
Sonbaharın sesleri
Doğanın kış hazırlığını gözlemleyebileceğimiz günlerin içerisindeyiz.
Bende bunu fırsat bilip değerlendireyim hem de yazıma ilham verir diye yanıma bir tek kendimi alıp vardım dağlara ormanlara.
Aslında birazda sessizlik ve huzurdu aradığım.
Yaşadığımız şehrin en güzel taraflarından biri de bu; doğayla iç içe olabilmenin böylesine ulaşılabilir olması.
Geldiğim bölgede ilk önce sabahın erken saatlerinin o kendine has kokusunu ve sessizliğini çekiyorum içime. Genzimde sonbaharın tadını hissediyorum. Dumanı üstünde mi desem yoksa hafif kekremsi mi?
Daha kuvvetli tesir için örtüyorum etten mevcut gözlerimin kapılarını. Şimdi çevremi kuşatan devasa ağaçların ortasındayım. Yüzümü göğe dönüyorum ve aralanan kapısından bakıyorum gözlerimin.
Havada yazdan kalma şeker tadındaki tatlı bir esinti var. Ağaçlardaki son yapraklarda rüzgârın bu okşamalarıyla salınarak cilveleşiyor.
Görüyorum dallarından sıyrılmış, çelimsiz ve güçsüz yaprakları. Fakat çığlıkları işitilmiyor düşerlerken toprağa. Sakinler, sanırım onlarda hürmeten sükût ediyor.
Öylece gelişi güzel uzanıyor her bir yaprak. Adeta yorgan misali, seriliyor ve kavuşuyor sevdiceğine. Belli ki yine kışın soğuğundan, yağan karından koruyacak onu.
Yaprakları terk edince üryan mı kalacaktı ağaçlar diye düşünüyordum ki gövdesini saran yosunları fark ediyorum. Gocuk olmuş sıkı sıkıya sarılmış, sarmalamış.
Kuşlar. Envaiçeşitler, cıvıltıları hücum ediyor kulaklarıma. Dikkat kesiliyorum. Ama nafile yine kendilerini göremiyorum. Her biri aralarında yarışırcasına farklı makamda icra ediyor eserini.
Melodileri ayırt ederek dinlemeye çalışırken başımın üzerinden hızla geçen kırlangıcın gökyüzüne süzülüşüne çeviriyorum bakışlarımı. Acelesi varmışta yetişmeye çalışıyormuş gibi.
O da ne? Davetsiz bir misafir… Kapkara, iri mi iri bir sinek. Dilinde yine o en bildik cazgır vızıltısı. “Şimdi durduk yere nereden çıktın, geldin ki” Kulaklarıma bir sağdan bir soldan çığırıyor feryadını.
Duyuyorum ama anlayamıyorum. Tıpkı insanların birbiriyle olan diyalogları gibi. Bizde anlamak istemiyor, çaba sarf etmiyoruz aynı kara sinekten kaçar gibi uzaklaşıyoruz birbirimizden.
Şimdi güneşin yazdan kalma son demleri sinsice sızıyor gözkapaklarımdan içeri. Sanki ‘’Sen gözlerini yumsan da kafanı çevirip görmezden gelsen de o güneş her şeye rağmen doğmaktan asla vazgeçmiyor’’ diyor. Tıpkı hakikat gibi…
Madem güneş doğmaktan hiç vazgeçmiyor; o hâlde insan da yüreğine düşen her zerre ışıkla yine yeniden ümitvar olmalı. Hz. Yakub’un oğullarına verdiği nasihatte olduğu gibi: “Sakın Allah’ın lütfundan ümidinizi kesmeyiniz.” (Yusuf, 12/87)




