
DARASI ALINMIŞ SÖZLER
Rukiye ÇİĞDEM
Zamanında hocama, “Herkes yazıyor, ben de bir şeyler yazsam mı?” diye sorduğumda bana; “Herkes yazıyorsa sen de güzel oku. Zaten senin söyleyeceğin sözler çoktan söylenmiştir.” demişti. Haliyle ben de yazmadım, biraz okudum.
Aradan geçen zamanda hocama neden yazmadığını sordum; bu sorunun tesiri olmasını umuyorum ki hocam kitaplar yazdı. Geçenlerde bir konuşmamızda bana yazmamı söyledi, “Belki bir şeyler çıkar.” dedi. O öyle söyleyince ben de yazmak istedim.
“İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı” denilir. Ben bunu tecrübe ettim. Hangi türden olursa olsun bir ana kitap külliyatı oluyor; sonra onlardan etkilenenler yazıyor, ardından onlardan da etkilenenler derken kitap sayıları gittikçe artıyor. Divan şiiri için “darası alınmış söz” denildiğini işitmiştim. Benim sözlerimde daranın alınmasını bırakın, suyunun suyu gibi oluyor.
Ayrıca yazarken çok utanıyorum. Çünkü hayat, bana uyandığımı sandığım konularda hâlâ uyuduğumu gösterdi; çıktığımı sandığım çukurdan ya hiç çıkmadığımı ya da tekrar düştüğümü… Böyleyken de boş bir lâf etmek istemem. “Faydam dokunsun” derken bilirkişi gibi görünmekten çekinirim. Ama yazma üzerine düşünürken aklıma bir fikir geldi:
Bazı ilhamlar için meleğin kanadının dokunduğu an olduğu söylenir. Bazen o akış durunca yazamazmış insan. Söylediğim doğru bir şeyler olursa “söyleyene değil, söyletene bak” diyelim ve niyetimizi sağlam tutalım; gerisi belli olmaz.
Bugün yazdıklarım konusunda da yazacaklarım için de hataya düşebilirim, yazdığım konularda da hataya düşebilirim. O zaman umulur ki okuyan ve anlayan birisi vesilesiyle merhamet edilir, şefaat olunur.
Bir kitap okudum:
Belki Derdimize Çare Bir Çiçek
Kitapta Sadettin Ökten Hoca’mızın, Mehmet Dinç’in ve Kemal Sayar’ın sohbetleri derlenmiş. Güzel yemek yiyen birisi yapmayı bilmese de yemeğin güzeli nedir, kurtarıcısı nedir, kim daha yeni başlamış anlar. Ben bu üç ismin yanından bile geçemem, belki öğrencileri bile olamam. Ama iyi yemekler yiyen insanın bulduğu cesaretle sıralarsam:
Sadettin Hoca’nın anlattığı konuları bizzat yaşadığını, Mehmet Dinç’in bu işin mutfağında büyüdüğünü, Kemal Sayar’ın ise bu konulara meyyal ve meraklı olup yeni yeni öğrendiği çıkarımında bulunuyorum. Tabii bu benim kabımla ilgilidir; tabii ki eksiğim vardır.
Kitaptan altını çizdiğim yerleri paylaşmak istiyorum. Amacım kendi fikirlerimi yazmaktan ziyade okuyana kitaptan minik bir tadım yaptırmak ve daha detaylı kitabı okumasını, sohbeti dinlemesini sağlamak. Öncelikle beni en çok etkileyenleri sayfa sırası gözetmeksizin yazacağım; ardından sayfa sırasına göre bir içindekiler oluşturacağım.
Fethi -Gemuhluoğlu- Bey’den alıntılanan “Gözü olana gün ışımıştır.” ve “İçim ışıdı.” sözleri…
Namık Kemal’den “Ne efsunkâr imişsin ey dîdâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten.” mısrâları…
Cemil Meriç’ten “Evlâdım, nereye gidersen git, bulacağın aydınlık, zihninin aydınlığı kadar olacaktır. Senin zihnin ne kadar aydınlık olursa gittiğin yerde de ancak o kadar aydınlık bulabilirsin.” cümleleri…
Sadettin Ökten’den “Batı dünyasının —şimdi söyleyeceğim kelime çok önemli— sabit referansları yoktur. Ama benim Müslüman olarak referansım var. Bu algı sistematiğine karşı elimde bir miyar, kıstas, bir kriter, bir tartı var. Bu sayede bana yöneltilen algı saldırılarını değerlendiriyorum ve daha gelmeden önünü kesiyorum. Bunu da İslami bir ifadeyle söylemek gerekirse: Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kutubihî, sünnetimiz… Bunların oluşturduğu büyük hayat tecrübesi sayesinde, algı saldırılarının önünü daha gelmeden kesiyorum; beşer olarak elimden geldiğince… Ancak modern insanın sabit referansı yoktur. Bunu hep söylüyorum: Rönesans ile birlikte Batılı insan, tanrısal olanla —burada ‘tanrısal’ kelimesini özellikle kullanıyorum, çünkü Tanrı dediği bizim Cenab-ı Rabbu’l-Âlemîn değildir— yani aşkın âlemden gelen haber ile olan bağını koparmıştır.” sözleri…
Bu sözler beni oldukça etkiledi. Çünkü “Gözü olana gün ışımıştır.” ve “İçim ışıdı.” kelâmları yüreğime ferahlık veriyor. Bazen bazı kelâmları ruhumun işittiğini düşünerek bir ürperme yaşıyorum. Bu cümle onlardan birisi. Cemil Meriç’in cümlesi çevremde oldukça yaygınlaşmış hatalı bir düşünceye ışık tutuyor. Ülkesinden gitmek isteyen, biraz fırsatını bulsa gidecek arkadaşlarım var. Gerçekten fırsatı yakalayıp gidenler de —tabii buna fırsat demek mümkünse— birçoğu içindeki karanlığı ülkeden bilip yine içindeki karanlıkla kendi anadilinde sohbet etmeyi, hemhâl olmayı özleyerek yaşıyor. Peki batımetresi olup başka kılavuzu olmayanlar ne yapacaklar? Neden olmuyor, oldurulamıyor; onun çözümü ise Sadettin Hoca’mın kelamında… “Modernite ölüm ve sonrası için bir şey söylemiyor.” (s. 16)
Babam öldüğü zaman çevremdeki herkesle aynı acıya farklı tepkiler verdiğimi fark ettim. Hocama söylediğimde “Hepimiz sıramızı bekliyoruz” demişti. Bazıları yıkıldı, ben çok üzüldüm. Çünkü hepimizin referans noktası farklıydı. Hayat için en büyük hakikat ölümken çevremdeki birçok insan bu konu hakkında bilgiye sahip değildi. Mehmet Dinç sayfa 128’de şöyle diyor:
“Geçenlerde bir söz okudum: Yas tutmak bir ayrıcalıktır, sevdiğini ve sevildiğini gösterir diyordu. Muhabbeti olmayan insan yas da tutamaz, üzülemez de. Kaybını fark edemez. Kazancını da bilemez.” Rahmet olsun babama, bu iki alıntıyı onun için aldım. Okuyanların da dualarını beklerim. Büyüklerimiz bu yüzden ‘Peygamberler masumdur, evliyaullah mahfuzdur. Hıfzedilir, korunur.’ demişlerdir. Aksi halde insanlar doğru eylemi göremezler. İnsanların doğru eylemi görmeye ihtiyaçları vardır. Yapamasalar bile…” (s. 25)
Burada yine bir kaynaktan bahsediyor. Bir arkadaşım var, “Kur’an bize yeter” diyor. Peygamberlerin ve Allah dostlarının dinlenmese de olabileceğinden bahsediyor. Ama Sadettin hocaya pek düşkün. Tabii hocanın sesi bile bir terapi olduğundan çekiyor insanı. Ondaki bu çekimin nedenini belki biraz da olsa anlatabilir diye burayı ekledim. Dahasına gerek yok: “Gözü olana gün ışımıştır” ve “Kalpleri evirip çeviren Allah’tır”. Umulur ki hakikati görmesine vesile olur. Oysa türkülerimiz bile bu irfanın birer parçasıdır:
Bu dağlar kömürdendir / Geçen gün ömürdendir / Feleğin bir kuşu var / Pençesi demirdendir / Bu yol Pasin’e gider / Döner tersine gider / Şurda bir garip ölmüş / Kuşlar yasına gider.” (s. 30)
“…da bulur.” demişti bir büyüğüm. Bunu “Dinleyelim ama neyi?” diye soranlara belki bir örnek olur umuduyla aldım.
“Değerler sistemimizin sağlam olması şart. İnsan, insanın ürettiği bir otoriteye bağlanamaz; zira insan zihninde mükemmeliyet fikri vardır.” (s. 31)
“Bu süreçte nihilizm de çıktı, aşırı isyan da çıktı. Ancak İslamiyet’e gelip teslimiyeti tadan, kendilerine iman lütfedilen nice frenkler de çıktı. Bu insanlar, kendilerine kapıyı açan, kusurlarını tolere eden ama zamanla onları düzelten insanlar sayesinde huzuru buldular. Burada müsamaha ile hoşgörü arasındaki farkı belirtmek gerekir. Müslüman, hoş görmez; müsamahakâr davranır. Semahatle (cömertlik) davranır. Biz genellikle cömertliği maddi olarak paylaşmak şeklinde anlarız. Oysa cömertlik sadece para vermek değil. Bazen inançlarınıza, itikadınıza ve davranış biçiminize aykırı bir hareketle karşılaştığınızda tepki vermemek, sabırla karşılayıp ıslah etmeye çalışmak da cömertliktir. Müsamaha budur. Örneğin, çocuğunuza müsamahayla yaklaşırsınız. Neden? Çünkü onu seviyorsunuz, onun güzel ahlak sahibi olmasını istiyorsunuz. Zamanla terbiye ve ıslah edersiniz. Aynı şekilde Batılıları, Müslüman ruh doktorları —tabîbü’l-kulûb— ıslah etti. Ancak bir kısmı bambaşka bir noktaya savruldu. Mesela Sartre… Onun eserlerini çok okudum. Hayatın absürt olduğunu söylüyor. Oysa bizim için hayat hikmetle doludur. Aidiyet meselesi de böyledir. Ait olunacak bir kapıya yönelmek gerekir. Bunun adı da Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’tir, İslam dünyasıdır. Hepsi bu kadar. Bütün peygamberler bizim peygamberimizdir ama —merhum pederin de dediği gibi— açık olan kapı, Bâb-ı Muhammedî’dir. O kapıdan girmeniz gerekir. Ben de yıllar içinde bu hakikati öğrendim. Yıllar sonra Beethoven’la tanıştım. Hâlâ da merakla takip ederim. Onun senfonilerinde Bâb-ı Muhammedî’yi yumrukladığını gördüm. Açıldı mı bilmiyoruz. Belki açıldı… Çünkü onun imtihanı çok müthiş. Müthiş bir musikişinas… Peki, ona o dehayı kim verdi? O dehayı gösterme imkânını kim sağladı? Ve en önemlisi, o dehanın vazgeçilmezi olan işitme hassasını kim aldı? Buyurun.” (s. 32)
Bu cümlelerde Sadettin Hoca’nın anlattığı şey beni can evimden vuruyor. Çünkü onun munis, cana yakın; insana soğukta sıcaklık, sıcakta serinlik gibi gelen tavrının temellendirmesi, aslında her şeyin bir sınırı olduğu noktasını bana gösteriyor. Kelimeler bazen sandığımız anlamlara gelmiyor, bazen ifademiz eksik kalıyor. Bu eksiklikler giderildiğinde insanda adaleti bulma, bir şeyi doğru yerine koyma huzuru oluyor. İçimdeki adaleti sağlayan bir sayfa. Umuyorum ki okuyanın ağzına çaldığım bal, okuyucuyu kitabı okumaya sevk eder. Bizim görevimiz işaret etmek; parmağı göze sokmaya da gerek yok. Kitap hakkında sadece ilk 30 sayfadan çıkardığım notlar bunlar. Konu Sadettin hoca olunca söylediği her şeyin tam idrakı ve kalbe dokunması, bağlamın sindirilmesi için tüm kitabın okunması gerektiğine inanıyorum.
Yazıyı okuttuğum arkadaşlarımdan kendi fikrime az yer verdiğim noktasında eleştiri aldığım için bu, kendi fikirlerimi fazlasıyla beyan etmiş hâlim. Zaten kalbime uyan tüm fikirler benimdir; bütün kelamlar şimdiye kadar bir şekilde söylenmiştir. Sükût ikrardan gelir. Sadettin Hoca varken konuşamayacağım gibi fikir belirtmek de zor geliyor. Arkadaşlarımdan aldığım bir diğer geri bildirim ise bir sözlük koymam yönündeydi. Bunu da reddediyorum. Zaten ben de dilimizi yarım ölçü biliyorum. Beni bile anlamayan, bu kadar günlük hayattan kopamamış bir insanı anlamakta zorlanan birisi varsa sözlük karıştırmasının onun için daha güzel olacağı kanaatindeyim. İnsan sevdiğini anlamanın bir yolunu muhakkak bulur.
Güzeli sevmemiz ve gün ışığını görenlerden olmamız dileğiyle..
Rukiye ÇİĞDEM (MEB, Öğretmen)



