Gülhan YılmazHikâyeTöreli Yazılar

Simsiyah Ama Karası Yok – 3

Samada - 3

Simsiyah Ama Karası Yok – 3

(Samada – 3)

Ve bu son bölüm hem başlangıç hem de bitiş olacak.

Samada, Samed’den çıkıp gelmiş. “Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan hatta ihtiyaçlar için kendisine başvurulan merci” anlamındaki arapça kelimeden…

Türkçeye ve Japoncaya uyumlu bir sözcük Samada. Samed’e bağlı yer, Samed’in ayakta tuttuğu yer anlamında… Üç medeniyeti (Türk-Arap-Japon) temsil edebilen bir isim verilmiş gökteki krallığa. Ama kralı insan değil. Zira gökteki uzay gemisini, dengi olmayan güç, Allah tutuyor havada. Kullarına bir yetkinlik vererek. Saltanat da…

Şimdi sıkı durun yoksa şoke olabilirsiniz. Samadalılar ışınlanmayı çözmüşler. Sürtünme yasasına ve insanın katı olması sebebiyle ışınlanamayacağına dair, yine insanın” yazdığı” fizik kanunlarına rağmen ışınlanmayı başarmışlar. Mecburmuşlar çünkü Karasız Sevdama ancak böyle gidebilirlermiş. Kabe’yi işgal edenler, onlara başka çare bırakmamış. Kısaca, ar eden kâr etmiş.

Yeryüzünden su ve gıda aldıklarında, görüldükleri yerde paramparça edildikleri için mecburmuşlar en başta. Sırf bunun için bile yüzlerce şehit vermişler. Zamanla topraksız yetişebilen bitki ve gıdalar üretebilmişler ancak o vakte değin sık sık yeryüzüne iniş şartmış.

Düşmanın süregelen vahşetini ciddiye almayan hatta Samadalılar gemiye koşarken, bir gecede ümmetten yüzbinlerce kişinin ölümünü göre göre hâlâ yeryüzünde o vahşilerle yaşayabileceğini sanan müslümanlar hemen köle tutulmuş. Günde on iki saat çalıştırıldıkları yetmezmiş gibi evlenmelerine ve seyahat etmelerine izin verilmiyormuş. Hatta durum o kadar vahimmiş ki herhangi bir Yahudi asker, onları yargısız infaz ve idam etmekte yetkili olabiliyormuş.

Mış dedik miş dedik, Fatih’ten bahsetmedik. Samada’yı tasarlayan, kuran, yöneten liderden… Dünyadaki kötü gidişatı farkedip gizlice çok büyük bir gemi yapıp, müslümanları ona davet eden önderden. Gemidekilerin, üç güneş yılı boyunca öğrenemeyeceği yıkıcı gerçeği öğrendiğinde yeni bir kurtarma planıyla küçük kıyameti düşmanın başına dizecek olan, helal süt emmiş Türkoğlu Türk’ten.

Gerçek şu ki, Fatih, yeryüzündeki müslüman kardeşleri düşmanla karışık yaşadığı için Samada’dan füze atamıyordu. Zorba düşman, tedbir olarak her evde, her binada mutlaka birkaç müslüman tutuyordu. Yanısıra Samada, yüksek teknolojili koruma kalkanlarını açamazdı aksi taktirde bütün savunma mekanizmaları zarar görebilir hatta krallık tümden yok edilebilirdi.

Işınlanmaya başladıklarında vatandaşlarına, Kabedeki ve etrafındaki nöbetçi robotları yok etme emri vermişti. Kardeşi kardeşe kırdıran tuzağı; robotların içine müslümanların koyulduğunu öğrenir öğrenmez de nöbetçilere dokunmamaya başladı. Aynı zamanda düşmanı altetmeye ve artık yeryüzüne inmeye dair büyük planını kurmaya başladı.

Gelelim bana. Ninem Samada’nın sonunu anlatamadan ahirete göçmüştü. Çıldırmak üzereydim. Nasıl edip te bu hikayenin sonunu öğrenecektim? Yoksa onu ben mi tamamlayacaktım. Olur muydu?

Aylar geçmişti. Bir gün, yemek masasında, ben mi tamamlayacağım, diye kara kara düşünürken annem, sesim çıkmadığı halde, “Neden olmasın ki?” diye sordu. Başta yanlış duydum sandım. Gözlerimi ona diktim. Neler oluyordu? Neler duyuyordu bu kulaklar? Lokmalarım boğazıma dizilmişti. Boğulacak oldum, öksürmeye başladım. Hemen bana su verdiler.

Beni doğuran can kadın aklımı okumuştu. Daha fazla korkutmamak için de soruyla devam etti. “İyi misin yavrum?” Bedenim iyiydi de aklım allak bullaktı. Babam ve kardeşlerim salona geçer geçmez heyecandan çatalı fırlatmıştım. “Anlat!” dedim “Hemen anlat! Hikayede neler olacak? Kâbe kurtuldu mu zalimlerin elinden? Samadalılar yeryüzüne dönebildi mi? Sayıları çok fazla olduğu halde Hindular ve Budistler, yine Yahudilerin tahakkümünde mi kaldı? Peki ya Hristiyanlar? Dünya, dünya ne alemde? Sen nasıl aklımı okudun? Telepati mi, zihin okuma mı, hangisi bu? Allahım!

Gülümseyip “Tahmin et” dedi. Son derece serinkanlıydı. “ Anneciğim lütfen!” deyince saçlarımı okşayarak “Sen ne istiyorsan o oldu” deyiverdi. Gözlerim öyle büyüdü ki “Az sabret”i yapıştırdı.

Hep sabretmem gerekiyordu. Oysa meraktan delirmek üzereydim. Annem nasıl telepati kurabiliyor ve akıl okuyabiliyordu? Overlokçu ayağıma gelmişti ama ben onu değerlendiremiyordum. Bir gün boyunca annemle köşe kapmaca oynadık. Hiç değilse “Akşamı bekle” deseydi.

Kalbim pır pır ediyordu. Ağzımdan çıkacaktı sanki. Gece odama gelip saçlarımı taramaya başlayan annem: “Söyle bakalım” dedi “Oğlun olursa adını ne koyacaksın?” Hiç düşünmeden, Fatih, dedim. Biliyorum der gibi başıyla onayladı. O lahzada bir şeyleri anlamaya başladım.

İki yıl geçti. Ben ne istersem o olacaktı ya, sabırla ve huzurla bekliyordum. Sık sık neler olduğunu düşünüp anneme yalvarmıyor da değildim. Babam ve kardeşlerime olanları anlatmıştık. Bir sonbahar gününde Karasız Sevdamın resimlerine ve ninemin fotoğrafına bakarken uyanık düşü diyebileceğim bir şeyler gördüm.

Masmavi gökteki bir uzay gemisinden, yeryüzüne onlarca füze atıldı ardından yüzbinlerce  kişi Samada’dan yeryüzüne ışınlandı. Her bölgede robotlar Samadalıların yanında düşmana karşı savaşıyordu. Düşman paniğe kapılmıştı çünkü Samadalıların daha önce böyle topyekün ve ani bir saldırısı olmamıştı. Silahları sadece başparmaklarıydı. Dokundukları, düşüp ölüyordu. Acaba, bizim asla olmaz dediğimiz daha neleri keşfetmişlerdi?

Binlerce tonluk gemiyi havada tutabilen neler yapmazdı ki?

Gülhan Yılmaz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu