
Sizin hiç … oldu mu diye başlayan dizeler, satırlar vardır mutlaka. Sizin hiç evladınız oldu mu? Evlat bir rızık meselesidir. Yaradan ne derse o olurun en aşikar hali evlat rızkına sahip olabilmektir. Biyolojik olarak bir çocuğa sahip olanların tamamı evlada sahip değillerdir. Zira nimetlerin en büyüğü olan evlad, kendin olmayı, kendin bilmeyi, ana-baba olmayı zorunlu kılar. Kirpiğine baktığında gönül telin titremiyorsa, hayat mücadelesi diye onu zorbalığa teslim ediyorsa, kabuğu kırılsın diye nezaketten uzaklaşmasına, hakka hukuka riayet etmemesine salık veriyorsa o kişi biyolojinin konusu olarak ebevenydir. Günümüz benlik anlatısının insafına terk ediyorsa, varlığını armağan ettiği yeri kadük söylemlere dayandırıyorsa, insan olmanın, özgür olmanın sınırını sonsuzlukta görüyorsa, bencil zevkleri geçer akçe olarak satmaya başlıyorsa, hakikatin ilahi ışığını rehber etmekten kaçıyorsa, cehaleti cesaretle birleştiriyorsa o çocuk dünya, toplum, ümmet neresiyse coğrafyanız, orası için ziyandır. Ben bu hayatta en çok baba olmayı sevdim mesela.
Evlad sahibi olana bazı lüksler var dünyada. Mesela Filistin’de, mesela Esed’in zulüm Suriyesinde, daha sayılabilecek emin olunamayan her beldede. Burada anne, babalar evladlarına güvenlik içinde oyun oynayabilme özgürlüğü verebildi mi? Bu diyarlarda insanlar yemek çeşitliliğine itiraz eden bir mutfağa mı sahipler? Rahatça tatil yapabilmek var mı lügatlerinde? Sıcak kış geceleri yapabiliyorlar mı mesela evlerini? Okul seçebiliyorlar mı, ya da öğretmen ya da sınıf mevcdunun fazlalığını şikayet ediyorlar mı, akıllı tahtalar çalışmıyor, yemekler kötü diye dert yanabiliyorlar mı? Evladları bir yaşa gelsin diye, büyükdüklerini görebilsinler diye dua ediyor bu insanlar. Sağ kalmaları bile yetiyorsa evladlarının anne babalar için, bu utanç yaksın dünyayı.
Bazı aklıevveler, biz de mi onlar gibi olalım yani, bunların başarmak istediği zaten o, bizi getirdikleri yere bak falan diyecekler. Kötü örnek emsal olmaz, ama mesel olur. Yani onlara bakıp da ülkesini beğenmeyen müptezeller, şükür sebebi olarak o kadar çok şeye sahibiz ki! Türkiye emin bir yer. Kimse otururken şu an ölebilirim derken kalp krizi dışında bomba düşünmüyor. Ya da kimse tatil planı yaparken şu bölge girilmez, şuradan izin almak zorundayız demiyor. En önemlisi de kimse artık okul, hastane, sinema, tiyatro, araba, yol, otobüs, uçak ve ne geliyorsa aklınıza, bulmaktan şikayet etmiyor. Şikayet yok mu? Var tabi ama saydıklarımın kalitesinden, görece az çeşitliliğinden… Neoliberal tüketim endüstrisi kültürüne nasıl da teşneyiz. En önemlisi de evladlarımızın okul bahçelerinde gürültüyle koşma özgürlüğüne sahip bir ülkeyiz. Hülasa dertlerimiz aslında teferruat. Sıkıntılarımız var tabiki, ama hayatta kalabilme sıkıntıları değil. Uyanmak zorundayız. Sahip olduklarımızı görmemekten vazgeçmezsek, mutluluk masalları yaşanabilir olamaz.
Peki Türkiye merkezli uluslararası düşünmek ile ilgimiz ne? Alev Alatlı rahmetliden mülhem bir şekilde Türkiye’ye hiçbir şey olmaz. Türkiye batsa okyanuslar taşar. Uluslararası ilişkilerin güç, güvenlik anlatısını merkeze aldığımızda Türkiye’nin saydığım güvenlik iklimi azımsanacak bir durum değildir. İçimizde dışımızda bir çok düşmanla, onlarca badire atlattığımız ülkemizde hala güvenlik kaygısı yaşamadan uyuyabiliyorsak, sabah bizi uyandıran hala ezan sesimiz ya da alarmımızsa şikayet etmek körlüktür. Türkiye hala pek çok müslümanın derdine derman olabiliyorsa şükürdür. Ümit, beklenen Türkiye’dir denebiliyorsa umuttur. Uzatmayalım. Evladları selim olmaları, emin olmaları, gelecek mesleklerini düşünmek özgürlüğünden okuyabiliyorsak, onların gelişim ümitlerinden, yeteneklerinin keşfedilmesinden bahsediyorsak Türkiye’den konuşuyoruzdur. Uluslararası anarşinin coğrafyamıza hükmedişini de hesaba katarsak, Türkiye merkezli uluslararası ilişkiler okuması en çok da gelecek olan evladlar ile zorunluluk arz eder.
Burak ÇAKIRCA
Bursa Teknik Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi



