
Mustafa Yakışır
Kelime-i Tevhit “Lâ” ile başlar. Bu “Lâ”, “Lâ li-nefyi’l-cins”dir, cinsini tamamen reddeden lâ’dır. Önce bir reddediş ile başlayan cümle, sonra reddedilenin yerine neyin ikame edileceği ile devam eder. Yani hiçbir ilâh yoktur, ancak Allah vardır ya da farklı bir deyişle Allah’tan başka ilâh yoktur demektir. Bu ifâde, kalbi tasfiye etme, sonra tasfiye olanın yerine en mükemmeli ikame etme eylemidir.
Mescid-i Nebevi, iki kardeşten satın alınan bir arsa üzerinde binâ edilmiştir. Bizzat Hazreti Peygamber bu mescidin duvarları için taş taşımıştır. Kur’an’da mescitlerin Allah’a ait olduğu ve mescitleri ancak belirli vasıflara sahip olanların îmâr edeceği ifade edilmiş, mescit inşâ edenlerden övgüyle bahsedilmiştir. İmâr edilenle mâmur kılınmak, mescitlere gereken ihtimâmı gösterenler için bir vasıftır. “Ma’mûrü’l-cevânib”, yani her yönden mâmur olan bir zümrenin birer fertleridir bu kimseler. İmar ederken mâmur olmak…
Mescitler, tıpkı Kelime-i Tevhit zikrinin mimarî alandaki yansımasıdır. Mescitler önce tasfiye edilen bir yer ve ardından orada muhkem kılınan bir yapıdır. Bu yapı hiç şüphesiz, “Yeryüzünde Allah’a en sevimli olan yerler mescitlerdir.” diyen Peygamberimizin işaret ettiği seçkin alanlardır. Kalbin sükûnete erdiği, secde ile “Onların sîmalarında secde izi vardır.” ayetinin mekânla bütünleştiği ve cemaatle cem olunup rahmetle kesiştiğimiz mekânlardır aynı zamanda.
“Yeryüzü benim için mescit ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim nerede namaz vaktine ulaşırsa hemen orada namazını kılabilir.” hadisini görmezden gelemeyiz. Bu, Muhammed ümmetine bahşedilmiş bir imtiyazdır. Diğer din mensupları ibadetlerini bir mekâna hasrederken müminler için tüm yeryüzü mescit kılınmıştır. Buna rağmen cemaatle namaz övülmüş, cemaatle namazın, ferdî kılınan namazdan yirmi beş ya da yirmi yedi derece daha faziletli olduğu Efendimiz tarafından ifâde buyrulmuştur. Gerek namaz ile gerekse sosyal alan kılınması suretiyle cemaatleşmenin teşekkül ettiği yapılar olması hasebiyle mescitlerin fonksiyonu önemlidir. Allah’a en sevimli kılınan bu mekânların mîmarisinde yapılan hercümerci bir kez daha hatırlatarak tasfiye söylemimizi ifâde edebiliriz.
Mekânsal yapı olarak bölgenin mimari olanaklarına göre ahşap, taş vb. malzemeden yapılan camiler, bugün büyük oranda tek tipleşmiş durumdadır. Oysa her yapı kendi muhitine özgü tasarlanmalıdır. Yapı kış aylarının yoğun yaşandığı bir mekânda ise tavan yüksekliği, ısıtma ve diğer ayrıntılar ona göre düşünülmelidir. Eskiden olduğu gibi caminin etrafı belirli oranda boş bırakılmalı ve asla caminin değil minaresini, kubbesini bile aşan bir yapıya müsaade edilmemelidir. Mimari olarak camiyi ezen, onun varlığını tahfif eden, mescidi küçülten yapılara asla izin verilmemelidir.
Sinemada da kamera açısına göre duygu aktarılan bir çekim tekniği vardır: Kamera eğer sizin üstünüzde ise, yani size tepeden bakıyorsa bu, o kişiyi küçülten, küçük düşüren ya da pısmış, pısırık bir hâle sokan bir açıdır. Aynı kamera kişinin altında olursa ve görüntü o şekilde alınırsa, o kişiyi yücelten bir çekim gerçekleştirilmiş olur. Tıpkı bunun gibi caminin yanı başında, kimi zaman hemen bitişiğinde yapılan yüksek yapılar; mescidin onuruna ve mâneviyâtına yapılan mimari bir hakarettir. Kutsal olan, kutlu olandır. Kutsal bir mekân olan mescitlere yapılan bu zulüm, bizâtihi Allah’ın zâtına yapılmış gibi addedilir. Yeryüzü mümine mescit kılınmasına rağmen bizzat kutsal bir mekân olarak inşa edilen mescitlerde yapılan bir yanlış, yeryüzünün herhangi bir yerinde yapılan basit bir yapısal yanlış gibi değerlendirilmez.
Tasfiyeye buradan başlayalım. Mescitlerin inşâ edileceği mekânların seçimi, coğrafyanın gerektirdiği malzeme ve mimâri yapı gibi özelliklere dikkat edelim. Özellikle yapının kutsallığını koruması için civarındaki komşu yapıların mescidin kutsallığına hâlel getirmemesine dikkat edelim. Mescit yaptırmak bir nurdur. Mescitlerin yapımında bu dediklerimize dikkat etmek ise nur üstüne nur olacaktır. Önce mekânsal olarak tasfiyemizi gerçekleştirecek bir karşıtlıkla “Lâ” diyelim, işin “illâ”sını sonra konuşuruz.



