-Alaylı olduğu için kendisini çekemeyenler bir hayli çoğ olsa da- Bizim üstâdımız M. Sabri Koz, Türk Edebiyatı dergisinin 491. sayısında, Bahtiyar Aslan’ın kendisi ile yaptığı o mükemmel mülâkatında haklı olarak neredeyse 100 yıla yaklaşıldığı hâlde “Bir ‘Türk Halkbilimi Yöntemi’ Hâlâ Yok”luğundan şikâyet eder. Çünkü bazı Türk halkbilimi ‘ulamâsı, daha önceki bir yazımızda ele aldığımız, muhtemelen bu yazıda da dikkatlerini çekecek olan “halkbilim” tabirinin yazımına odaklanmıştır sadece…Yani mes’elenin künhüne vâkıf olmayıp sadece suretine peresttir. Bu yüzden Batı’dan ithal ettiği yöntemleri kara patoz gibi öğütüp durur. Kendisine “Neden bir Türk halkbilimi yöntemi hâlâ yok?” diye sorulduğunda ise bize boy boy bu ithal yöntemlerden devşirdiği yayınlarını işaret eder. Öyle ya çevir yöntemi yanmasın…!
Ben üstadımız M. Sabri Koz’un sorusuna açıkça cevap vereyim: ‘Ulamâmız yaklaşık 100 yıldır sadece halkasını genişletmenin, makam ve köşe kapmacanın derdinde olduğu için yerli ve millî bir yöntem üretemez! Dolayısıyla böyle bir uğraşı da süflî görür. Öyle ya çevir makamı yanmasın…!
Bu bağlamda onların “Türk halkbilimi yöntemi”, sadece halka, makam ve köşe kapmacadan ibarettir. Gerçi köşe kapmacayı da folklörden gördükleri için bu durum onlar için bir mes’ele de teşkil etmez! Öyle ya çevir folklörü yanmasın…!
Yöntem-perestlik, maalesef diğer alanlarda olduğu üzere, Türk halkiyâtı için de iflah olmaz bir hastalıktır! Şairin buyurduğu gibi, “Bir meş’aledir devredilir elden ele.” Dolayısıyla her talebesi de hocasının çevirdiği bu yolda sonsuz yolculuğunu bi’t-tamam yapmakla mükelleftir! Öyle ya çevir talebeyi yanmasın…!
Elbette, “Peki, bu yöntem mes’elesi için sen ne yaptın?” diyenler olacaktır. Tek başına bir abd-i âciz olarak “Hakikat Alanı Merkezli İnceleme Metodu” (HAMİM) geliştirdim; bunu da şifahî gelenek mahsullerinde bir kitap hacminde de tecrübe ettim; tecrübe etmeye de devam eyliyorum. Çünkü hakikat, bizden sadece bunu gerektirir. Gerçi onlar, Rene Guenon’un (Şeyh Abdulvâhid Yahyâ) tam bir isabetle vurguladığı üzere, “kendisini hakikat seviyesine yükseltmeye çalışacağı yerde hakikati kendi seviyesine indirmek istemektir.” Bu seviyedeki ademe de ne denir ki? Herhalde, çevir seviyeni yanmasın…!
Aslında en ehemmiyeti haiz husus ise bu sorunun M. Sabri Koz gibi halkiyâtın büyük bir üstâdı tarafından sorulmasıdır. Onu niçin dikkate almadığınızı en başta da belirttiğim üzere çok iyi biliyorum. Lâkin sakın unutmayınız! Siz olmasaydınız da Türk halkiyâtı hâlâ var olurdu; fakat M. Sabri Koz olmasaydı Türk halkiyâtı mektebli ellerinizde daha fazla rezil rüsvay olurdu.



