Doç. Dr. Salih UçakEdebiyâtTöreli Yazılar
Trend

Eleştiriden Güzellemeye: Güzelin Düşüşü

Modern çağ, kendini tüketen edilgen öznelerin çağıdır.

Gürültülü şölenlerin, alacalı karanlıkların, yamalı bohçaların ve alışılmamış anonimliklerin çağıdır. Derin uçurumlara tekabül eden sapmalarıyla bu çağ; amansız bir çığlık, sıfatsız bir boşluktur artık!

Bu çağda, sanat kubbesini ayakta tutan etik ve estetik sütunlar sarsılmıştır…

Yargı bildiren ve radikal bir söylem taşıyan bu cümle, kimi okurlar tarafından abartalı bulunabilir. Lakin yazının tamamı okunduktan sonra bu söylemin neden bu tonda sarf edilmiş olduğu anlaşılacaktır. Hakkaniyetli bir nazarla sanat ve edebiyat dünyasına bakılırsa, bugün özgünlük ve otantikliğini kaybetmiş, mizaha konu olacak kadar sığlaşmış bir patinajın olduğu görülecektir. Fikir fukarası bir entelijansiyanın kendi mahallesinde top çevirdiği hakikatinden hareketle “ufkumuzu kaybettik: zayidir!” itirafının dillendirilmesi elzemdir.

Yenildik, mağlubuz!

Sanatın meşruiyeti kendinden menkuldür ve ezelidir; çünkü kaynağı O’dur. Güzel’in mutlaklığı da buradadır. Ancak üstümüze liberal bir ağırlık çöktüğünden beri “güzel ile çirkin”i karıştırır olduk. Otantik olmaktan çok oryantal bir havaya bürünüyoruz. Mahalle hiyerarşisinde üste güzelleme, asta ayar çekme modası peydah olduğundan beri iflah olmaz bir güzelleme oligarşisiyle karşı karşıyayız. Bütün enstrümanlarımız arkaik, bütün çiçeklerimiz yapay ve yabanıldır artık. Halbuki her daim hakkı tutup kaldırmak, güzel’i bayraklaştırmak gibi bir yükümlülüğümüz var!

Körleştik…

Geçmişi bilmeyen, bilmek dahi istemeyen; şimdiyi el yordamıyla arayan ve geleceği asla umursamayan pragmatist bir körlük bulaştı bize. Sınırlı olanı sınırsız sanma hastalığıyla birleşince bu illet; anlama, kavrama, yorumlama ve öngörme yetilerimizi felce uğrattı. Öğrenen, sorgulayan, araştıran ve hakkı teslim ederek eleştiren entelektüel perspektif yerine, şeytanî bir hezeyanla linç kültürüne dönüştü her şey! Kopyalanmış fikirlerin bulanık suyunda arınmak gibi abesle iştigal ettiğimiz vakidir.

Özgünlük kubbesi çökmüştür…

‘Yıldızları’ kendine pusula edinen kudemanın gönül göğü daima pir ü paktı. Onların kubbesi de kıblesi sağlamdı. Fizikötesini görebilen gönül gözleri, onlara mihmandarlık ederdi. Bugün ise güzel’in asaleti yerine gölgeyle karışık bir illüzyona maruz kalıyoruz. Zihinleri manipüle eden bu illüzyona yenik düşüyoruz: Çünkü kalplerimizle akıl edemiyoruz artık! Her gün artan miyopluğumuza çare olsun diye taktığımız gözlükler de işe yaramıyor. Güneşi perdeleyip cılız mumlarla karanlığı “aydınlattığımız” sanrısı ise en büyük yanılgımız!

Sözün sesi kısılmıştır…

Dar kafesinde kendi sesine alışan bülbül azat olsa da uçamaz! Korkar, uzaklaşamaz; keşfedemez alemi… Alışmıştır, alıştırılmıştır konfora: ufuksuzluğu başına beladır. Bütün gayesi alıştığı konforu koruyabilmektir. Taklidi taklaları, ön ödemeli şakıyışları bundandır. En güzel şarkılarını bu minval üzere besteler. Aldığı her ödül, onu bir adım daha bağımlı kılar. Artık ilgi sarhoşudur ve fıtratını unutmuştur… Öyle ki rızkını verenin O olduğunu dahi unutup gafillerden olmuştur. “Allah’tan korkması gerektiği halde –daha da şiddetli bir korkuyla– insanlardan korkmaya başlar…” (4/77).  Hafazanallah!

Erdem lügatten düşmüştür…

Değerleri, örf ve âdeti kendine uydurma hastalığına yakalandık. Öyle ki aksini söyleyeni dokuz köyden kovma önceliğimiz görülmeye değer! Kendini bilme, haddi bilme erdemini gösterme cesaretini yitirdik. Korkak, kurnaz ve tembeliz! Belli formatlar ve kalıplar içinde tekrarlar parodisiyle neşvünema bulan edebiyat dünyası -ne yazık ki- körler ve sağırlar sahnesine dönüşmüştür. Kokusuz, renksiz, aromasız bir yığına tekabül eden eleştiri yazıları, ilmî metotlardan uzak, fazlasıyla “benci/l” bir yapıdadır. Tarafsız ve özgün tenkitler yerine aynı çember içinde döndürülen sözde biyografiler ve portreler dışında kayda değer bir üretim söz konusu değildir. Güzelliğe adanmayan kelimelerin ayarı da miyarı da nakıstır!

 Sanat, vasatı reddeder!

Yığınlar ve kalabalıklar katma değer üretemediği gibi güzellik namına da bir şey ortaya koyamazlar. Logolu dizüstü bilgisayarlarımızın ekranından öteye geçmeyen, göğe bakma erdemini bilmeyen, masada duran isimliğin verdiği sahte hazzı sahici sanan bizler, yalnızca yanılıyoruz! Heyhat ki bunu kabullenme cesaretini gösterip bundan kurutulma çaresini de düşünmüyoruz artık. Korkarım ki, göksüzlük, köksüzlüğe götürecek bizi! Heyecanımıza ne oldu? Neden bu denli ruhsuz bir haldeyiz? Çünkü söyleyebilenler sustu, susması gerekenler yüksek perdeden haykırıyor! Çağ, eblehlere alan açıyor; onlar da hakikati mümkün olduğu kadar gizlemek zorundalar. Yoksa ezilirler, altında kalırlar. Bundandır ki sözün sesi kısılmış, vasatın sesi yükseltilmiştir! 

Fikrin çilesini çekmeyen ‘güzel’in ne olduğunu da bilmez. Ya sığlığa razı olacağız yahut da muhkem bir “isyan ahlakı”yla tutup hakkı yeniden dirilteceğiz. Eleştirmekten ve eleştirilmekten korkmayan, hakikat peşinde koşan faziletli kalemlere ve kalelere ihtiyacımız vardır. Sanat ve düşünce dünyamızı saran bu vasattan kurtulmanın başka çaresi yoktur. İradesizlik, bu istilaya kapı aralamaktır. Birer bayiye dönüşen sanat mecraları, hak ve hakikat etrafında yeniden buluşmalı, aslî görevine rücu etmelidir! Yoksa tarih karşında mahcup olacağız: çünkü bizler “sözün en güzeliyle” mükellef kılınmışız.

Şiir çok, şair yok!

Kuramdan ve gelenekten bîhaber, ilmî ve felsefî derinliğe sahip olmayan nice nadan fütursuzca alan işgal etmektedir. Elbette ki tarih ve sanat süzgeci zamanla ayıklamaları yapacaktır; amenna! Lakin yaşarken hakikatin gür sedasını duymak ve duyurmak gibi bir vazifemiz vardır. Sıradan, hiçbir derinliği ve edebîliği olmayan vasatı öne çıkarmak hepimiz için vebaldir!

Hiçbir metafizik kaygı gütmeyen, abur cubur kültürüyle sanatın mahrem dünyasına desturuz girenler, tenden öteye geçmeyen “bayağı düşleri” manzume formatında bir yığın söze dönüştürmekte mahirdirler. Lakin bu manzumelerde ne ruh var ne estetik… Şiirde öz, şuur ve ruh olmayınca bayağılık sırıtmaya başlar.

Sanat, soylu bir üslup ister.

Güncel ve politik olanın dışında ideal olanı öncelemek ve dillendirmek gerekir. Estetik ve özgünlük için hem eleştiriye hem de özeleştiriye muhtacız! Sanat için sağlam bir fikir nizamı lazımdır. Şark ve Garp bütün kültürel alt katmanlarıyla bilinmeli, millî ve fıtrî olanı bulup çıkarmalıyız. Her şeyden evvel içtenliğe ve kendiliğinden olana ihtiyaç vardır. Sanat ahlakı olmadan “güzel” olanı bulmak mümkün değildir! Mevzi kaybetmektense menfi olanı kabul etme basiretsizliği, çağın en ciddi sorunlarından biridir. İdeal olanın kaybı, sanatta eksen kaymalarına sebebiyet vermektedir. Bu bağlamda güzelin meşruiyet kaynağı daima göz önünde tutulmalıdır.

Ahlaki değer, inanç ve düşünce sistemine muhalif hayat algısı, bizi ebedî güzelden mahrum ettiği gibi mahcup edecektir. Basiretsizliğin belirsizliği içinde vasatın sesini bu denli yükseltmek, kabul edilebilir bir olgu değildir.

“Şiir, eskiden ne kıymetli mücevher; şairlik ne büyük meziyetti”

“Edebiyat Sohbetleri” adlı eserinde Banarlı, şiirin yıkılışından bahsederken bir söz sanatı olarak şiirin artık eski güzel günlerini kaybettiğini söyler. Bunun aksini iddia etmek için her türlü hafıza ve hatıradan mahrum olunması gerektiğini vurgular. ‘Bugün yalnız bizde değil, dünyanın hiçbir yerinde şiir eski tahtında oturmuyor. Saltanatın sanatla iççice olduğu devirler yok artık. Tıpkı eski hükümdarlar gibi, şiir de tacını ve tahtını aldı gitti aramızdan.’ Halbuki şiir, mustarip ruhumuzu avutur, gönül şulemizi aydınlatır, semaya ulaşmak için pencere olurdu. Şimdilerde ne şiir kaldı ne şair…

Her büyük sanat gibi şiir de zor elde edilen bir cevherdir. Bir şiir okunduğu zaman insanı kanatlandırmalı, fakat onu karanlık uçurumlara değil; aydınlık semalara yükseltmelidir. Gerçek şiiri duyan, Yaradan ile karşılaşmış gibi ürpermeli, içinde bir nur çağlayanının hareketlendiğini hissetmelidir…  O halde soralım: bugünün şiiri ve şairi bu etkiye sahip midir?

Sanat yüceltir!

İhya eden, etmesi gereken sanat; yıkıcı bir misyona evrildi. Menfaat peşinde koşan kimi çevrelerce alelade bir vasıtaya döndürülen sanat eserleri, günü kurtarmak, şöhret kazanmak için kullanılır oldu… Eleştiri sahası boş olunca da bu hal önlemez oldu. Estetikten yoksun, zevksiz bir sürü laubali neşrin sanat hayatını işgal etmeye tenezzül ettiğine şahit olmak, iç acıtıcı. Mimari zordur, resim de öyle; bu nedenle estetik zevkin yanında görünürde bir yapının varlığı da gereklidir. Oysa edebiyat, -geçici de olsa- herkesin kendi yıkıcı emellerine alet olabilecek özelliktedir. Bu nedenle özellikle şiir, roman ve hikâyede basit, laubali ve kıymet-i harbiyesi olmayan pek çok yayına şahit oluyoruz.

Sanat özerktir.

Modern hayat, sanata sınır çizmeye onun gelenekle olan bağına darbe vurmaya yatkın bir niteliktedir. Her şeyi pragmatist bir bakış açısıyla değerlendiren modernite, kendisiyle bu noktada çatışan sanatı alt etmek için onu ifsat etmeye azmeder. Modayı öne sürerek klasik olanı “eski” sıfatıyla yaftalar, anarşizmi en büyük özgürlük olarak gösterip sanatın özerkliğini yıkmaya çalışır. Görünürde insana “hürriyet” sunan modernite, aslında onu sadece palyatif olana, hazza ve hıza yönlendirir.  Ebedîlik mefhumuyla kavgalı olduğundan edebîliği de kabul etmez.  

Sanat, kendiliktir.

Yahya Kemal, yenilik adı altında Garp’a meyleden ve eskimeyen klasik edebiyatımızla kendi sanatı arasına mesafe koyan kimi edebiyatçıları şiddetle eleştirir ve der ki; “zevk ve irfan namına hiçbir değeri olmayanlar, bir mısraın zevkine varamayanlar akıllarınca yeni yollar gösteriyorlar. Türkçeden, estetik zevkten herkesi bihakkın soğutan bu zavallılar şiirin/sanatın nasıl olduğunu tarif edecekler de genç istidat sahipleri bu tariflere göre sanat yapıp şiir söyleyecekler! Bu da şiir olacak öyle mi? Böyle rehberlerle yola çıkılır mı…?” 1920’li yıllarda bu hakikati görüp dile getiren Y. Kemal, bugünü görseydi muhtemelen kahrından yazmayı bırakırdı veyahut edebî tenkit dışında başka neviden yazı yazmazdı.

Güzellik burcu öksüzdür.

Bugün “benlik” deryasına dalan ve hakikati kaybedenler güzeli öksüz bırakmıştır. Hikmetten, irfandan ve aşkın olandan ırak olanlar, güzeli yalnız bırakmıştır. İflah olmaz bir taklitle sanat adına kalem oynatanların gözü de gönlü de mühürlenmiştir, güzeli göremezler. Çare şudur: “Kerem sahibi olan ve insana bilmediğini öğretenin adıyla -yeniden- okumak” (96/3-5) ve yalnızca O’na rücu etmek!

 

Kaynakça

  1. Nihat Sami Banarlı, Edebiyat Sohbetleri, Kubbealtı Neşriyat, İst. 2016
  2. Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti, İst. 2012

 

NOT: Bu yazı Ay Vakti dergisinin 202. sayısında yayımlanmıştır. (Ocak – Şubat 2023)

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Modenizmin tarihi, ‘söz’ün/‘kelam’ın fiilen düşüşünün/değersizleştirilmesinin de tarihidir. Tekniğin, modern bilimin ve kapitalizmin (para ve iktidarın) çağı ‘imaj’ın/‘göz’ün ‘söz’e/‘kulak’a üstün görüldüğü çağdır(okülersantrizmin logosantrizme galip gelmesi )Nietzscheci tabirle nihilistik bir çağ. Bu çağda insani varoluşun anlamı ‘söz’ün/‘anlam’ın düşüşüne paralel olarak indirgenmiş, daraltılmıştır.’Söz’ün ayağa düştüğü bir çağda güzel’i yerden kim kaldıra ?..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu