
Nûh Uçgan
4 Kasım 1988’i takvim yapraklarından herhangi birisi olmaktan çıkaran şeylerden birisi İsmet Özel’in iki dönem sürecek ve toplamda iki yüzden fazla metne ulaşacak Cuma Mektupları’nın ilkini Millî Gazete’de kaleme almasıydı. Cuma Mektupları’nda şair, “Türkiye’de Müslümanlar olarak bulunduğumuz yeri ilgilendiren meseleleri ele almayı” vaat ediyordu. Şairin ilk mektubuna uygun gördüğü başlık ise “Bir Siperden Söz Ediyorum” olmuştu. Niyetim okumakta olduğunuz bu yazıda yaklaşık kırk yıl önce yazılmış bir siyasi mektubun tefsirini yapmak değil, bu mektup dolayısıyla zihne düşen bir sorunun peşine takılmak. Soru, söz konusu mektubun dile getirdiği değil, ama zihne getirdiği bir soru. Şair, bu ilk mektubuna Türkiye’deki insanları, rağbette olana rağbet edenler ile rağbet edilmesi gerekenin arayışında olanlar şeklinde iki sınıfa ayırarak başlıyor. Öyle ki bu ikinci sınıf, Türkiye’de İslam’ın küfre karşı siper kılınmasını mümkün kılacak sınıftır. Cümleyi terimlerine ayırarak yeniden okuyalım: 1-İslam, 2-Türkiye, 3-küfre karşı siper olma. Cümlenin bütünlüğünü imha edip, terimleri tek tek okuduğunuzda sizin de zihninize benimkine düşen soru düşüyorsa kafa kafaya verip dertleşebilir, omuz omuza verip bir saf oluşturabilir, el ele verip eğri çivileri düzeltebilir, sırt sırta verip cihad edebiliriz demektir. Yoksa, burada okuyacağınız her şey laf kalabalığı, bir değerin yaratılmasına mebni ve ehil değil. Nedir zihne düşen soru? Türkiye’de İslam’ın küfre karşı siper olma ihtimali var mı?
Hak gelince bâtılın zail olacağı bir iman meselesi, tartışma konusu değil. Ama hakkın nereye geldiğinde bâtılı zail kılacağı üzerinde fikir yürütülebiliriz. Bir ülke ve o ülkede İslam’ın küfre siper kılınmasına dair sorularımız varsa, anlıyoruz ki bir ülkede İslam’ın varlığı o ülkeyi otomatik olarak küfre siper kılmıyor. Başka bir ifadeyle İslamsız bir ülkenin zaten küfre karşı siper olmasından söz edemeyeceğimiz gibi herhangi bir ülkede İslam’ın varlığının da bittabi küfre karşı siper olmasından söz edemiyoruz. Olması gereken ne? Kimin kiminle bir araya gelmesini bekliyoruz? Hangi büyük buluşmanın gerçekleşmesine şahitlik etmeyi umuyoruz?
İddialı ve büyük laflar eden insanlar genellikle gayri ciddi bulunur, biraz sonra yapacağım iddia nedeniyle ben de ciddiyete davet edileceğim, tahmin ediyorum. Başka ülkeler değil, hukukî ve toplumsal düzeni bakımından çok daha İslami özellikler gösteren ülkeler de değil, dünyada sadece Türkiye’de İslam’ın küfre karşı siper olma ihtimali var. Gayri ciddi değilim, boş hamaset de yapmıyorum, bir fikrim var paylaşmak istiyorum. Nasıl oluyor da Türkiye’nin iki asırlık mütereddit, bir asırlık radikal modernleşme tecrübesine rağmen İslam bu ülkede küfre karşı siper olma ihtimaline sahip olabiliyor? Türkiye’yi İslam aleminde bu konuda öne çıkaran vasfı ne? Neden dünyada başka ülkelerde değil sadece Türkiye’de İslam küfre karşı siper olma ihtimalini taşıyor? Türkiye itikadi bakımdan dünyanın en temiz Müslümanlarının yaşadığı bir ülke mi? Hayır, hiç de öyle değil. Türkiye gündelik hayat pratikleri ve tarz-ı hayat bakımından dünyanın en dindar Müslümanlarının yaşadığı bir ülke mi? Hayır, Türkiye’de İslam, gündelik hayatta pek fazla ciddiye alınmıyor. Türkiye dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi mi? Rakamlar ne yakın Asya ne Uzak Asya ne de Afrika’daki Müslüman ülkelerle mukayese edildiğinde Türkiye’nin ilk sırada olmadığını, gelecek tahminlerinin ise Türkiye için hiç de parlaklık taşımadığını gösteriyor. Türkiye iktisadi dinamizm veya İslami entelektüel üretim bakımından diğer Müslüman toplumlar için bir çekim merkezi olabilecek seviyede mi? Türkiye ne şimdi ne de tarihin herhangi bir döneminde iktisadi dinamizmiyle temayüz etmiş bir ülke olmadı. Türkiye İslami entelektüel üretim bakımından parmakla gösterilen bir ülke de değil. Türkiye, Müslümanlar için kutsal sayılan beldelere ev sahipliği yapan bir ülke de değil. Türkiye jeopolitik açıdan çok önemli bir yerde mi? Belki, ama Türkiye’nin sık sık Afro-Avrasya geçiş noktası olduğundan söz edenler, Türkiye için bir köprü rolü önermekten öteye gitmediler. Hatta Türkiye, modernleşmeci güçlerin batılılaşma siyasetine yöneldiği bir ülke değil mi? Daha da ilerisi, Türkiye 1987’de sağ-muhafazakâr bir iktidar tarafından Avrupa’ya entegre olma aşamasında bir üst seviyeye geçme iradesi göstermiş bir ülke değil mi? Yine Türkiye’de bu irade 2004’te İslami siyaseti temsil eden -böyle bir vaatte bulunmamış olsa da temsil eden- bir iktidar döneminde Avrupa tarafından şüpheci bir olumlu karşılık bulmadı mı?
Bunlar değilse, Türkiye’de İslam’ın küfre karşı siper olma ihtimalinin sebebi geride bıraktığı tarih mi? Tarih mi Türkiye’ye bu kabiliyeti veriyor. Buna tümden hayır diyemiyoruz, zira Türkiye’nin son çeyrek asırda yükselen rolünün sınır ötesi Müslüman toplumlarda karşılık bulurken sık sık Osmanlıya atıf yapılması, Türkiye’de İslam’ın küfre karşı siper olma ihtimalinin en önemli faktörünün tarih olduğunu varsaymamızı gerektiriyor. Öyle ki Türkiye’nin jeopolitik nüfuz girişimlerinin siyasi ve ideolojik dirençle karşılaşmadığı coğrafyanın Müslüman toplumları, sık sık Türkiye ile Osmanlı özdeşliği kurmayı alışkanlık haline getirmiştir. Ama bu soruya tümden evet de diyemiyoruz. Şunu bilmeliyiz ki, meşhur İngiliz Bolşevik tarihçisi E. H. Carr’ın da altını çizdiği gibi tarih konuştuğumuzda aslında hiçbir zaman geçmişi konuşmuyoruzdur. Tarih, ihtimal dahilinde görünmeyen şeylerin aslında muhtemel olduğunu göstermek için başvurduğumuz bir atıftır. Tarihte yapmıştık, şimdi de yapabiliriz diyerek kendimizi ikna etme zihin oyunu oynuyoruz. Ama yine de ciddi bir oyun. Yaptığımız şey günümüzle analoji kurmaktır. Geçmişle günümüz arasında özdeşlik kurma alışkanlığı tipik bir akıl yürütme eğiliminden kaynaklanıyor. Yaptığımız şey, tarihten (geçmişten) bir Türkiye çağırmak değildir, mevcut Türkiye’nin tarihe (geleceğe) dâhil ve müdâhil olmasından kaynaklanan bir heyecandır. Tarihin sadece geçmişle alakalı olduğunu zannedenler büyük bir yanılgı içindeler; tarih geçmiş, hal ve geleceğin bir diyalektiğidir. Sınır ötesinde Türkiye’nin yükselişinden heyecan duyan Müslüman toplumlar, tarihî Türkiye’nin yeniden dirilmesinden değil, mevcut Türkiye tecrübesinin yeniden İslam’ın küfre karşı siper kılınması ihtimalinden heyecan duyuyor. Heyecanın gerçek kaynağı ile heyecanı gerekçelendirmeye yarayan tarihsel analoji kurma eğilimini birbirine karıştırmamalıyız. Tarihi merkezileştirmenin nostaljiye düşürme tehlikesi var. Nostalji ölümü bir türlü kabul edememekten kaynaklanan var olanın kıymetini takdir edememe halidir. Var olanın kıymeti takdir edilemediği için de onun üzerine mümkün bir gelecek tahayyül edilemiyor. Millet bilinci elbette tarihsel hafızayı gerektiriyor, ama bizim vazifemiz gelecek nesiller için tarihsel referans oluşturacak atılımı yapmaktır. Bunun için tarihi aşılamaz ve sürekli yolumuzu kesen bir hayalet haline getirmeden, acısıyla tatlısıyla, hatasıyla sevabıyla, ihtişamıyla zaafıyla cenazesini kaldırıp, şahitlik vazifemizi tamamlamamız gerekiyor. İyi bilirdik ve haklarımız helal olsun. O halde tarih de sorumuzun cevabı değil. Peki cevap ne? Bir sonraki yazıyı bekleyeceksiniz.



