiği bu hayat hakkı, yöneticinin keyfine, inisiyatifine bırakılmış değil, tam tersine vahiyle Sünnetle tahkim edilmiş bir haklar manzumesidir.” (S. 160)

Rasim Ağabey’e rahmet ve mağfiret, dost ve akrabalarına sağlıklı uzun ömür niyaz ederiz.

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu