EdebiyatKitâbiyat

Mütefekkir Romancımız Tarık Buğra (1918-1994)

Orhan ALİMOĞLU

Mütefekkir Romancımız Tarık Buğra (1918-1994)

Orhan ALİMOĞLU

Akşehir’de doğmuş. Nasreddin Hocamız ile hemşehri. O da epey nüktedan. Tebessüm ettirirken düşündürüyor. Fakülte yıllarımızda Ankara Maltepe’de bir MEB yayınevi vardı. Oradan aldığımı hatırlıyorum. Tarık Buğra’nın ilk kitaplarından olmalı. Hikâyeler adlı kitabında “Oğlumuz Ömer” ve “Havuçlu Pilav Meselesi” hikâyeleri beni çok etkilemişti. Bu sayede Tarık Buğra üstadı keşfetmiş olduk. Ondan sonra da Tercüman vb. gazetelerdeki makalelerini ve yeni kitaplarını takip ettik.

Osmanlı Tarihimiz ve Milli Mücadeleye dair kafa karışıklığının ziyade olduğu yıllardı. Tarık Buğra’nın Osmancık ve Küçük Ağa romanları çıkageldi. TRT bu iki romanı dizi filme çekti. 1980’li yılların aydınlatıcı eserleri oldular. Osman Gazi- Şeyh Edebali, İstanbullu Hoca ve Çolak Salih rolleri gayet zevkli ve uyandırıcı idi. Ondan sonra Tarık Buğra kitapları rahatlıkla tavsiye ve hediye edilir oldu.

Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni Gençliğim Eyvah!

Çanakkale içinde sıra sıra testiler

Anneler, babalar ümit kestiler Gençliğim Eyvah!

Bu efkârlı ve emsalsiz romanın adı, demek Çanakkale Türküsü’nden geliyor. Gençliğim Eyvah romanını Eylül 2026 da tekrar okuyalım dedim. Çünkü bu dijital devrim, akıllı telefon ve dijital mecralar farkında olanlara “Gençliğim Eyvah!” dedirtiyordu. Gençliğim Eyvah çetin bir roman. Ancak Tarık Buğra’nın idrak ve ifade gücü ile anlatılabilecek hususlardan bahsediyor.

Romanın ana kahramanları birinci İhtiyar namı ile anılan bir profesör. 1933 Üniversite reformunda aktif rol oynamış, şeytani zekâya ve maharetlere sahip bir zat. Emekli olduktan sonra da enteresan (karışık) işlerine devam ediyor. Çok da zengin. Her türlü tuzağı kurmaya muktedir.

İkincisi Delikanlı diye bahsedilen asıl adı Raşit veya Reşit olan safi bir Anadolu çocuğu.

Üçüncüsü asıl adı Sıdıka olan, İhtiyarın oltasına takıldıktan sonra dalgalanan, aslında Raşit’e âşık, fevkalade güzel, zeki ve becerikli bir Anadolu kızı.

***

Güliz’le Delikanlı birbirlerini gerçekten seviyorlar. Ama gerçek duygusunu şöyle dile getiriyor Gülriz.

“- Senin için hiç bir mesele yok.. istediğin gibi davranabilirsin bana. Ama bir anlarsa benim sana gerçekten vurulduğumu.. tutulduğumu.. ve gerçekten seviştiğimizi, her şey bitti bil. Yapmayacağı ve yapamayacağı şey yoktur iblisin.” (s. 178)

İhtiyar sıradan insanlara ve oltasına takılmayacaklara “Dik sürüngenler ve mendeburlar” diyor. Gençliğin de kofluğunu şöyle anlatıyor:

“Akla metelik vermem; çünkü yok o. Tanrı her, nesilde bir iki kişiye bağışlıyor onu. Hiç bağışlamadığı nesiller.. hatta çağlar da cabası. Dünya, her şeyi sempatileri ve antipatileri ile berbat eden diksürüngenlerle dolu. Seni düşünüyorum da, acaba ben de, bu, uzun, upuzun ve arınmışlığını doksan dokuz bin yedi yüz seksen üç sınavda ispatlamış hayatımda ilk kez.. evet, acaba.. o solucansal sempati oyununa mı geldim diyorum..” (s. 197)

***

Kitabın Oynamadan Önce başlıklı yedinci bölümündeki şu satırlar kahramanları iyi tanıtır:

“Delikanlı’nın hiç bir şeyi umursamaz, hiç bir şeyden çekinmez ve her şeye saldırmaya hazır bir görünüşü vardı. İhtiyar, arada bir ona bakıyor, her bakışında da bıyık altından -pis pis- gülüyordu.. mırıldanıp durduğu çocuk şarkısını kesmeden. Belki ellinci tekrarlayış idi:

“Faydası yoktur gözlerdeki yaşın,

Oynamadan önce iyi düşün taşın.”

Erkek veya kadın, bir sesin bu kadar incelebileceğini düşünemezdi insan. Nihayet sustu. Şimdi, elindeki işin en dikkat isteyen yerine gelmiş gibiydi. Öyle sandı Delikanlı. Değilmiş ama; konuşmak içinmiş:

– Bütün çocuk şarkılarını severim. Söylediğime gelince; bayılıyorum ona. Mesleğimi seçmemiş olsaydım eğitimci olur ve bütün okullara bu iki mısraı astırırdım; senin ulu Atatürk’ün şu ünlü Gençliğe Hitâbesi yerine.

Üç tıslayışla gülüşü taklit etti ve önce duvar saatına, sonra da yelek cebinden çıkardığı -altın köstekli- kendisininkine baktı; elindeki işi bıraktı, Delikanlı’nın sol gerisindeki hasır iskemleye oturdu:

– Anlıyorsun sanırım; gençliğe hitâbe’nin tam zıddıdır o. Elma şekeridir seninki. Baştan çıkarır ve bana ham madde üretir, işimi rezil şekilde kolaylaştırır” (s. 217)

“Mitoloji’deki kötülük tanrısına çalışan bir acayip yaratığın pençesini andıran kıllı eli, umulmaz bir hızla tabağına dalıyor, bir mandalina dilimini kapıyor ve onun ucundan kopardığı minicik bir parçayı ağzına atıyor. Sonra, takma dişler, sanki o minicik parça kocaman bir mandalinanın bütünüymüş gibi uzun uzun çiğnerken sürdürüyor:

– Büyük adam ve ün yaratma endüstrisi! Yaşaması gerekir… sürmesi ve gelişmesi gerekir.. bütün endüstriler gibi! Çünkü toplum denilen tezekten piramitin her katında ondan, sadece ondan ve ancak ondan beslenenler vardır: Başkent’ler bu oyun sayesinde kurulur ve yaşar. Çeşitli piyasalar ve para kaynakları ve borsalar da öyle. Ve ünvanlar ve itibarlar ve nüfuz yağmaları.. senin anlayacağın, insan denilen diksürüngenler’in gözlerini döndüren ne varsa, her şey bu oyun sâyesinde var olur ve sürer. Bunun

için de sonu gelmez. Bu iğrenç oyuna son vermek için bambaşka bir sözlüğün dehâsı.. zavallı beyinlerin hayâl bile edemediği bir güç, bir üstünlük gerekir.” (s. 221-222)

“Rakıya bir şey mi.. kat.. tırdınız yoksa?

İhtiyar, «sersem» derken kadehini yeniden dolduruyor.. gülerek. Ama etrafına tıpkı deminki gibi bir kere daha bakmaktan kendini alamıyor.

Örümcek ağı.. dipsiz bir mağaranın derinliklerinde!

Delikanlı’nın örümcek ağına benzettiği Lokanta!

Gerçekten de, elli şu kadar yıldır Türkiye’nin olay dönemlerinde, sayısız kurumların, kuruluşların, grupların ve nesil kümeleri’nin yön vericileri, elebaşları bu ağa takılmıştır; İhtiyar onları burada avlamıştır. Buraya düşürerek avlamıştır.” (s. 224)

“Aklına Güliz’in anlattıkları geliyor: İhtiyar’ın düzenlediği, uyuşturucularla ilgili hikâyelerdir bunlar: Kiminde sigaralara ustaca yerleştirilmiş, kiminde içkilere veya yiyeceklere karıştırılmış şu veya bu uyuşturucu hikâyeleri!

Seçilen kimse, farkına bile varmadan alışıyor ve allakbullak eden bir boşluk duymaya başlıyordu. Bu boşlukla da -gene farkına bile varamadan- boşluğu gideren yerlerin ve kimselerin tutsağı olup çıkıyordu:

Güliz ona, birilerine, “senin sigaranda bir başka tad var” veya, “bu toplantılara doyum olmuyor.. daha sıkı yapalım” diyen -kız, erkek- birilerini anlatmıştı. Bu oyunlar sonra sonra, yâni dönülemez noktaya gelinince açığa vuruluyor, tutsaklık anlaşmaya bağlanıyordu,

Ve. Güliz, ona, bu konunun iç yüzünü de anlatmıştı.” (s. 228)

***

Delikanlı ihtiyarı şöyle tarif ediyor:

“-Evet, diyor; Bir bakıyorsunuz Atatürk hayranı; propaganda örgütü de ona göre çalışıyor. Ama bir de bakıyorsunuz, nefret ediyor ondan. Bir bakıyorsunuz Kremlin’i tutuyor, bir bakıyorsunuz Pekin’i övmektedir ve anlıyorsunuz ki, her bir övüşü öteki övdüğünü yerin dibine batırmak içinmiş! Kendi kendime sormadan yapamadım: Ne biçim şeydir bu?” (s. 246)

***

Karl Marks hakkında da şöyle konuşuyor:

“Kokuşmuş halk yığınlarının ve halktan da çürük sözde aydınların arasında, tehlikeli bir şekilde kök salmak üzere olan, hattâ salan düzen’in karşısında hatırı sayılır bir kuvvet oluşturmuştum. Ama bu kuvvet de aynı mendeburların arasından çıkan bir başka mendebur grup gözünde bir başka düzen’di. Yani diksürüngenler için bir başka sığınaktı. İkinci ravnt başladı. Karşımdaki şimdi Karl Marks’tı. Marks kafasını ancak bir noktaya kadar çalıştırabilmişti; milyarlarca diksürüngen arasındaki yeri ancak bir noktaya kadar önemli ve değerli idi: DÜNYA İŞÇİLERİ BİRLEŞİNİZ sloganı hayli kurnazca bir buluştur; Devlet itliğinin dışında ordu kurabilmenin ilk ve yepyeni bir buluşu idi bu. Devlet’e karşı bir ordu kurmak! Överim bu buluşu. Ama meyvesi alınmayacak, alınınca da yığınla ortağı bulunacak budala bir tutku.. çirkin bir çıkarcılıktı bu. aşağılık bir bencillikti: Devlet’i yok edecek, kâinat’ın tek amacına yönelecek bir girişim değil, onu sahibinden bir anonim şirket adına gasba kalkışmaktı. Başarıya ulaşınca hiç bir şeyin değişmediği görülecekti. Nitekim görüldü de.” (s. 249)

“Marks’ın, bir gerçeğe dayanarak bütün gerçekleri ve hakikatları gebertmek, hiç değilse küllemek hususunda -zaman zaman hoşuma giden, bir milyon enayiye de deha gibi görünen- bir üçkâğıtçılığı vardı:

Bilgiyi onun kadar bilgi’nin, mantığı onun kadar mantığın aleyhine kullanan bir demagog daha çıkmamıştır diyebilirim. Ve Marks, bütün kavramları, özellikle de erdemleri ve değer ölçülerini ve yargılarını, kabul edilmiş klasik ve namuslu anlamlarından söküp koparan yorumlar bulabilmiştir. Ve bu yorumları, döküntü insanları uyutan klasik oluşumu çökertmek için kullanabilmiştir. Marks esareti ve köleliği özgürlük; hakları boyunduruk altına girmek ve nihayet, boğaz tokluğuna ağır ve güdümlü işçiliği de -domuzca tabulaştırdığı ve kutsallaştırdığı- toplum için çalışmak gibi göstermiş; üstelik, çömezleri ile sahte mirasçılarına, bu dolmayı milyarlara yutturmanın yollarını da öğretmiştir.” (s. 250)

“Kısacası, Marks, üçer, beşer peşlerine düşmektense, o yem borusu ile bir araya toplayacağı dünya tavuklarının tümünü birden enselemeyi düşünebilen yaman bir tavuk hırsızından başka bir şey değildi. Başarısı Kâinat’ın Amacı bakımından hiçbir şey değiştirmeyecekti; değişen, sâdece, tavukların sahibi olacaktı. Nitekim başarı alanlarında hep böyle olmuştur; İNSAN HALLERİ değişmemiştir. Devlet, yani düzen gene kalmıştır; sâdece yem borusunu çalanların eline geçmiştir. Zaten, dâhi sanılan cücenin de bundan başka bir şey istediği yoktu.” (s. 251)

“Ve ben, bu başarıya, büyük bir çapta, insan denilen mendebur yaratığın, sana anlatmaya çalıştığım o temâyüz ve teferrüt etme içgüdüsünden yararlanmasını bildiğim için ulaşabilmişimdir. Nelere dikkat etmiş, nelerden yararlanmışımdır ben! Ben, ‘Yapma değil, Avrupa’ diye bağıran işportacılardan bile yararlanmış ve onları öyle bağırtan ben olmuşumdur. Ve ben yaygınlaştırmışımdır o ağzı açık Avrupa ve, sırasına göre, Fransa, Almanya, Amerika, İngiltere ve Rusya ve Çin hayranlıklarını. Ve ben unutturmuşumdur böylece mendeburlara kendilerini ve kendilerinde olan niteliklerle üstünlükleri. Ben yok etmişimdir mendeburları. Kırk yıllık yemek odasını salamance’ye çevirince bilmem ne olduklarını sanan piçler benimdir. Kelimelerin, büyüsünü bilirim ben. Bir kelime veya bir kelime değişikliği ile yeminli birlikleri paramparça etmişimdir ben. Ortaya attığım kelimelerdir polise hırsızı, kaatili bıraktırıp birbiriyle didiştiren ve öğretmene beyin çürütme görevini yükleyen. Ve ben, kelimelerle, halk dediğiniz sade budalaların nasıl, aydın garnitürlü budalaların ise nasıl avlanıp nasıl tavlanacağını, nasıl ökseye düşürüleceğini iyi bilirim.” (s. 275)

Delikanlı epey sonra İhtiyar’ı şöyle değerlendiriyor:

“Robotlaştırıyordu o, eline -pençesine, ağına- düşenleri.. İblis işi demagojik sloganları ve yorumları ile:

Kişiliği öldürüyor, böylece de, insan’dan ve toplum’dan, insan’ın ve toplum’un gerçek meselelerinden, gerçek değerlerinden, ve, güzelliklerinden koparıyordu.” (s. 311)

İhtiyarın felsefesinden:

“- Nerde kalabalık.. yani, şu halk dediğiniz budalalık var, ben oradayım. Mesleğim, işim budur benim.. bu budalalığı devlet kemiricisi haline getirmek ve o bayağı söylenişi ile, menfileştirmek! Halkı çeken konularda hoşnudsuzluklar, kesin anlaşmazlıklar, ikilikler, sürtüşmeler yaratmak; bunları körüklemek ve yönlerini Devlet’e, Devlet sorumlularına çevirmek! Mesleğim bu benim.”

Ve saymıştı ‘tabii müttefik’lerini:

Ulemâ-yı rüsum..

Kaleminden kan damlayan yazarlar..

İktidar cephesinin hödükleri..

Muhalefetin sersemleri.. vakıf üyeleri..

Devlet görevlilerinin kraldan çok kralcı olan kabakları.

Ve. nihayet, kadük olmuş yasalar..  (s. 327)

“Dünya’nın en enayi yaratığı bir anarşiste güvenen bir anarşisttir.” (s. 328)

***

Ve ihtiyarın ölümü:

“Delikanlı, son olarak çelenklere baktı: Sayılamayacak kadar çoktu bunlar ve hepsi de kapı gibi şeylerdi. Caminin avlusundan taşmış, dış duvara boydan boya sıralanmışlardı. “Bir servet” diye düşündü. Ve, İhtiyar’ın alaycılığını hatırladı:

“Ve cenazeme çelenk gönderilmesini istemem. Paraları, bıraktığım servet ile kurulacak Sersemleri Koruma ve Sersemlikleri Geliştirme Vakfı’na verilmelidir.”

Sersemlik.. yani, yetenekleri ve imkânları aşan hırslar, iddialar, tutkular; gözü dönmüş istekler!

Kalabalığa baktı: Ne kadar da çok türetip üretmişti!

Ardında kuruması ve kurutulması çok, çok zor bir bataklık bırakıp gidiyordu bu tabut.” (s. 389)

Tarık Buğra üstadımıza ve sevdiklerine rahmet, mağfiret Cenab-ı Haktan niyaz ederiz.

Orhan ALİMOĞLU

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu