EdebiyâtTöreli Yazılar

DİVAN ŞİİRİMİZİN HİKMET PINARLARI

Dr. Halil İbrahim HAKSEVER

DİVAN ŞİİRİMİZİN HİKMET PINARLARI

                                               Dr. Halil İbrahim HAKSEVER

Hayatı doğru okumayı ve yorumlamayı şiar edinen Divan şairleri hakikati en müfîd ve beliğ bir şekilde yazıya dökmüşler, her biri kendi vüs’atince derin manalara tercüman olmaya çalışmışlardır. Klasik şiirimizin bahsi en uzun süren başlığı elbette aşktır. Onunla ne hazin hikâyeler, ne ibretlik kıssalar gün yüzüne çıkmıştır kim bilir? Adem aleyhisselâmdan beri senaryosu yazılan insan hikâyelerinin kimisi vuku bulmuş, kimisi de mısralarda kalmıştır…

Edebiyatımızın coşkun çağlarında şiirde bir çeşitleme diye düşünebileceğimiz söyleyiş tarzlarından biri de derinden ve hikmetli söylemektir. İslamî çağlarda Ahmed Yesevî hazretlerinden bu yana hikmetle tanışan şiirimiz onunla ayrı bir renk ve lezzet kazanmış, taliplerinin zihin ve gönüllerini beslemeye devam etmiştir. Eli kalem tutan marifet ehlinin aşkta olduğu gibi hikmetten de nasibi farklı farklıdır. Şairlerin kiminin şevki fazla iken kimi acıların içinde boğulmuş; vuslat bekleyenlerin yanında hayatın sırrını marifetle çözmeye çalışanlar da olmuştur. Esasen aşk türküsü tutturan hiç bir divan şairi, az ya da çok hikmet denizinden içmeden eline kalem almamıştır.

Kur’an ve sünnet bütünlüğünde “din, ilim, doğru söz, amel, anlayış, hüküm” manaları çerçevesinde ansiklopedik tarifi yapılan terimin şiire iyice yerleşmemesi düşünülemezdi. Kelimenin taşıdığı fazilet ve güzellikten müstağni kalamayan şairler birikim ve becerileri nisbetinde bu zengin kaynaktan manalar derlemiş, bunları da okuyucularına değişik üsluplarla sunmuşlardır. Bakalım heybelerinde neler varmış?…

İnsanın kemal kazanmasına yönelik tavsiyelerini dile getiren şairler, geçici olanları değil de ahirete kadar kalıcı olan değerleri hedef alarak konuşmuşlardır. İnsanı kendine çeken, kan(dır)maya çok müsait zevkler içinde dünya makamları, para, şan-şöhret istekleri önde gelir. Çoğu şairlerin gözleri önünde cereyan eden bu yönelişlere onlar şöyle bakmışlar:

Saltanat dedikleri ancak cihân gavgasıdır

Olmaya baht u sa‘âdet dünyede vahdet gibi (Muhibbî)

Yönetme ve hükmetme arzusu insan için eskiden beri çok cazip olmuştur. Bu uğurdaki didinmeler sadece bir kavgadır şaire göre. Asıl mutluluğu “vahdet” anlayışında, “yegâne” vâhid olanı unutmadan O’nun uğrunda çalışmada gören şair kalıcı olanı hatırlatır böylece. Muhibbî aynı manzumede tekrar ederek, huzurlu olmanın yolunu feragatte görür; insanı âlâyişten uzak tutan uzletin vahdete erdirici yönüne dikkat çeker:

Ger huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol

Olmaya vahdet cihânda kûşe-i uzlet gibi

Devrinde saltanatın kaçınılmaz sahibi olan şair, hangi duyguların etkisiyle böyle konuşmuştu kim bilir? Kendisi cismen geri duramadıysa da, güç ve kuvvetin kalbinden silemediği bu hikmetli sözler ne kadar da hakikate muvafık duruyor!

**

Kemalât ve şerefin maddî kıymet taşıyan süslerde olmadığını, her dem geçerli bir “hüner” elde etmek gereğini söyleyen şair, kişiyi irfan denizi ve fazilet kaynağı olmaya yöneltmiş, esas hünerin de bu olduğunu belirtmiştir. Faziletin bulunduğu yerde hikmet de olur çünkü:

Şeref vermez dür ü gevher kemâl olmaz zer ü zîver

Hüner kesb et hüner bahr-i fazîlet kân-ı irfân ol (Bâkî)

Şiir metinlerinde sıkça vurgulanan hüner kavramını şairlerin sadece bir meslek değil, daha çok ahlâkî bir değer olarak anladıklarını düşünebiliriz. Aynı uyarıyı benzer bir kelime üzerinden yapan başka şair, kazanılacak hünerin “marifet” olduğu söylemiş, adamlığın ünlü biri  olmakla değil, ancak bununla mümkün olacağını belirtmiştir. Kelimedeki mana derinliği ehlinin malumudur. Kalbi yıkayan, aşkla dolduran, onu yücelten bir değer. Hikmetin ta kendisi, marifet:

Nev’iyâ lâzım değil olmak filân ibn-i filân

Ma‘rifet kesb eyle tâ bir âdem ol âdem gibi (Nev‘î)

**

İnsanı her yönüyle kavramayı, onun fazilet ve reziletlerini fâş etmeyi vazife bilen şairler marufu emr ederken münkeri de nehy etme düşüncesindedirler. Hayata sadece menfaat açısından bakanlar doğruyu ve yanlışı göremez, “kısa günün kârı” ile avunurlar. Şairler de böylelerini düzeltmek için konuşurlar. Ahlâk bahsinde kötülük sıralaması yapılsa kaçıncı gelir bilinmez ama, dalkavukluğun her devirde satıcısının ve alıcısının bulunduğunu biliriz. Konuya değinen şairimiz tahminî mi konuşur yoksa bir bildiği mi var, bizce meçhul:

Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb

Eyler anı müdâhene-i âlimân harâb (İzzet Molla)

Dünyayı diğer günahların harap edemeyeceğini, lâkin alimlerin dalkavukluğu ile âlemin perişan olacağını söyleyen Molla, konuya ilişkin naslardan da haberdar olmalıdır. Başkalarının değil de âlimin müdahenesi neden bu kadar etkili oluyor, düşünmeye değer…

**

Divan şiirinde hikmet pırıltısı gördüğümüz beyitlerin Kur’an-ı Kerim ile bir şekilde mana irtibatı vardır. Hakk’ın kelâmı hakikati bize gösteren şaşmaz bir kaynak olduğuna göre, oradan zerre miktarı mana sızıntısı taşıyan manzumede hikmetin tadını almak zor olmasa gerek. İmtihan için geldiğimiz şu fani dünyada “iyi şeyler” yapmak durumundayız. Beka alemine gidince de, burada yaptığımız iyi amellerle anılmak, ardımızdan Yunusvarî “hayır dua” ile anılmak isteriz herhalde. Yazdıkları güzel sözlerle “hoşça” hatırlanmak her şairin hedefidir. Çünkü gökkubbe altında bırakılan “güzel sesler” bakî kalacaktır diye inanan şair de hikmetten dem vurmuş olmalıdır:

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş (Bâkî)

Burada şairin Davut Peygamber’e atıf yaparak “sesini şu dünyaya duyur, çünkü kalıcı ve ahirette işe yarayacak olan bir güzel ses (amel-i salih) imiş” demesi ile nice ayetleri derhatır ediyoruz. Beyit söyleyiş güzelliğinden başka, ebedî alemde fayda verecek olan ve Kur’an’da çokça teşvik edilen salih ameli “âvâze” kelimesiyle kodlayarak salık vermiştir. Bu nokta izahtan vareste olup beytin bize yansıttığı başka güzellik ise, dünyadan gidince güzel şekilde anılma arzusunu ifade eden Hz. İbrahim’in ayette geçen duasını hatırlatmasıdır. Onun Rabbimizden şöyle bir isteği olmuştu: “Rabbim, sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle” (Şuarâ 26/84). İmdi, şairimizin beyitte bize en azından bu ayeti hatırlattığını kabul edersek,  mezkûr beyitte hikmet vardır demek hakkaniyete uygun olacaktır.

**

Şiirlerde hikmet bazan nasihat üslubuna bürünür, fanileri yanlıştan korumaya çalışır. Umulur ki insanlar kazandıkları geçici şeylerle gururlanmayıp ebedî olanlara yönelsinler. Adı bu kelimeyle şöhret bulan şairimiz belki kendi yaşadıklarından ya da çevresinde gördüklerinden çıkardığı dersleri öğüt olarak şiirleştirmiş, hikmetle bezemiştir:

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde

Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz (Nâbî)

Beytin yer aldığı meşhur gazel baştan sona hayatta görülüp geçirilen tecrübelerin yansıması olup yanlışa düşenlerin başlarına nelerin gelebileceğini yansıtır. Yazıldığı şekliyle birebir yaşanmışlığını sorgulamak gerekmez ama, şairin “gördük” dediği pek çok örnek hakikate uygun olup elbette şiir diliyle idrakimize sunulmuşur. Şair, “meyhanede olduğu gibi, mutluluğun arandığı şu dünyada fazla gurura kapılma, biz binlerce gurur sarhoşunun sonradan başağrısından kurtulamadığını gördük” diyerek insanları gururdan, devamında gelebilecek olan başkasını küçümseme yanlışından uyarmak istemiştir. Çok değişik misaller vererek muhataplarını “doğru”ya yöneltmek isteyen Nabî, hayatında idarî makamlarda nice iniş-çıkışlara şahit olmuş; ikbal ve idbar arasında gaçen hayatın faniliğine işaret etmiştir. Şiirinde verdiği “iniş” örnekleri gerçekten çarpıcı olup düşündürücüdür. Gururun insanı düşüreceği zararları ayet ve hadislerden mutlaka okumuş olan şair, toplumu uyarma görevini (münkerden nehiy) ifa etmekle rahmet duasını hak etmiyor mu?

**

Kısacık ömrün âlâyişine mağrur olanlar şairlerin dikkatini çekmiştir hep. Her zaman görülmesi muhtemel bu aldanışlara dikkat çekmek sadece vaizlerin değil onların da vazifesi olmuştur. Belki kendileri de hatadan müstağni ol(a)mayan bazı şairler, “güzellikle uyarma” hikmetini emsallerinden daha çok sevmiş olmalıdır. Bunlardan biri de “ihtişamlı” bir makamda oturan paşa şairimizdir. Çevresinde gördüklerine mi yoksa kendine mi söylediğini tam bilemesek de, onun gösteriş meraklılarına söylediği beyit ne kadar uyarıcıdır:

Libâs-ı nev-be-nevle ey olan ârâyişe mâil

Kemâlinden haber ver kimse senden ihtişâm almaz (Râgıb Paşa)

Üstüne giydiği kostümle gösteriş yapan kişiye şairin kemalât hatırlatması her devirde geçerli bir tenbih değil midir? Zahirî görüntünün cazibesi kolayca vaz geçilecek bir “metâ” olsaydı bu kadar hikmetli beyit yazmaya gerek kalmazdı herhalde.

Daha nice misalini bulabileceğimiz böyle marifet ve hikmet dolu beyitler, şairlerin amel defterine “hayr” olarak geçmiştir ümidindeyiz. Kubbede hoş bir sada bırakmayı her meslek erbabı farklı şekilde icra etmiştir. Şairlerin tercihi “söz” olduğuna göre, inşallah şiirleriyle fiilleri birbirine muvafık ve mutabık olmuştur.

Şiirlerinde hikmeti çoğaltan ecdada selâm olsun.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu