Mustafa ArslanoğluTöreli Yazılar

Ecdâd Kültürü ve Töremiz

Ecdâd Kültürü ve Töremiz

Mâzi deyince aklımıza ne geliyor?
Mâzinin bizde bir mâzisi var mı? Mâzi geçmiş, bitmiş hâdiselerin yumağı mıdır?

Bu girizgâhı geçmişte sahip olduğumuz değerlerimizi tanıtmak ve günümüzde de yaşatmak için yaptım.

Mâzi, Milletimizin geçmişine ait bütün hayat hikâyesidir. Dolayısıyla Milletimizin her bir ferdi, geçmişini bilmek, kendini bu tarihin bir mensubu olarak görmek durumundadır.

Ecdâd kültürünü ve hâtıralarını bilmeden, tarihimizin serencâmını yüreğimizde hissetmeden ömür sürmek bir insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biridir. Mâzi âtinin aynasıdır. Bizim de aynamız olmalı.

Tarihimize ve kültürümüze “Eldeki yara, duvardaki delik” anlayışıyla hissiz bir şekilde bakamayız. Biz el gözüyle değil kalp gözüyle, kan ve can gözüyle bakmakla sorumluyuz.

Mâzi; hasrettir, vefâdır. Mâzi, insanın kendi aile büyüklerinin, mensubu bulunduğu Milletinin tarihî, sosyal ve kültürel geçmişi, yaşanmış anılarıdır. Bu anlamda mâzi, bizim rûhumuz, nefesimiz ve geleceğimizdir.

Mâzi, elden ele, kuşaktan kuşağa aktaracağımız emânettir, mîrastır, töredir, gelenektir, kültürdür, medeniyettir.

İşte bu medeniyet anlayışı yalnız insana hizmet etmemiş, hayvanları da koruyup kollamıştır. Binalara kuşların barınacağı yuva yerleri yapılmış, sakatlık nedeniyle göçemeyen kuşlar için vakıf kurulmuş ve tedâvileri sağlanmıştır.

Mâzi, toplumumuz için geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zamandır. Türk Milleti değerleriyle yaşayıp, zamanın rûhunu iyi okuyarak geleceğe yürümelidir. İnancımızın temel özellikleriyle mütenâsip âdab-ı muâşeret diye ifâde ettiğimiz millî ve mânevî zenginliğimizi nesilden nesile aktarıp yaşatabilmeliyiz.

Milletleri yeryüzü sahnesinde güçlü kılan temel özelliklerden biri; bilim ve teknoloji alanında ileri seviyede olma, bir diğeri de kutsal değerlerle uyumlu kültür ve törelerin toplum hayatına renk ve güzellik katmasıdır.

Kadim medeniyetimizde görülen, muhteşem bir incelik ve harika bir sosyal güvenceye gelin birlikte göz atalım…

Hizmetçilerin kazara kırdıkları, zarar verdikleri ev eşyaları, antika ve ziynetleri tazmin etmek için vakıflar kurulmuştu. Doğan zarar ev sahibine ödeniyor; böylece hizmetçi ciddi bir maddi külfetten kurtuluyor ve işine devam edebiliyordu. Zayıfların, gariplerin ve kimsesizlerin korunmadığı bir toplum adâlet ve hukuktan mahrum demektir.

Garip gurebâ ve ihtiyaç sahipleri için gideri vakıflar tarafından ödenen “Aş evleri” kurulmuştu.
Bize ait bütün bu değerler, güçlü bir Millet olabilmenin ana esaslarıdır. Vakıflar, “birlik” olabilmemizde, derde devâ, yaralara şifâ bulabilmemizde çok önemli bir yer tutar. Osmanlı’da vakıflar Devletin kalbi durumundaydı. Sayısız tarihî eser, kültür ve medeniyet, sosyal hayat vakıf müesseseleri sâyesinde zirve yapmıştır.

Bilir misiniz?

“Sadaka taşı”nı duymuşsunuzdur. Hayırseverler tarafından buraya bırakılan parayı ihtiyaç sahipleri, ihtiyaçları kadar alıp kullanırlardı.
Günümüzde de güzel yardımlaşma dernekleri ve vakıflar var. İhtiyaç sahiplerini arayıp bulan hayırsever gönüllülerimiz var. Sel, yangın, deprem gibi âfetler karşısında müthiş bir dayanışma ve yardımlaşma rûhumuz var.

Misâfimizi kapıda karşılama, uğurlarken bahçe kapısına kadar eşlik etme törelerimizde olan güzel adetlerimizdendir. Gelen misâfirin ayakkabıları (uç kısmı) içeri doğru çevrilirdi. Ayakkabılar kapıya doğru çevrilirse “bir daha gelme” demekti. İçeri doğru çevrilmesinin bir ince noktası daha var. Misafir giderken sırtını ev halkına dönmeden ayakkabısını giyer ve kapıdan çıkardı.

Unutulmamalıdır ki geleneklerin, ört ve âdetlerin böyle zarâfet ve edep dili de var.

Misâfire ikramda aşırıya kaçmamak güzel bir görgü kuralıdır. Aynı şekilde ikramda da cimrilik etmemek âdaptandır.

Misâfiri önce sofraya oturtmak, sonra ev sahibinin oturması; misâfirin yemeği bitmeden ev sâhibinin sofradan kalkmaması nezâket ve zarâfet kuralıdır.

Yaşça küçük olanların büyüklerinin önünde yürümemesi doğru olandır. Makam sâhibi veya ilim irfan ehlinin önüne geçerek yol alınması edebe ve töreye uygun değildir.

Geçmişte büyüklerimiz “Kapıyı kapat” demezlerdi. Diyenlere de: “Kimsenin kapısı kapanmasın! Herkesin geleni-gideni olsun, hânenin ışığı sönmesin,” diye nasihat eyleyip; “Kapıyı ört” demek daha güzel olanıdır diye tavsiyede bulunurlardı. Nesilden nesile emâneti sâhibine teslim edip bize ait olan değerleri yaşamalı ve yaşatmalıyız.

Barış Manço’nun seslendirdiği: “Lambaya püf de” şarkısının hikâyesi de işte böyle bir şey. Ocağı söndü, deyimini düşününce; “Lambayı söndür” ifadesi insana korkutucu geliyor. Kimsenin lambası sönmesin. Lambaya “Püf” de ki, istenildiğinde yine yakılabilsin.

Vefakâr olmak, bizim tarihimize ve ecdadımıza karşı bir borcumuzdur.

Folklorumuz, yöresel kıyâfetlerimiz, mehter marşımız, türkülerimiz, ezgilerimiz, kısacası kültür mîrasımız yaşamalı.

Duymuşsunuzdur! Hani bazı barajlarımızın suyu azalınca yerleşim yerleri ortaya çıkar ya!
Evler, câmiler, mezarlar ve târihî eserler sanki derin bir uykudan uyanmış, sabah olmuş gibi hayata ve insanlara yeniden merhabâ derler. İnsanlar uzak yakın demeden eski hâtıralarına kavuşmak için akın akın anılarını görmeye gelirler. Duygusal bir buluşmadır bu an. Göz yaşarır, gönül titrer, gözlerde mâzi canlanır.
Örtü kalkmıştır eski yerleşim yerinde.

Hani bir şarkı var, güftesi Necdet Atılgan’a ait:

“Tez geçse de her sevgide bin hâtıra vardır
Sevdâ denilen şey yaşayan hâtıralardır
Sevmek de sevilmek de bahar ömrü kadardır.”

İşte böyle bir şey baraj suyunun çekilmesi ve insanların hâtıralarını izlemesi.

Sevelim! Hayat sevince güzel. Sevelim, keşke dememek için!

Şarkıda geçtiği gibi, her sevgide bin hâtıra varsa; târihimizi ve tarihî güzelliklerimizi sevmenin hâtıralarını yeniden tahayyül edelim.
“Ömür dediğin tez biter, dostluk lâzım sevmek lâzım
Vefâkârlık ne güzel şey, hakedeni övmek lâzım.”

Gelin hep berâber târihî değerlerimizin, kültür varlıklarımızın, törelerimizin üzerindeki örtüleri kaldıralım. Hayat bulsun ecdâd mîrasımız, bizimle yürüsünler, çocuklarımızla, torunlarımızla tanışsınlar, bizimle nefes alsınlar.

Ama bizimle ölmesinler.

Mustafa ARSLANOĞLU

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Elinize, dilinize, yüreğinize sağlık. Çok güzel, çalışma olmuş değerli hocam. Allah razı olsun. Hayırlı günler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu