
Simsiyah Ama Karası Yok -1-
Gözlerimde giderek sönüyor ama atıyor kalbimin bütün damarlarında… Onu zor hatırlasam da benliğim işgali altında.
Yadıma düştüğünde ağlatıyor beni simsiyah ama karasız sevdam. Ah onun o güzel yüzü yok mu? Delireceğim dostlar! Etrafında hep bembeyaz papatyalar… Fakat niye öyle garip, niye öyle tuhaflar? Güya anlamak için izliyor, izliyorum. Baktıkça döndüklerini görüyorum. Sonra dile geliyorlar.
O güzellik; o aşk saçan şekil-şemail bundan bir yıl önce yine ruhuma düşmüştü. Her yerde, her sokakta karış karış aradım onu; adım adım izini sürdüm.
Bütün hücrelerimde benimle gezmişti. Ben onun peşindeyken, o benim içimdeydi. Zerrelerimdeydi, zerrelerimde…
“Yandım Allah!” diyemedim hiç; demezdim ki zaten! Hatta hiç niyetlenmemiştim. Kendi miracımdaydım! Kendi yazgımın en yüksek, en sağlam burçlarında neşeli bir çocuk gibi koşuyor; kendimle köşe kapmaca oynuyor, nefes nefes kalışlarıma bile mutlu oluyordum. Ne şikâyeti, ne sitemi arkadaş! Çıldırmamıştım daha.
Karasız Sevdam benim! Adını söylediğimde şaşırmayın isterim. Kınamayın da, e mi! Yoksa kınadığınız başınıza gelir de sizinle burçlara kurarız uçan bir gemi. Atlarız da ona, varırız gökteki Samada Krallığına. Mevlamızın Samedliğinin görkeminden almış ismini. Nerden geldik buraya da demeyin! Gemiyle geldik. Şşşt fazla sormayın! Geliriz tabi; Samada:
Türk-Arap-Japon halkının ortak medeniyeti.
Hele dinle bi!
Küçüktüm de Samada’yı anlatırdı bize babamın babaannesi. Büyük bir köy evinde, şömineden farksız ocaklı odasında yaşayan, gözleri bulanık gören, yaşlı mı yaşlı bir kırışık tenli. Kısa boylu; pazen eteğine dokunmaya bayıldığım, mis kokulu bir Ayşe hem de, sandığında saklayıp bize hediye ettiği sünger armutlarını hiç unutamadığım ninecikti. Diyordu ki:
Yaşlı Dünya, büyük savaşların ardından birbirine zıt iki cepheye ayrılmıştı. Bir avuç zengin Yahudi, Hristiyanları da yönettiği için, Müslümanlar, Budistler ve Hindular yaşam mücadelesi veriyordu. Tehlikeyi önceden gören Türk ve Japon makine mühendisleri, bilgisayar mühendislerinin desteğiyle, gizlice, gökyüzünde kalabilen bir uçak imal ettiler. Uzay gemisi diyorlar işte o.
Nineciğim, inanmamız için ışınlanmaya tayy-i mekan ve tayy-i zamanı örnek verirdi. İnsanların aklını okumaya ise parapsikoloji ve davranış bilimlerinden örnekler sunardı. Birini düşünürken onunla karşılaşma, aynı anda aynı şeyi söyleme, sevdiklerinin acısını uzaktan hissetme gibi şeylerdi bunlar. O uzay gemisindeki insanların, çok özel bir eğitimle telepati denilen şeyi başarabileceklerini anlatmıştı. Ama onun kelimeleri farklıydı. Beyinler arasında mektup diye tabir ediyordu yaşlı zekiye.
Hep araştırıyorum. Günümüzde ayna nöronları sayesinde zihinlerin etkileşime gireceğine dair araştırmalar mevcut. Bu olgu, ciddi odaklanma ve güçlü duygusal bağlarla geliştirebilir bir altıncı duyu yeteneği olarak bile görülüyor.
Ninem, geleceği mi görüyordu? Nerden biliyordu tüm bunları yahu?
Kendi çocukluğunda Ruslar köylerini basıp halkın nerdeyse tamamını katletmişti. Samanlığa kaçıp kuru otların içinde zorlukla nefes ala ala kurtulmuş sonra da bir Osmanlı paşası onu evlat edinmişti. Hepsi hakikatti bunların. Yüz yaşındaki kadın salisesini bile çok iyi hatırlıyordu. Zihnine ve anlattıklarına hayrandım.
Peki ya Samada?
(Devam ettirilecek…)
Gülhan Yılmaz



