Aygül Yıldırım UzunTöreli Yazılar

Üsküdar’da Nasibine Yürümek

Günümüzde yürüyüş yapmanın insan bedeni ve psikolojisi için faydalarının, kulaktan dolma bilgilerle değil, artık bilimsel araştırmalarla da desteklendiğini biliyoruz. Bu faydalar benim için de geçerliyken kimi zaman farklı manalar da taşıyabiliyor. Bu; bazı günler kendimle baş başa kalmak, bazen bir karar verme arifesinde düşünebilmek, en heyecan verici olanıysa keşif yürüyüşleri yapmak oluyor. Hatta bu yürüyüşlerimden kaleme aldığım bazı yazılarım dahi var. Okuyacağınız satırlar da yine bu keşif yazılarımdan biri olacak. Ve yine sizleri İstanbul’a, en sevdiğime, Üsküdar’ımın eski dar sokaklarına götürecek ve o dik yokuşlarını birlikte çıkacağız.

Bakalım bu defa ayaklarım beni nerelere götürecek.

Evden çıkmadan evvel yine niyetimi alıp beni bekleyenlere doğru “Bismillah.” diyerek usulca kapımı çekiyorum. Bana eşlik edense, bedenimi taşıyanın, alıp götürenin üzerinde durduğum ayaklarım olmadığına olan inancım. Değil mi ki O’nun izni olmadan tek bir yaprak dahi düşmezken, adımlarımın götüreceği her yer, buluşturacağı her insan da O’nun izni dâhilinde olacaktır.

Bugünkü yürüyüşümdeki asıl maksadım ise bir süredir içimde biriken yüklerimi hafifletmek, yüreğimi biraz olsun ferahlatabilmekti. Aslında dün geceden kendimce zihnimde kurguyu yapmış ve bugün için Kaptanpaşa Camii’ne gitmeyi planlamıştım. Bu camiye yaklaşık üç yıl evvel yine bir keşif yürüyüşüm esnasında rast gelmiştim. İlk görüşte bende hayretle karışık bir hayranlık uyandırmıştı. Benim için alışılmadık bir girişi vardı. Sebebiyse kesme taşlardan yapılmış avlunun taç şeklindeki giriş kapısından içeri adım atınca, yine kesme taşlardan oluşan sağlı sollu uzunca merdivenlerin sizi karşılıyor olmasıydı. Sayıca fazla olmasına rağmen yorucu olmayan basamakların ucundaysa İstanbul’da görmeye en alışık olduğumuz manzara, yani etrafında yine eski mezarların bulunduğu bir cami bizi karşılıyordu. Avlusunda klasik tarzda yapılmış tarihî bir çeşmesinin de bulunduğunu eklemeliyim. Burayı ilk gördüğümde, vaktimin darlığından ötürü caminin içerisine girmemiş, sadece çevresini keşfetmiş ve bahçesinde yatan zatlara dua ederek tekrar geleceğime dair kendime söz verip ayrılmıştım.

Şimdi oturduğumuz binanın önünden ayrılmadan evvel telefonumdan baktığımda, Kaptanpaşa Camii’nin bulunduğum yerden çok da uzakta olmadığını öğreniyorum. Bunun rahatlığıyla da yapmam gereken küçük işimi hallediyor ve öylelikle keşif yürüyüşüme başlıyorum.

Bugün de yine nasibimde bol bol yokuşlar olsa da geçen günkü gibi göğe doğru uzanan, çıktıkça bitmek bilmeyen türden değillerdi. Şöyle bir nefeslenip etrafıma bakınınca mahallemizden iyice uzaklaştığımı, çok farklı sokaklara girdiğimi ve daha evvel hiç geçmediğim yollara saptığımı fark ediyorum. Açıkçası bu benim için çok da mühim değil. Maksat biraz da bu zaten. Girdiğim her sokakta, kafamı her çevirdiğimde, her köşe başında gördüğüm caminin, türbenin ve mezarlığın ne kadar kıymetli olduğu… Bu nasıl bir şey biliyor musunuz? Adeta denizin en derinlerine dalınarak bulunmuş, su üstüne çıkarılmış nadide bir inci; gizli bir hazinenin keşfi gibi.

Kalan mesafeyi ve ne tarafa doğru ilerleyeceğime bakmak için telefonumu elime aldığımda fark ediyorum ki gideceğim adresin tam aksi yönüne doğru yürüyormuşum. Ama bunca yolu neden gittiğimi ise ancak günün sonunda anlayacaktım.

Kaç saattir yürüyorum, ne kadar adım attım; bu bilgilerden bihaber ben yine yola revan devam ediyorum. Bu gezintinin ilk nasibi Ahmediye Camii, ardından Şehit Süleymanpaşa Camii ve Doğancılar Çakırcı Hasan Paşa Camii olurken, gördüğüm tarihî çeşmeler ve mezarlıklar da bana yol boyunca eşlik ettiler.

Sakin adımlarıma yoldaşlık eden meraklı bakışlarımla arayışım sürerken, navigasyondan nerede olduğuma baktığımda Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri Türbegâhı ve Camii’nin bulunduğu sokağa doğru ilerlediğimi fark ediyorum. Ancak bu defa oraya her zaman gittiğim alt cadde üzerinden değil, ilk defa bu üst sokaktan doğru ulaşacaktım. Adımlarım serileşti; zira namaz vakti yaklaşıyordu. Erken gitmeliyim ki yer bulabileyim. Artık iyice yaklaşmış ve yüz metre kadar kalmışken tam köşe başında o küçük yapıyı Ahmet Çelebi Camiini görüyorum. Dışarıdan bakınca oldukça mütevazı olan bu caminin yine bahçesinde ebedî istirahatinde olan iki kabrin başında duamı ederek içeri giriyorum. Tıpkı küçük bir çocuğun ürkek heyecanıyla, acaba burada beni bekleyenler ne, kimlerle karşılaşacak ve hangi duaları edeceğim merakıyla adımımı atıyorum. Yeşil renginin romantik bir tonunun hâkim olduğu, el işçiliği ahşap işlemeleri ve renkli boyamalardan oluşan çiçek desenlerinin süslediği giriş katını inceliyorum. Burada dikkatimi çeken bir diğer husus ise çocuk sever bir cami olduğunu hissettirmesi. Burada onlara eğitim verilirken yaşlarına uygun materyallerden, oyuncaklardan faydalanıldığını görüyorum. Üst kata, kadınlar bölümüne yine dar merdivenlerden usulca çıkarken bu defa içeride iki genç kızımızı görüyorum. Kendilerine atıştırmalıklardan oluşan minik bir yer sofrası kurmuşlar, muhabbet ediyorlardı. Yaşları on üç, on beş civarlarında olmalıydı. Birbirimizle selamlaştıktan sonra beni de sofralarına davet ettiler. Teşekkür ederek burada da diğer camilerde yaptığım gibi mescit namazı kılmak için az ötelerinde kıbleye yöneldim.

Namazdan sonra laf atarak onlara yanaştım. Biri lise, diğeri ortaokula gidiyormuş. Liseli Elif Sivaslı, ortaokula giden Yasmin ise Lübnanlı imiş. Kısaca birbirimizi tanımaya çalıştık. Ben de onlara Bolu’dan geldiğimi ve kendimle ilgili bazı bilgileri kısaca verdim. Onlar da meraklarını celbeden türden suallerini sormaya başladılar. İşte; resim nasıl yapılır, ne tür boyalar kullanıyorsunuz, herkes resim yapabilir mi, yazılarınızı nereden okuruz, minvalinde soruları oldu. Onlar benden bir şeyler öğrenmeye çalışırken ben de onların bu genç yaşta sahip oldukları olgunluğa ve takvaya hayran hayran onları izliyordum. Bakan gözlerim ama gören, işiten gönlüm idi. Laf lafı açtı, sohbet koyulaştı derken gitmek için hazırlandım ki akşam ezanı okunmaya başladı. Meğer Elif’in babası bu caminin imamı imiş. Aziz Mahmud Hüdayi Camii’nin hemen yanı başında olunca hâliyle cemaati de üç dört genç ve biz idik.

Şu ümit verici bilgiyi sizlerle de paylaşmadan geçmeyeyim isterim. İstanbul’da dikkatimi çeken, sıkça karşılaştığım bir manzara da cami cemaatlerinde gençlerin yoğunluğu oldu. Evet, bu yazdığım kimilerine ilginç gelebilir, hatta inandırıcı bile gelmeyebilir ama bu, gözle görülür bir hakikat. Bir bakıyorsun saçları at kuyruğu bir delikanlı, öte tarafta her giyim tarzından güzel güzel genç kızlarımız… Benim yaşıtlarım ve de büyüklerimiz kimi zaman, hatta çoğunlukla gençlerimizle ilgili karamsarlığa düşsek de aslında gözümüze sokulmaya çalışılanın aksine güzellikler de mevcut. Sadece nereye bakacağımızı bilmiyoruz, o kadar.

Evet, şimdi tekrar camiye, kızlarımızın yanına geri dönelim. Birlikte akşam namazımızı eda ettikten sonra tekrar sarılıp yeniden vedalaştık. Bugün girdiğim camilerde dua etmek ve namaz kılmak nasıl nasibim idiyse, bu iki gencimiz de nasibimdi. Onlar beni bekliyormuş, ben de onları arıyormuşum. Ve buluştuk; Rabbim yazdı diye.

Bugünkü yürüyüşümden alacağım dersim de şu oldu: İnsan ne kadar plan yaparsa yapsın, varacağı da yaşayacağı da ancak nasibi kadardı. Çıktığım o dik yokuşlar, “Yanlış girdim.” dediğim o sokaklar, plansız karşılaşmalar… Ve aslında hepsi de benim evden çıkarken kalbimin taşımakta zorlandığı o ağır yükümü hafifletmem içinmiş; hepsi birer vesileymiş.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu