
İki İyiliksiz Bir Dünyâ
-Nasreddîn Hoca Şerhi – 22-
-Bülent-Cemile Kaya âilesinin
bahtiyar kılan latif dostluklarına
meveddetle ithâf olunur…-
*
Dünyâ üzerindeki varlığımız, husûsî bir kaderle mukadder olarak, muayyen bir zaman ve mahdut bir mekânla çerçeveli hâldedir… Alnımıza asılı ömür levhamızın çerçevesidir bu… Levhadaki resmimiz ise, âdetâ bir yapboz gibi tamamlanmaktadır… Öyle bir resim ki bu, ne tamâmıyla kendimiz görebiliyoruz, ne de bizden başkası tamâmına şâhid olabiliyor… Bu özelliğinden dolayıdır ki, bu resmi iyi-kötü ve güzel-çirkin değerleriyle yorumlamak, bir insânın algı ve yargı sınırlarını aşıyor… Geriye dâimî bir hayret kalıyor…
Ömür levhası, baştan sona hayretle seyr ü temâşâ edilmesi gereken, yer yer açık ve parlak, yer yer gölgeli ve puslu, ama hep hayran kalınacak bir resim arzediyor… Evet, hayran kalınacak bir resim… Çünkü, Bedî‘, Bârî ve Musavvir isimlerinin yegâne sâhibi Allâh’ın -yalnız bir şahsa özgü ve özel- bir san‘at eseridir bu ve de ancak hayranlıkla temâşâ edilebilir… Bu eserden alınacak hazzın mâhiyeti ise, tam mânâsıyla estetik olmadığı gibi, sâdece etik bir yargı ile de nitelenemez; celâl ile cemâl, yânî, yücelik ile güzellik arasında, insân-ı kâmilin hazzıdır bu: Hayret…
“Dur bakalım, ne olacak..?”, “Bakalım, arkasından ne gelecek..?” sorularıyla, iyi şeylerin arkasından gelecek olan şey(ler)in kötü mü yoksa yine iyi mi olacağı, çirkin şeyleri yine çirkin şey(ler)in mi yoksa güzel şey(ler)in mi tâkip edeceği husûsundaki bekleyiş ve izleyişin vasfı ve ismidir, hayret… Ve hayret makâmının kâmil insâna dâimî emridir: Seyret…
**
Zamânın geçici, ömrün tükenici, şartların değişici ve fırsatların da kaçıcı tabîatta olduğu gerçeğine dâir bir dizi töresöz var; kimi zaman peşpeşe söylenirler ve kimi zaman da yerine göre tekli yâhut ikili olarak aynı merâmı vurguyla ifâde ederler:
Tandır tava geldi, hamur tükendi…
Demir tava geldi, kömür tükendi…
Akıl başa geldi, ömür tükendi…
İnsan, yaşadıkça ve yaşlandıkça bu sözleri kullanacağı ne çok durumla karşılaşıyor..! Bunu idrâk ediş, esâsında insânın tekâmül etmekte olduğunu da göstermez mi..?
Neler geldi neler geçdi felekden
Un elerken deve geçdi elekden
şeklinde meşhur bir vecîzede ifâdesini bulan dâimî hayret, halkının kâmili olan Nasreddîn Hoca’nın latîfelerinde de sıklıkla beyâna gelir… Onun şu “helvâ” latîfesi, bu meyanda latif mânâlar yüklüdür:
***
Hoca, kış günlerinden birinde dostlarıyla sohbet etmektedir; söz yeme-içmeden açılınca:
– Şurada bir tencere helvâ olaydı da şöyle âfiyetle yiyeydik; nice zamandır helvâ yemedim..!
diye dertlenir… Dostları da:
– Dertlendiğin şeye bak Allâh aşkına, Hoca’m, çok mu zor helvâ yapmak; ocağın başına geçip yaparsın, akşam da ağız tadıyla bir güzel yersin..!
deyince, Hoca der ki:
– Zor değil elbette de, bir türlü bir araya getirip yapamadım işte… Unla yağ oluyor evde, şeker bulunmuyor; şekerle un bulunduğunda yağ olmuyor; yağla şeker olunca da un bulunmuyor… Bâzen hepsi oluyor, ama, o zaman da ocakta âteş olmuyor..!
Hoca’nın bu sızlanması karşısında dostları gülerek:
– Bir âlemsin, Hoca’m, hepsinin bir arada bulunduğu hiç olmuyor mu..?
deyince, Hoca da:
– Yâhû, dostlar; bâzen hepsi de oluyor, ama, işte o zaman da ben olmuyorum..!
cevâbını verir…
****
Helvâ, mâhiyeti îtibârıyla zâten latiftir; bir latîfeye mevzû olduğunda da, latîfenin letâfetini daha da ziyâdeleştirir… Pekâlâ, Hoca’nın bu latîfesindeki letâfet nereden gelmektedir; helvânın tadından mı, yoksa mazmûnun halâvetinden mi..? Şerh etmeye çalışıp göreceğiz:
𝟎 Helvâ her ne kadar şeker, pekmez, bal gibi tatlı katkı maddeleriyle yapılsa da, unun yağla kavrulması esnâsında içerisine bir çimdik tuz atmak töreli aş(çılık) geleneğindendir… Her ne kadar, şekerle tuz -tatlı-tuzlu bağlamında- ilk bakışta birbirine tezatmış gibi bir intıbâ uyandırsa da, denilebilir ki, helvânın tadı, o bir çimdik tuzla kıvâma gelmektedir; yânî, helvânın tadı, tuzunda gizlidir…
Hayâtın tadı da öyle değil midir..? Hep iyi, güzel ve hoş şeyler yaşanması, kişiyi nîmet körlüğüne ve hattâ küfrân-ı nîmete götürebilir… Arada sırada başa gelen elem, keder, hastalık, yoksulluk gibi zarûret hâlleri, sâhip olunan nîmetlerin, aslında ne kadar da kıymetli ve güzel olduklarının farkına ve idrâkine vardırır… Bu, başa gelenleri hayret makâmında seyreden kimseye helvâ gibi tatlı gelir…
𝟏 İnsan ömrü, dört başı mâmûr olmaz ve cânın her istediği dünyâda yerine gelmez; dâimâ bir şey(ler) eksik kalır… Her şey tamâm olduğunda ise ölüm ansızın câna gelip çatar; tamamlanan dünyâlıklar, yine dünyâda kalır…
Helvânın yağ, un, şeker ve âteş unsurlarını âdetâ “anâsır-ı erba‘a” gibi düşünmek, buna göre Hoca’nın benini de “cân” olarak yorumlamak mümkündür… Ecel câna isâbet ettiğinde hayâtî unsurların cümlesi anlamını yitirir; zîrâ, cândır bedenî unsurların tamâmını bir arada tutan cevher… Hoca olmazsa eğer, âteşi kim yakacak, unu yağda kim kavuracak, üzerine şekeri -şerbeti- kim ilâve edecek, belli mi…
𝟐 Bu latîfede Hoca, diğer dört unsurdan birisi veyâhut beş unsurdan beşincisi değildir basitçe; o, diğer bütün unsurları helvâ cümlesinde bir araya getiren fâil unsurdur…
Anlaşılmaktadır ki, kâinatta unsurlar kendi başlarına bir araya gelemez; “Kun. (Ol)” emriyle dünyâyı var kılan unsurları “dünyâ” cümlesinde bir araya getirip var eden bir fâil-i mutlak, bir Fa‘‘âl vardır ki, O, Hayy’dır, Bâkî’dir, yânî ölümsüzdür… O, cümle mükevvenâtın ve bütün mevcûdâtın başındadır, gözetimindedir; mutlak irâdesiyle de her şeyi idâre eder…
𝟑 “Helvâ”dan murâd, latîfedir… Latîfenin oluşabilmesi, bâzı şartlarda bâzı unsurların letâfetle bir araya gelmesine bağlıdır… Letâfet kazanmak kolay değildir, hayâtın âteş çemberinden geçmeyi gerektirir… Letâfet, ancak cemiyet içerisinde başka insanlarla beşerî münâsebetler kurularak kazanılabilecek bir inceliktir; yânî, insânı latifleştirecek cevher, cemiyetin diğer ferdlerinde gizlidir…
Hoca’nın latîfeleri de, cemiyetin izlerini taşır; âilesiyle ve ahâliyle kurmuş olduğu hasbî münâsebetlerden kaynaklanır… Bu latîfeler, muhâtaplarının yanısıra, -aradan asırlar geçmesine rağmen- anlatanların, dinleyenlerin, okuyanların ve anlamaya çalışanların dimâğlarında halâvet -tatlılık- bırakır ki, bu bakımdan bir nevi helvâ gibidir…
Gelelim, latîfenin tasavvuf nokta-yı nazarından şerhine:
𝟒 “Âteş”ten murâd, hayatta dayanılması güç dertler, zorluklar ve türlü sıkıntılardır… İnsânın kemâle ermesine vesîle olan şeyler de işte bunlardır… Nitekim, “Lekad halakne’l-insâne fî-kebed. (And olsun, biz insânı zorluklar içerisinde -zorluklara dayanabilecek şekilde- yarattık.)” (Beled / 4) buyurulmuştur…
Un yağla kavrulduktan sonra, yânî ocakta pişme işlemi bittikten sonra, şeker ve benzeri nesnelerle tatlandırılır… Âteşte kavrulup pişmedikçe, -üzerine şeker dökülse de- yağlı undan helvâ olamaz; yânî, yağ, un ve şeker gibi ana unsurlardan ortaya helvâ çıkartan esas unsur, âteştir…
𝟓 “Yağ”dan murâd, insânın, bir ferdi ve mensûbu olarak içinde bulunduğu âile, akrabâ, cemiyet, millet, mahalle, şehir, mektep, dergâh, vatan, devlet gibi çevre unsurlardan teşekkül eden şartlardır… Tasavvufî seyrüseferin, “nefs-i emmâre”den “nefs-i kâmile”ye kadarki her bir mertebesinde sâlikin karşısına çıkan yol ve yolculuk şartlarını da bu minvalde değerlendirmek mümkündür…
Kezâ, “kendi yağında kavrulmak” tâbîri de bu bağlamda yorumlanacak olursa, bu, sâlikin kendi içinde, kendi nefsiyle mücâhede ve mücâdelesi netîcesinde türlü iç düşmanlarından arınarak kemâlât kazanmasını da ifâde eder…
𝟔 “Un”dan murâd, bir(er) ferd olarak insan(lar)dır… İnsanlar, kendi dışındaki şartlarla pişip olgunlaşırlar, iç tekâmül yoluyla kemâl sıfatına hâzırlanırlar…
Her ferd, tıpkı un misâli, bu şartlar içerisinde diğerleriyle birlikte kavrularak birbiriyle imtizâc etmiş ferdlerden oluşan bir cemiyet hâline gelir; bir bakıma, kendi şahsî ve nefsî özelliklerini yağa bırakıp terkederek yekpâre bir helvâ kıvâmını alır… Artık, o ferdde nefsî benlikten iz kalmamıştır…
𝟕 “Şeker”den murâd, kemâldir… Kemâl, insâna çok çeşitli zorluklarla piştikten sonra gelir; insânı tatlandırır… Kemâl sâhibi kâmil insânın nazarı ve sohbeti tatlıdır, sözleri bal gibidir… Meselâ,
Yûnus ne hoş dimişsin bal u şekker yimişsin
Ballar balını buldum kovanum yağmâ olsun
diyen Yûnus Emre, âdetâ tasavvufî seyr ü sülûkünün netîcesinde elde ettiği kemâl hâlini tercüme etmektedir… Kemâlini bulan kişi, artık kendisine yük saydığı benliği ile her şeyini yağmâ etmeye hâzır hâle gelmiş demektir…
𝟖 “Helvâ”dan bir murâd da, insân-ı kâmildir… Kâmil insan, çok çeşitli zor şartlar altında nefsî benliğini kavurup terbiye ederek rûhânî latîfelerinden bir mânevî halâvet ortaya çıkartan yol ehli, zorluk eridir…
Ferddeki “kemâl” nasıl ki âteşteki yağda kavrulmuş unun üzerine dökülen şeker gibi ise, “kâmil insan” da varlığıyla ve letâifiyle -latîfeleriyle- bütün bir cemiyetin dimâğını tatlandıran helvâ mesâbesindedir… Bu bakımdan, Nasreddîn Hoca da kendi cemiyetinin bir helvâsı sayılır…
𝟗 Hoca’nın, latîfenin sonunda söylediği “işte o zaman da ben olmuyorum” sözündeki “ben”den murâdının, enâniyet, benlik ve ego olduğunu söylemek îcâb eder… Zîrâ, helvâ kıvâmına gelen kâmil insanda zâten benlik de kalmaz…
Aynı minvâl üzere “ben”den bir başka murâd da, nefsin arzûları ile nefsânî şehvet ve iştihâlardır… Yânî, insân-ı kâmil, aklını yönlendirecek bir nefs ve irâdesini zabt u rabt altına alacak bir şehevî benlikten selâmete çıkmış, lezzet şehvetinden âzâde olarak damaktaki helvâ kaydından da kurtulmuş bir kimsedir…
Bununla birlikte, kâmil insan, vahdette kesreti -birlikte çokluğu- ve müfredde cem‘i -teklikte topluluğu- görebilecek kâbiliyettedir; onun nazarında yağ da birdir, un da birdir, şeker de birdir; o, kemâl mertebesine vardığında bunları kavurup pişirmeye ihtiyaç duymadan, her birinden müstakil olarak helvâ tadı alabilir…
𝟏𝟎 “Helvâ”dan bir başka murâd ise, ferdlerin birbirleriyle kaynaşıp kavrularak oluşturdukları cemâat ve cemiyettir… Kendisi de bir bakıma helvâ sayılan kâmil insan, âdetâ ferd ferd insanları lezzetiyle mayalayarak cemiyeti bütünüyle bir kıvamlı helvâya dönüştürür…
Bir beldede insân-ı kâmil eksikliği ise, ferdlerin bir araya toplanamamalarına, musâhabe meclisi kuramamalarına ve bir cemiyet oluşturamamalarına sebebiyet verir… Nitekim, benlik dâvâsını aşamamış, nefsini terbiye edememiş ferdlerden teşekkül eden insan yığınlarında kemâlât ortaya çıkmaz, cemiyet halâveti oluşmaz…
*****
Hâsıl-ı kelâm ve hulâsa-yı merâm…
İnsan, insânın mütemmimidir; bir insanı, yine bir insan tamamlar…
Ve bir insan, ancak bir insanla ve bir insanda kemâlini bulur, letâfetini kazanır…
Ömür, insâna sunulan türlü latîfelerle güzeldir, güzelleşir… Hayatta bir insâna bahşedilen en halâvetli nîmet ise, hiç şüphesiz latif bir insan ve aynasında kendi letâfetini temâşâ edebileceği latif bir dosttur…
Tabîî ki, arzû edilen nîmetlerin hepsi aynı anda lutfedilmez; lâkin, verilenlerin kıymeti bilinmeden de başkaları verilmez, tamâma erdirilmez… Bahşedilen her ânı, her nefesi ve her letâfeti bir ganîmet ve emânet bilmeden muhâfaza etmek de mümkün olmaz…
Bu hususta, hazret-i Mûsâ’nın -aleyhisselâm- kavmine hitâben yapılan şu îkaz, mânen çok mühimdir:
“Ve zallelnâ ‘aleykumu’l-ğamâme ve enzelnâ ‘aleykumu’l-menne ve’s-selvâ kulû min-tayyibâti mâ rezaknâkum ve mâ zalemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn. (Bulutu üstünüze gölgelik yaptık; size, kudret helvâsı ile bıldırcın indirdik; “Verdiğimiz rızıkların iyi ve hoş olanlarından yiyin..!” -dedik-; onlar -nîmetlerimize nankörlük etmekle- bize zulmetmediler, ama -aslında- kendilerine zulmediyorlardı.)” (Bakara / 57)
******
Latîf Allâh, cümlemizi, her biri bir helvâ halâvetinde olan latif nîmetlerinin tefekkürünü ve teşekkürünü bihakkın yapabilen kullarından eylesin… Âmîn…
Vesselâm…
Abdülkadir Dağlar



